Fâtiha sûresi ve tezhibinin kompozisyon safhalarına dair

Fâtiha Sûresi fâtiha sûresi ve tezhibi son haline gelinceye kadar 1973-2010 yılları arasındaki 37 yıla yayılan bir kompozisyonun safahâtı, ve her bir safhanın ayrı bir hikayesi var:   samatya, 2016 . .   divanın 3. baskısı vesilesiyle tashih edilmiş son haliyle, istanbul, 2010, kitabın kapak dizaynında kenar çerçevesi olarak: mâkılî kûfî yazıyla allah/muhammed . . fatiha ve deymumet nazariyesi (continuum hypoyhesis) istanbul, 201o     fâtiha’daki elif-lam harflerinin deymûmet nazariyesi gibi içiçe geçmeli olarak  istifi erzurum 1977, içindeki gülün tasavvuru, aslında istanbul 1978 tarihinde lutiye turhan demireli ustanın ud için gül siparişi sebebiyle çizilmişti.       – fatiha yazısına meyil verilmiş hali, İSAM Başkanı iken, 2001 1980. fatihanın içine rûmi eklenmiş, divanın ilk baskısının kapağı için dayım necip dinç’in sivastaki mimarlık bürosunda rotring kalemle çizdiğim hali… fatiha eklendi, erzurum edebiyat fakültesi tarih bölümündeki odamı nakışhane gibi kullanarak ve Burhan isimli bir talebemle birlikte çalışarak, 1977  erzurum 1977, tezhib kısmının tahih ve ikmâli İstanbul’daki Kuşak Matbaasının sahibi Hanefi Polat’ın kartpostal siparişi vesilesiyle çizdiğim ilk desenin bakır tabağa işlenmiş hali, sivas, 1973      

Continue reading

Dostoyevsky ve Büyük Engizisyoncu

Dostoyevsky ve Büyük Engizisyoncu Eritis sicut Dei, bonum et malum cognoscétis! (Tanrı gibi olacaksınız, iyi ve kötüyü bileceksiniz!) Lionel Trilling ve Edward Wasiolek’ten tercüme Modern fikir dünyası üzerinde büyük tesiri olan Rus yazarı Dostoyevski’nin eserlerinde hürriyet ve sosyal organizasyon problemleri hakkında esaslı felsefî spekülasyonlar vardır. Dostoyevski’nin bu yönü üzerinde duran kısa bir makale ile “Karamazof Kardeşler” adlı eserindeki “Büyük Engizisyoncunun Menkıbesi” kısmına dair iki tefsiri tercüme ederek Türk münevverlerinin dikkatine sunuyorum. Dostoyevski isimli ilk makale ve “Büyük Engizisyoncu”nün şerhlerinden biri E. Wasiolek tarafından, diğer tefsir ise L. Trilling tarafından yazılmıştır. Bilhassa “Büyük Engizisyoncu” menkıbesinde Dostoyevski kaliteli bir tarih felsefesi spekülasyonu yapmaktadır. Tabii bu tefsirlerle birlikte “Karamazof Kardeşler” deki “Büyük Engizisyoncu” menkıbesini de yeniden okumak ve mukayese etmek iyi olur. Dostoyevski: Existansialist düşüncenin müjdecisi sayılan Rus romancısı ve deneme yazarıdır. Moskova’da doğdu ve önce Moskova, bilahare St. Petersburg’da (askeri mühendislik okulunda) tahsil gördü. 1849’da ütopik bir sosyalist gurubun, gizli bir organizasyon şeklinde teşkilâtlanan Petrachevsky grubunun, bir üyesi olarak tevkif olundu ve sekiz yıllık bir mahkûmiyetle Sibirya’ya gönderildi. Bu tevkif ve hapishane hayatı, 10 yıl mesleğini icra etmesine mani oldu. Sibirya’dan döndükten sonra, ömrünün sonuna kadar politik kanaatleri bakımından son derece muhafazakâr, mutaassıp bir otokrasi taraftarı ve ortodoks akidenin sarsılmaz bir müdafii olarak […]

