Hazar Kağanı Bulan Han’ın Unutulmuş Rüyalarına Çağdaş Yorumlar. video+text

 

 

 

 

 

12376612_10153751043610688_2130106033454250111_n

.

Hazar Kağanı Bulan Han’ın Unutulmuş Rüyalarına Çağdaş Yorumlar.

-Bugün aramızda değerli bir hocamız var, onu takdim etmek üzere ben mikrofonu Yumuşhan kardeşimize veriyorum.

Yumuşhan Günay: Cümleten selamunaleykum. Hayırlı, feyzli, muhabbetli bir gece temennisi ile misafirimizi takdim etmek istiyorum. Profesör Şahin Uçar, tarih felsefecisi, şâir, hattat, bestekâr, tanbur ve ney sanatçısı (Şahin Uçar: Ney yok ya neyse…) değişik üniversitelerde öğretim üyeliği yapmış, İslam Ansiklopedisi’nin bir dönem başkanlığını yürütmüş çok kıymetli bir hocamız; ağabeyimiz. Ben mikrofonu kendilerine veriyorum. Kendisi de mutlaka söyleyecektir ama, bu bir sohbet şeklinde olacak; bir seminer, bir konferans mantığı içerisinde olmayacaktır, öyle ümit ediyorum. Onun için, her türlü sorumuzu, her türlü şeyimizi elimizden geldiği kadar cevaplandırması konusunda hocamızı şey yapabiliriz. Buyurun hocam.

Şahin Uçar: Merhaba arkadaşlar, cümleten hoşgeldiniz. Efendim, ben aslında bugünlerde dişlerimi tedavi ettirmek için Yumuşhan’a gidip gelirken böyle bir emri vaki yaptı dostumuz sağ olsun, biz de memnun olduk böyle değerli güzide misafirlere hitap etme şansı bulduk. Şimdi, şöyle arz edeyim ben meseleyi; ben zaten hemen hemen bütün konuşmalarımı ve meslek hayatım boyunca da bütün derslerimi irticalen yapmış bir adamım. İrticalen konuşurum zaten, hatta kitaplarım da öyledir; sohbet üslubundadır. Binaenaleyh, ayrıca böyle bir “konferans olmasın da sohbet olsun” ikazına gerek yok, zaten öyle olacak. Filvaki geçenlerde benim İstanbul Üniversitesi’nden mezun olduğum tarih bölümünden bazı arkadaşlarım “Hocam bize bir “Hazarlar” dersi anlat” diye rica ettiler, ben de gittim orada bir konuşma yaptım. Bu konuşmayı youtube’da izleyebilirsiniz; benim yüksek lisans talebelerim koymuşlar oraya. Bir bakıma izlemenizi de rica edeceğim fırsat bulursanız çünki o konuşmada anlattığım şeyleri, o derste anlattığım şeyleri burada tekrar etmeyeceğim; kaldığım yerden devam edeceğim. Bir bakıma, bu memnuniyetimin sebebi de şu ki, esasen yarım kalmış bir konuşmayı tamamlama fırsatı bulmuş olduk böylece Yumuşhan sayesinde; sohbet üslubunda da olsa.

Şimdi efendim, ben vaktiyle binlerce yıl önce yaşamış Babil krallarından “Nebukadnazar’ın Rüyalarına Çağdaş Yorumlar” diye bir makale yazmıştım, ve Varlığın Anlamı isimli kitabımda da bu makale vardır, esasen o kitabın çekirdeğini de o makale teşkil etmişti. Zannediyorum Ali Bulaç’ın siparişi üzerine Bilgi ve Hikmet dergisi için o makaleyi yazmıştım. 93 yılıydı tahmin ediyorum. Sonra bu arkadaşlar rica edince bir de bu “Hazar Hanı Bulan Han’ın Rüyalarına Çağdaş Yorumlar” yazayım da Babil kralına refâkat etsin dedim. İşi tarihten tarih felsefesine, sonunda rüya tabirciliğine kadar döktük, madem dedik, iyisi mi bunu da anlatalım dedik. Gittik şimdi youtube’da dinlerseniz göreceğiniz üzere, dedim ki, arkadaşlar, ben size şimdi Hazar Hanı Bulan Han’ın rüyalarını yorumlayacağım ama önce bir Hazarların tarihini anlatmak lazım. Dolayısı ile, Hazarların tarihini anlatmaya başladık, tabi konu uzun olunca Bulan Han’ın rüyasına gelemeden bitti. O da bir dahaki sefere inşallah dedik; şimdi burada onu arz edeceğiz.

Efendim Hazarlar ortaçağda yaşamış bir büyük Türk imparatorluğu. Bunlar Kafkaslar’ın kuzeyinde, Kırım da dahil olmak üzere Kiev’e kadar -ki Kiev’i de Hazarlar kurmuştur derler- Rusya steplerinde, Karadeniz’in kuzeyinde büyük bir imparatorluk kurmuşlar ve 6. asırdan 10. asra kadar tarihte de çok büyük bir rol oynamışlardır. Bununla beraber, bu kadar büyük bir imparatorluğun asırlarca süren, ve bu kadar büyük rolleri olan bir imparatorluğun tarihte, hakkında hemen hemen hiç birşey bilmeyiz. Tarihte yazılı kayıt yok gibidir neredeyse. Endülüs emevilerinden birkaç yahudi ile mektuplaşmaları dışında bazı Hazar Hakanlarının, pek de bir kayda rastlanmaz. Arap kaynaklarında da birkaç satırla geçiştirilir konu. Fakat zaten ben tarih felsefesiyle meşgul olan bir insanım. Tarihin bu hususiyeti esasen calibi dikkattir; velev ki Osmanlı tarihi gibi son derece zengin arşiv belgeleri de bulunsa elinizde, son devirlerin tarihi de olsa hatta, bizim tarih hakkında bildiklerimiz aslında sadece yazılı dökümanlara veya tarihten kalan bakiyelere/kalıntılara aks eden kadarıdır. Halbuki hayatta, sayısız demeyim, sonsuz sayıda hadise olur kâinatta; bunlardan milyarda biri mi dersiniz, trilyonda biri mi dersiniz, katrilyonda biri mi dersiniz o kadarı bile yazıya geçmez. Içinde yaşadığımız çağa bakın; mesela daha dün Mısır’da bir ihtilal oldu. Orada ne oldu? Binlerce insan hadiseye iştirak ediyor. Her birinin bir hatırası var. Sayısız teferruatı var. Biz gazetelerden duyduğumuz kadarını biliyoruz. Yani aslında bütün belgeleri bile incelesek son derece fakir olacak bu gerçekte olanlara kıyasla. Bunu insanlar pek anlamıyorlar. Bilhassa tarihçiler de mubalağa ediyorlar sanki tarihte herşey bilinirmiş gibi. Kendileri konuyu, yani malzeme eksikliğini çok iyi farketmeleri gerektiği halde. Maalesef insanlığın tarihi hakkındaki bilgileri son derece sınırlıdır. Çünki yazıya geçmez, veya bize intikal etmez; harplerde, darplerde depremlerde, ötekinde berikinde yok olur gider.

Yani, Babil kralı isimli o makalede Tevrat’tan bir hikaye nakletmiştim. Tevrat’ın Danyal bölümünde böyle bir hikaye vardı, Danyal peygamber ile ilgili bahiste. Babil kralı bir rüya görmüş, sonra rüya tabircilerini, kahinleri çağırmış, şu benim rüyamı yorumlayın, bu devletle ilgili önemli şeyler var galiba bu rüyada, canımı sıkıyor ama çoğunu da unuttum; şunu bana bir yorumlayın.