Continue reading

Şarkı söyle bana, gözlerimi al…

Şarkı söyle bana, gözlerimi al…”Gannî lî ve huz aynâyî”(*) I. Sonsuzluğun ufkundaki kuşlar Her sırrı bilir, vakti bilirler Yağmur kokusundan mıdır onlar? Onlar ki gelir, gerçek olurlar Teşbihteki bir “sırr” gibi düşler Kalbin dilidir, kalbe gelirler Bak kalbine yalnız gezen avcı Gönlündeki dağlar gibi yalnız Sonsuz göğün ufkundaki dağlar Andıkça geçen demleri ağlar Sonsuzluğun ufkundaki kuşlar “Kuşlar mıdır onlar ki her akşâm Âlemlerimizden sefer eyler?” II. Bir kuş kanat açtı: adı aşktır Göklerde kanat sesleri kuşlar Ses var ki ışıktır: göğe mahsûs Söz var ki gönüllerde ışıktır Ey özge sedâ: nûr-i semâvât Yâdımda kalan yankıdır efsûs! Kuşlarla gelir öfkeli rüzgâr Sonsuz göğün ardındaki sırlar Birdenbire çarpıntısı kalbin Sessizce fısıldar kederinden Bir nehr-i mükedder gibi heyhât Kalplerde akan güçlü nehirler III. Aktıkça akar kalbe nehirler Deryâyı görür nehri görenler Dünyâda ve Ahret’de nehirler Her sırra erer, nehre erenler Dağlarda şiir çağlayan ırmak Kuşlarla, bulutlarla ve rüzgâr Kuşlarla gezen bu deli rüzgâr Bir sâf şiir, bir şarkı ancak Ağlarsa gözüm şarkılar ağlar Dil-beste gönül bestelerinden IV. Taa kalbime gir, söyle derinden Al gözlerimi, şarkıyı söyle! Kan sızdırarak sanki şakaktan Kan doldu gönül kâsesi, söyle! Bir şarkı oku: gözlerimi al! Kuşlar ki gelir kanlı ufuktan Bahsettiler aşkın kederinden: Derler ki, dilin mahremi yoktur […]

Continue reading

KANİ KARACA ve GEÇMİŞ ZAMANLAR

  RAHMETLİ KANİ KARACA FATİHA OKUMUŞ. BENİM FATİHA SURESİ İSTİFİM VE TEZHİBİMİ DE TEVECCÜH GÖSTERİP İKTİBAS ETMİŞ, GÖRÜNTÜYE KOYMUŞLAR, ELHAMDÜLİLLAH. VE ŞÜKRAN CEZÎLE… (Yedi İklim Dergisi, 1992, s. 31) “Halk içre bir âyine var Herkes bakar bir ân görür Her ne görür kendi yüzün Ger yahşi ger yaman görür.” Dede Ali Şir-i Ganî’nin Nühüft makamında ilâhisi. Bir zamanlar, ben henüz lise talebesi iken, Refi Cevad Ulunay (galiba bir Kur’an-ı Kerim okuma yarışması ile ilgili olarak) Kani Karaca’dan “İslâm Bülbülü” diye bahseden bir yazı yazmıştı. Üstadın hanendeliği hakkında duyduğum ilk şey, bu ifadeydi (Refi Cevad’ın Tanburi Cemil çalarken, tanburunun sapına bülbül kondurması da hoş bir hikâyeydi. Lâkin geçenlerde, Halep’te, Şeyh Ahmed Teysir’den dinlediğim ifade daha da hoştur: Hikâyenin Halep varyantına göre, bülbül sadece tanburun sapına konmaz, Cemil Bey’in nağmelerine dayanamaz ve düşüp ölüverir.) Uzun zaman Kani Karaca ile hiç tanışmadan, sadece dinleyerek, gıyabi bir hayranlık duyardım. Benim tanbur ve talik yazı hocam, rahmetli Kemal Batanay bir Ali Üsküdarî hayranıydı (Ali Üsküdarî, kurranın meşhurlarındandır ve kendine mahsus “Üsküdarî Tavrı” diye bilinen bir Kur’an okuma tarzı vardı ki Hafız Kemal Batanay, onu taklit etmeye çalıştığını, fakat pek beceremediğini itiraf ederdi.) Kani Karaca, Ali Üsküdarî’ye lâyık bir halef olmuştur. Hocasının üslubunu taklid ederek okuduğu […]