Efendimiz anlatın rüyanızı da yorumlayalım demişler. E ben unuttum, önce rüyayı bileceksiniz demiş. Yoksa sizi cezalandıracağım. Neyse uzatmayayım, bu hikayeyi tekrar etmeyeyim, çünkü defaatle anlattım daha önceki konferanslarımda ve kitaplarımda. Bunların çoğuna youtube’dan erişebilirsiniz Şahin Uçar yazarak. Velhasıl, sonunda Danyal peygamber geliyor ve diyor ki sen rüyanda şöyle görmüşsün, hadi rüyayı da anlatayım, hiçbir zaman anlatmadım şimdiye kadar ama, bu sefer anlatayım. Tevrat’ın Danyal bölümünü kısaca özetlemiş olalım. Şimdi efendim, Danyal tabii bir peygamber, yani bir kâhin. Bu niye Babil’de bulunuyor? Çünki Babil Kralı Nebukadnazar Kudüs’ü tahrib etmiş, Süleyman Mâbedi’ni tahrib etmiş, yahudileri de oraya buraya sürgün etmişti dağıtmıştı, bir kısmını da alıp Babil’e götürmüştü. Babil sürgünü bu meşhur, yahudilerin ilk sürgünlerinden. Yahudi kavminin, diasporanın dağılışından. Danyal da orada bulunuyor tabii, bu münasebetle Babil’de. Ve bir rüya görüyor, rüyasında kendi anlatımına göre Tevrat’ın, Danyal Nebukadnazar’ın rüyasını da görmüş. Nebukadnazar’a gelip diyor ki, “Efendimiz ben senin rüyanı biliyorum. Sen rüyanda bir heykel görmüşsün.” Bakın aslında bu benzetmeler eğer semboller üzerinden gidersek enteresandır. Şimdi ben bunları yorumlardım da, hadi bunları yorumlamayayım, zülfiyâre dokunmayayım. Şimdi, sen bir heykel görmüşsün rüyanda. Bu heykelin başı altından, işte efendim gövdesi, göğsü gümüşten, efendim bacakları tunçtan, kalanı ayakları demirden fakat sağlam bir zeminde de durmuyor, böyle toprak üzerinde, derken oradan bir kaya kopmuş, heykelin başına isabet etmiş. Heykelin başı kopmuş, heykel de devrilmiş; sen böyle bir rüya görmüşsün. E peki yorumu nedir diyor Nebukadnazar. Yorumu şu efendim diyor: Heykelin başı sensin, o altın baş sensin çünkü devletin başı sensin; hükümdar sensin. Efendim işte göğsü de devletindir vücudu da, fakat senin devletin sağlam temellere istinâd etmiyor. Nitekim, bu heykelin başının kopması da senin bu hükümdarlığı kaybedeceğine delalet ediyor. Ama bir müddet sonra gene hükümdarlığı geri kazanacaksın falan diyor.

Neyse, böyle bir hikayedir Danyal hikayesi tevrat’ta. Bu kadarını da anlatmamıştım ben, sadece şöyle söyleyip geçmiştim eski konferanslarımda veya kitaplarımda: benim için önemli ciheti bunun “tarihin bir çeşit rüyaya benzetilmesi”. Yani, Nebukadnazar bir rüya görmüş, o rüyada ne gördüğünü de unutmuş, e şimdi çağırmış kâhinleri, falcıları diyor ki rüya tabircilerine “bu benim rüyamı yorumlayın.” E güzel de, biz bu rüyanın ne olduğunu bilmiyoruz ki, nasıl yorumlayalım. E unuttum diyorsun ama yani şimdi, adam da diyor ki “siz benim ne gördüğümü bilmiyorsanız yaptığınız yorumun doğru olduğu nereden belli?” O da haklı kendi açısından. Yani, devlet meselesi, burada karşılaştığımız, benzer bir rüyaya geçeceğim ben buradan.