Continue reading

MUSİKİMİZİN BUGÜNKÜ HALİ

(Türkiye Yazarlar Birliği Yıllığı, 1989) “Üç türlü münekkit vardır. Birincisi hiç bir kaide bilmez, Sadece tabii zevkine ve alışkanlıklarına göre hükmeder; İkincisi, kaideleri bilir ve onlara göre hükmeder; Üçüncüsü, kaideleri bilir ama, o kaidelerin üzerindedir. Tatmin etmeniz gereken bu üçüncü tip münekkittir. Ondan sonra tabii zevkine göre hükmedenler gelir. Sırf kaidelere göre tenkit yapan münekkit ise, daima aşağılanmalıdır…” Dr. Johnson İptidaî kültürlerde sanatın mühim dinî ve sosyal fonksiyonlar icra ettiği malumdur. Medeniyetin metropollerinde ise, sanat bir lüks decorumudur; ve biraz da eğlence içindir(!) Sanat kültürün en mühim ve en beliğ ifade şekillerinden biri olduğuna göre, herhangi bir güzel sanat hakkında verilecek hüküm, aslında sanat deyince ne anladığımıza bağlıdır. Demek ki, musiki hakkında hükmümüz, aslında daha geniş çerçeveli bir ‘sanat tenkidi’ ve sanat hakkında hükümlerimiz de, bir kültürel muhitin ifade üslubu olması hasebiyle, daha umumi ve muhtevalı bir kültür tenkidinin mahsulü olmalıdır. Böyle bir kültür tenkidi yapmak ise pek kolay bir iş olmadığı için, sanat münekkitleri, ekseriyetle, pek de iyi bilmedikleri bu vâsi kadrolu meseleler hakkında, ‘edebiyat yapmak’ zorunda kalmaktadırlar. Sanatın tarihi, insanların hissiyat ve ideallerini ifade etmek için renkler, çizgiler, kütleler, kelimeler ve sesleri güzel bir biçimde düzenleme gayretlerinden ibarettir. “Batı müziğinin üslup hususiyetlerine göre konuşacak olursak, musiki ile diğer güzel […]

Continue reading

mazmun ve dil felsefesi açısından ehemmiyeti, konuşma metni

mazmun ve dil felsefesi açısından ehemmiyeti[1]   Şahin uçar, mazmun ve dil felsefesi açısından ehemmiyeti üzerine konuşacak. Buyurun[2]   Efendim, Evveli, âhiri, Zâhiri, Bâtını ve bütün hâzırûnu hürmetle ve muhabbetle selamlayarak, kelâma, âdet-i dirînem üzre, besmele hamdele ve salvele ile başlayacağım. Çünki ben, bir divân edebeyatı profesörü olarak değil, evvela bir divân şairi olarak bulunuyorum burada: o uslupla konuşacağım.   Bismillah’ ir-rahman’ ir-rahim, el-hamdü lillâhi rabb il-âlemin. Benâm-ı hudâvendigâr –ı dil-âferin ki ber dil-i merâ, isti’dâd-ı şiir ve negamât-ı nühüft-i ma’nevî, elhân-i ma’nevî, ihsan gerde. Arz-ı şükran dâdem. Ve kaale fî kitâbihi: “Ve alleme Âdeme’ l- esmâe kullehâ”.  Ba’dehu, salatu selam alâ Muhammedin ki der hakk-ı ô, Şeyh Sa’di i-Şîrâzî der kitâb-i Gülistan güft[3] ki:  “Belaga’ l -ulâ bi-kemâlihi Keşefe’ d- dücâ bi-cemâlihi Hasunet cemi’u hisâlihi, Sallû aleyhi ve âlihi“.    “Erişir göğe o kemâl ile Gece nur olur o cemâl ile Güzeldi o cümle hısâli ile Salavat ona  dahi âline”   Sallû aleyhi ve âlihi   Ve kaale Muhammed  “İnne min’ eş-şi’ri le-hikmeten, inne min el beyani le-sihren“ Hz. Muhammed (s.a.v)   buyurdu ki: „Beyan vardır ki sihirdir -söz vardır ki sihirdir-, şiir de hikmetdir, şiirde  hikmet vardır.“   Bu âdet i-kadîm üzre besmele hamdeleden sonra, günümüzün lisanına döneyim izninizle. Ben bir divan şâiriyim ama, gerçi divân edebiyatçıları bu yönüme pek itibâr etmezler, Mevlânâ buyurmuştu ki  “eğerçi neyem  lâyık-ı […]