 Şimdi, Hazar Hanlarından Bulan Han, ki bunlar (Hazarlar yâni) Göktürklerin devamıdır, doğrudan aşîna sülalesi, doğuda Göktürkler kuruluyor, Hunlar var biliyorsunuz Avrupa’ya akın ediyorlar, şimdi tarihini anlatmayayım ama kısacık söylemeden de olmayacak, youtube’a müracaat edip (orada uzun uzun anlattım tarihini) oradan izleyebilir isteyen arkadaşlar, bunlar Göktürklerin, (batı Göktürklerin) liderleri ve tarihin bir devrinde tahminlere göre 740 yılında bunlar yahudilik dinine geçmişler. Musevilik dinine geçmişler. Dolayısı ile, bu şimdiki karayimler, kırımçaklar, karaylar, o Litvanya’daki Hazar bakiyeleri, hatta Arthur Koestler gibi bazı yahudi mûelliflere soracak olursanız yahudilerin %80’i olan Aşkenazi yahudileri hepsi de Hazarların bakiyeleridir derler bazı insanlar. Her neyse, fakat bunlar Türk. Göktanrı’ya inanıyorlar. Yani bir çeşit şamanizm var, orta Asya’da da hep görülegeldiği üzere; halen de vardır. E bir tarafta Bizans var, bunlar hristiyan; Bizans imparatorluğu. Bir tarafta Abbasi imparatorluğu var; Araplar var Emevi sonra Abbasi imparatorluğu. E bunlar da Göktanrı dinine mensuplar, fakat tabi bir taraftan Bizans, bir taraftan müslümanlar sıkıştırıyorlar. Şimdi ben doktora tezimi Arapların Anadolu seferleri üzerine yapmıştım. Orada çok kısaca birkaç cümleyle belki geçmiştir Hazarlarla Arapların mücadeleleri. Araplar Bizans ile savaşırken bir yandan da Azerbaycan’da ve Azerbaycan’ın kuzeyindeki Derbent’ten Kafkasların Kuzeyine geçerek, efendim, Hazarlarla da savaşmışlardır. Hatta Emevilerin sonuna doğru Mervan isimli bir kumandan Hazar başşehri Volga üzerindeki İtil’i de fethetmiş, dolayısıyla tam da 737’de takriben, efendim Hazarların bilmecburiye, yâni ister istemez müslüman olmaları gibi geçici bir devre de var. Bu müslümanların aşırı sıkıştırması, bir yandan hristiyanların sıkıştırması ortadoks Bizans imparatorluğunun, sonunda belki politik bir tercih olarak Hazarların, (yani hristiyan ve müslüman telkinlerinden, tesirlerinden kurtulmak için yahudiler önemsiz bir kavim, her tarafta dağılmışlar, güçleri yok devletleri yok) biraz da belki politik sebeplerle yahudilik dinine geçmelerine sebep olmuştur derler 740’lı yıllarda. Bu Hazarlar enteresan ve büyük bir kavim, ve çok büyük tesirleri var tarihte; kavimler göçünden Selçuklulara, Bizans’a, Rus tarihine varıncaya kadar. Çünkü Ruslar yanlış hatırlamıyorsam 1040 filan gibi, o yıllarda (1046 olabilir) İtil’i fethetmişlerdir. Sviatoslav diye bir Rus prensi ve Rus tarihi oradan başlar. Sonra, Selçuklular da Hazarların tarihi ile ilgili, çünki Selçuk Beyin babası Dukak Hazar beylerinden biriyle anlaşamadığı için Hazar bölgesinden Buhara’ya göçer. Hazar bölgesi derken, Hazarlar Hazar denizinin bütün kuzeyine, bütün Rusya steplerine hâkim oldukları gibi, Hazar bölgesi ile Aral bölgesi arasındaki topraklar da, kuzeyde kalan şimdiki Türkmenistan bölgeleri de Hazarların hâkimiyetinde, ve Selçuk beyin babası Dukak da işte o Hazarla Aral arasındaki bölgeden, efendim Türkmenlerden – bunlar biliyorsunuz 1040 yılında Dandanakan muharebesinde Gaznelilere karşı büyük rol oynamaya başladılar Selçuklular- ki o yıllar da Hazarların battığı yıllardır, yâni tam Hazarlar tarih sahnesinden çekilmiştir Selçuklular çıkmıştır. Hazarlar tarih sahnesinden çekilmiştir Rus devleti ortaya çıkmıştır. Hatta Almanlar, Gothlar; çünki Karadeniz’in batı bölgesinde kalan Gothlar, Visigoth’lar falan o almanların ataları falan da oralardan gitmedir. Bizans’ta zaten iki tane Hazar imparatoru var. Velhasıl, Bizans tarihinde, Selçuklu tarihinde, Rus tarihinde ve İslam’ın Kafkasların kuzeyine yayılmasını önlemek şeklindeki rolleri sebebiyle islam tarihinde de mühim rolleri olan bir imparatorluk. Buna rağmen biz bunlar hakkında hemen hemen hiç birşey bilmiyoruz. Çünkü yazılı belgeler yok, göçebe kavimler bunlar. E birkaç şehirleri var, hükümdarı ve asilzâdeleri yahudi olmuşlar, yerleşik hayat yaşıyorlar falan ama, çoğunluk, halkın çoğunluğu Gök Tengri dininde kalmış belki, yahudi de olmamış ama sonuç olarak yazılı belge de olmayınca Hazarlar ihmal edilmiştir tarihte.

Şimdi bizim Hazarlar hakkında bildiklerimizden bir kısmı, bazı Endülüs yahudilerinin Hazar imparatorlarıyla mektuplaşmalarına dayanır. Bu kril alfabesini yapan Konstantin ve Metodiy Kiril kardeşler, yine Hazar tarihi ile ilgili; oralara sefer etmişler, o arada kiril alfabesini yapmışlar ve Slavlara hristiyanlığı öğretmişler ve Slavları hristiyanlaştırmışlar yani. Velhasıl önemli bir tarihi rolleri olmasına rağmen bu mektuplardan başka elde bir şey yok birkaç satırdan başka. Şimdi bu mektuplardan birisi Yehuda Halevi diye Endülüs’te yaşayan meşhur bir yahudi ilahiyatçının Hazarlar kitabında geçer ve Yehuda Halevi’nin bu kitabı yazmaktaki maksadı da zaten şeydir efendim; yani yahudi dinini müslümanlığa ve hristiyanlığa ve diğer felsefi duruşlara karşı savunmak – bir ilahiyat tartışması. Yehuda Halevi’nin anlattıklarından, sonra Yusuf Han, Hazar hanlarından Yusuf Han’ın işte dedem Bulan Han yahudi dinine böyle bir rüya üzerine geçmişti falan diye anlatımından Hasday ibni Şaprut’un, biz birşeyler biliyoruz Hazarlar hakkında. Başka da doğru düzgün belge ararsanız zor bulursunuz. Bir sürü kitap var, tarihçiler yazmışlar cilt cilt de, ortada ciddi bilgi yok. Her zaman olduğu gibi tarihte. Neyse biz gelelim Hazar Hanının rüyasına ben çünki bir tarih felsefecisi olarak bu rüyayı yorumlamayı tercih ediyorum ki günümüzle de irtibatını kurabileyim. Şimdi efendim, Yusuf Han’ın anlatışına göre, Hazar hanı Yusuf Han’ın anlatışına göre, Bulan Han aşağı yukarı 740 yılında, efendim, yahudilik dinine geçiyor. Sebebi: Hazar Hanı Bulan Han’ın rüyasına bir melek giriyor. Bu melek, Hazar sözlüğü diye bir kitap vardır, bu tarihi anlatan bir roman, orada Latincesini de yazmışlar, ben de oradan nakledeyim: bu melek Hazar hanına diyormuş

ki “intentio tua grata et accepta est creatori sed opera tua non sunt accepta“. Yani, senin niyetin, yapmak istediklerin, aklından geçirdiklerin, niyetlerin Tanrı katında makbul sayılıyor, kabul görüyor ama, yaptığın işler, amellerin hiç de makbul değil tanrı katında. Bir hükümdar olarak iyi niyetlisin sen, iyi bir insansın ama, yani böyle tercüme edelim isterseniz, fakat hükümdar olarak yaptığın işleri beğenmiyor Tanrı diye de anlayabilirsiniz bir bakıma. Niyetin güzel, onlar Tanrı katında makbul fakat yaptığın işleri Tanrı beğenmiyor. Bir, iki, üç (gece üst üste), sonunda Hazar Hanı tıpkı Nebukadnazar gibi çağırıyor insanları, efendim “bu rüyadan ne anlamak lazım?”. Bir Neo-Platonist filozof var o tartışmalarda, Yehuda Halevi’nin anlatımına inanacak olursak, bunun danışmanı. Sonra işte Bizanstan gelen bazı ortadoks ilahiyatçılar var. Bağdattan bir müslüman ilahiyatçı davet edilmiş. Bir de yahudi gelmiş; yahudiler zaten Babil kralı devrinde sürgün edilmişler, taa Tiflis’e, Derbent’e, kuzey Kafkasya’ya kadar yayılmışlar. O yahudiler de var zaten cemaatin içinde, bunlar tartışıyorlar yahudi, hristiyan, ve müslüman. Uzatmayalım, tartışmalarda benim çok ilgilendirmiyor ilahiyat açısından, sizi de sıkmak istemiyorum gecenin bu vaktinden sonra. Rüya böyle. Ve sonunda, bu tartışmaların sonunda, Hazar hanı yahudiliği tercih etmiş, daha sonra da işte bir kaç asır sonra Hazar Hanlığı zaten sükût ediyor. Selçuklu tarihi başlıyor; beride Rusya tarihi başlıyor; ötede efendim Bizans tarihinde bir takım rolleri var, bir takım Hazar prensesleri var; onları biraz anlattığım için, youtube dan izleyenler bileceği için tekrar etmeyeceğim.