Continue reading

Hz. Mevlânâ’dan bir rübâî tercümesi

Âteş nezened der dil-i mâ illâ Hû Kûteh neküned menzil-i mâ illâ Hû Ger âlemiyân cümle tabîbân bâşend Hallî neküned müşkil-i mâ illâ Hû Âteş yakamaz gönlümüzü illâ Hû Noksân olamaz menzilimiz illâ Hû Ger cümle cihan olsa tabib bu derde Halleyleyemez müşkilimiz illâ Hû (Türkçesi: Ş. Uçar) Hasan Harakaanî’den bir rübai tercümesi “Esrâr-ı ezel râ ne tü dânî vü ne men İn harf-i muammâ râ ne tu hânî vü ne men Hest ez pes-i perde güft ü gûyî men ü tü Çün perde berüfted, ne tü manî vü ne men” Esrâr-ı ezelden ne sen âgâh ne de ben Bir harf-i muammâ… ne okursun de ki sen? Bir perde var onda, ne konuşsak, sen, ben Çün perde iner, ne sen kalırsın ne de ben. (Türkçesi: Ş. Uçar)

Continue reading

Ustamız Boyacı İsmail Emmi

İsmail Emmi’yi Erzurum’un Cumhuriyet Caddesi’nde, geç gelen yaz güneşinin keyfini çıkaran neşeli ve hareketli kalabalık arasında, Hemşin Pastanesi’ne giderken hatırlıyorum. Sakin, mütevekkil çehresinde Anadolu insanının yüzlerce yıllık kahrının izleri: derin çizgiler… Zaman kadd-ü kametini yay gibi eğmiş, derin düşüncelere dalmış, iki büklüm yürüyor. Tezyinatını yaptığı camiden yeni çıkmış; üstü başı yağlı boya lekeleri içinde kalmış; sakalı her zamanki gibi uzamış; ama kaşları çatılmış, sert sert bakan gözlerinde çilekeş Anadolu’nun bitmez tükenmez yaşama azmi ile yürüyor. Ermeni katliamından kalma boyacı İsmail Usta yürüyor; bir tarih yürüyordu… Karşıdan gelen kadim dostu muzip, neşeli, esprili gömlekçi Hatem Usta’dır. İki yanına salınarak, tesbihi elinde, muhabbeti tebessümde, muziplik ve neşesi şaşı gözlerinde: “Selamün aleyküm Usta! Nerden gelip nereye gidersin?” diyerek koluna giriyor ustanın. Ben arkalarından yetişinceye kadar, Hemşin’de bir masaya oturup bir demlik ısmarlamışlar bile. Pastacı Nail gözlerinin içi gülerek karşılar şimdi onları. Hemşin müdavimleri birer birer sökün eder. Üniversiteden hocalar gelir sohbete: Genç, yaşlı, kerli-ferli, fukara-i sabirinden, medrese mollalarından, taife-i memurinden her kısım insanlar gelir Hemşin üniversitesine; eşi bulunmaz bir mahfildir; birazdan öyle doyulmaz bir sohbet-i yaran olacak ki tadı yıllarca damaklarda kalacak. Erzurum’dan ayrılanlar gittikleri yerlerde hasretle bu sohbetleri anacak ömür boyu…

Continue reading