Hazar Hanının bu rüyasını şimdi ben nasıl yorumluyoruma gelelim. Yani, zaten daha evvel Babil kralının rüyasını şöyle yorumlamıştım; Tarih rüyalara benzer. O beşeriyetin gördüğü bir rüyadır. Ve bu rüyanın çok büyük bir kısmı da unutulmuştur. Kıt kanaat elimizde kalan işte üç beş döküman, üç beş belge veya bir takım tarihçilerin yazdıkları filan onlar var sadece hatırlayabildiğimiz. Hani bazen rüyadan uyanırız da bazı şeyleri hatırlarız bazı şeyleri hatırlamayız ya, zannediyorum içimizde tabip arkadaşlar var – askeri tabipler- ben bu insan şuuruyla ve rüyalarla biraz ilgilenirim yani bu okuduklarımdan öğrendiğime göre mesela ‘lucid dreams’ diye bir şey vardır, İngilizce’de ‘lucid dreams’ derler, efendim, bazen rüyamız içinde rüya görürüz, ve onun rüya olduğunu farkeder uyanırız; bazen de şayet ısrar ederseniz bunun tekniğini anlatan sayısız efendim belgesel görebilirsiniz internette. Kendinizi bir çeşit self hipnotize gibi kendinizi hazırlarsanız, şuurlu kalmak kaydıyla rüya görebilirsiniz. Yani hem rüya görürsünüz hem de rüyanızı biçimlendirebilirsiniz, rüya gördüğünüzün de farkındasınızdır; yani istediğiniz rüyayı görmüş olursunuz. Aslında bu bana şunu ilham ediyor; geçenlerde birisi demiş ki (youtube’da dinliyordum lucid dreams hakkında), bu rüyalar diyor, insanların gördüğü rüyalar beynin hiçbir sınır koymadığı ‘perception’ / idrak biçimleridir; algı biçimleridir. Çünkü orada beyin hür olarak çalışır. Duyuların koyduğu sınırlar yoktur. Normal uyanık halimiz ise, gözümüz kulağımız duyularımızın sınırları içinde, etkileri altında bir çeşit rüyadır diyor.
Yani aslında hayatımız bir çeşit (uyanık halimiz de normal uyku halinde gördüğümüz rüyalar da) bir çeşit rüya telakki edilebilir.
Esasen bir şey geçici ise -eninde sonunda hepimiz öleceğiz zaten- ve değişken ise, o pek gerçek sayılamaz Eflatun’a göre. Şimdi efendim, ben size şöyle arz edeyim bunu: bir tarihte bir divan edebiyatı profesörü arkadaş  (Hüseyin Akkaya) beni ziyarete gelmişti, bizim evde dedi ki bana, yahu hocam dedi, sen dedi tevrat’ın vaiz bölümünden bir söz nakletmişsin. Kitaplarında sık sık da naklediyorsun bu sözü. Tevratta vaiz bölümünde demiş ki adam, vaiz demiş ki: “her söz eksiktir; insan söz söylemeye kâdir değildir.” iyi ama hocam ben bu sözü aradım, vaiz bölümünü açtım okudum Şahin hocam böyle yazmış diye, hiç böyle bir laf yok orada. Vaiz bölümünde böyle bir şey yok! Allah Allah! Nasıl olur dedim. Şimdi açtık beraber, oğlum da orada, üçümüz beraber şimdi, bulduk internetten bir tevrat nüshası, vaiz bölümünü açtık – yedi sekiz sayfalık bir bölüm- okuyoruz okuyoruz böyle bir laf yok vaiz bölümünde… Yahu ben pek yanılmam bu gibi konularda, yani aklımda kaldığı gibi naklederim, çoğu zaman kitaba bakmam filan, ama yani vaiz bölümünden naklettim diye biliyordum falan dedim; belki de başka bir yerde okudum vaiz bölümünde okudum zannettim filan. Fakat arkadaş gittikten sonra kafama takıldı, bunun İngilizcesini yazdım tekrar aradım. Bir sürü İngilizce tercümesini buldum Tevrat’ın. Biliyor musunuz, Tevrat’ın tam 21 tane İngilizce tercümesi var internette, hatta bir de Latince tercümesi var. Bu Latince tercüme de dahil olmak üzere bu 21 tercümenin hiçbiri de benim söylediğim sözü ihtiva etmiyor; bir tanesi hariç, onda da şöyle yazmış -tercümelerden birinde: “All these sayings are worn out phrases” Bütün deyişler yıpranmıştır, yani eksiktir, yetersizdir falan anlamında; insan söz söylemeye kâdir değildir de doğru. Aslında ben doğru hatırlamış ve doğru tercüme etmişim. Ancak, tevrat tercümelerinin sadece birinde var bu; diğer yirmisi tamamen başka şeyler söylüyor. Mesela şöyle diyor Türkçe tercümesi – hatta Türkçe tercümelerinden biri manzumdu, demek ki Tevrat da bizim Kurân-ı Kerim gibi secili mecili böyle manzum şiir gibi kafiyeli nesir gibi olduğu anlaşılıyor. Onlardan birindeki tercüme de şöyle idi -Vaizin 8. ayetindeymiş bu; sonuçta bulduk tabi çok arayınca – bütün sözler yorucudur diyor, insan söz söylemeye kâdir değildir. Şimdi ben de yorucu olmak istemiyorum yani 9’da başladık biraz geç başladık ama, yani Latince tercümesinde de bütün sözler yorucudur diyor. Diğer Türkçe tercümede de başkaları başka türlü tercüme ediyor; velhasıl bütün sözler yıpranmış sözlerdir diye benim sözüme benzeyen – her söz eksiktir sözüne benzeyen – tek bir tercüme var, başka da yok. Yahu dedim, şu hale bak, bir sürü uzman, kimisi King James versiyonu, kimisi bilmem ne versiyonu; bunlar tabi kilisenin kontrolünden geçiyor Tevrat tercümeleri, bizde nasıl diyanetin kontrolüyle basılıyorsa Kurân-ı Kerimler, yani bir otorite var arkasında; öyle yalan yanlış tercümesi olmaz Tevrat’ın İngilizce. E adamlar gayret etmişler, bu işleri bilen adamlar yapmışlar yani, yalan yanlış İngilizce bilenler de Tevrat tercüme etmeye kalkmaz. İncil tercüme etmeye kalkmaz. E bu adamlar sanki bilmiyor muydu? Ama niye hepsi farklı tercüme ediyor? Değil mi ama? Demek ki yani, kutsal kitapta, Tevrat’ta böyle bir söz var var demek o kadar da kolay değil. Ben tesadüfen o tercümesini okumuşum, onu hatırlamışım, ama öbür arkadaşım bakmış başka tercümelere, vallahi çoğunluğunda tercümelerin hiç de böyle bir laf yok. Bakalım ki bu söz gerçekten Tevrat’ta var mıydı yok muydu deseniz illa o nüshasını bulup ispatlamak gerekiyor “hakkaten böyle bir şey var”! Kur’an-ı Kerim Kerim için de böyledir, diğer mukaddes kitaplar için de böyledir, tarih kitapları için de böyledir. Insanlar pek farkında değildir ama birşey üzerinde bir iddiada bulunmak başka bir şey, onu ispatlamak başka bir şey. Şimdi, yani hayatımızın da bir çeşit rüya olması bir yana, ben bu Tevrat’taki ayeti niye naklettim biliyor musunuz? Sadece bu şüphecilik cihetinden değil, ayrıca bir hadise daha var orada. Yani bu İbranice tercümelerini izah ediyor adam. İzah ediyor, diyor ki, bakın diyor, İbranice’de bu kelime bu manaya gelir; ama bu aktif değil pasif bir kelime, dolayısıyla yorucu değil yorulmuş diye tercüme etmek lazım mesela. Yahut yıpranmış diye tercüme etmek lazım, sözler yorucu değil. Niye? Efendim, İbranice’de bu gramer itibariyle bu aktifti pasifti, bir sürü detay tercümesi gramer tartışması var orada. Anlaşılıyor ki yani, insanların anlayışıyla da mütenasip. Neye göre, kim nasıl anlıyorsa ona göre tercüme ediyor. Mesela benim sitemde şey vardır, onu da örnek verebilirim, Kur’an-ı Kerim Kerim meallerinin bulunduğu bir siteye bir link vermişimdir, 60 tane meal var Türkçe’de ve hiçbirinin herhangi bir ayet hakkında söylediği ötekini tutmaz. Hepsi farklı tercümedir, yani öyle tercümesinden okuyarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle var demek de kolay değil. Veya Tevrat’ta şöyle var demek de kolay değil. Doğrudan aslını okumak onu da anlamak gerekiyor yani. Bu işler ilim de son derece zor işler. Ama insanlar bu kadar teferruatını bilemezler elbette. Şimdi orada daha enteresan bir şey vardı, bu sözlerin yıpranmışlığını şöyle açıklıyor adam, diyor ki: insanların hayatı bir ‘process’ tir. Zaman içinde akıp giden bir süreçtir. Mesela şimdi ben konuşmaya başladım, Babil Kralının rüyası üzerine konuşacağım dedim, neyse laf Tevrat’a ve Tevrat tercümelerine kadar geldi. Bu süreç nereden başladı, nasıl geldi, böyle birbirini takip eden anlar, saniyeler, ama her saniye değişiyor. İnsan zekası ise tek tek anları zapt edebilir, onun da istikrarı var ise. O zaman bu hareket halindeki aksiyonları veya büyük süreçleri takip etmekte insan zekası kâfi gelmiyor. İsteseniz de zaten gördüğünüz şeyleri tam manasıyla anlayamazsınız, ve anladığınız şeyleri de yazıya dökemezsiniz. Her söz eksik kalır, yıpranmış kalır demeye getiriyor; böyle bir de şerhi var. Şimdi tarih için kesinlikle bu böyledir, ve aslında bütün diğer insan işleri için böyledir, ama felsefeyle uğraşmayan, tarihle uğraşmayan adamlar, hatta bazen felsefeciler dahi bunun farkında değildirler. Yani, aslında zaman içinde değişen şeylerin gerçek olmadığını Eflatun 2500 sene evvel söyledi. Sadece sabit idealar gerçektir, halbuki bizim duyularımızla idrak ettiğimiz dünya durmadan değişen nesnelere dair olduğu için gerçek değildir diye; bir çeşit bir rüyadır. Bazıları daha ileri gidiyorlar, bir çeşit rüyet-i kâzibedir, yani gerçek dışı bir rüyadır diyorlar. Şimdi beyinde cereyan etmesi bakımından hadisenin, bizim ihsaslarımızın, duyu organlarımızın verdiği intibaların ister uyanık halde iken olsun, şu anda hepimizin müşahade ettiğimiz gibi – bir taraftan görüyoruz, bir taraftan işitiyoruz, bir taraftan işte efendim düşünüyoruz- ister uyanık halde olsun, ister uykudaki, işte o REM halindeki rüya halinde olsun, her hâlükârda beyinde cereyan eden bir takım hadiseler olmak bakımından bir rüya, bir görüntü olmak bakımından, bir farkı yoktur. Şu fark var ki, rüyaların günlük hayatımıza, uyanık hayatımızdaki mantığı taşımazlar. Zaman yok olur, zaman sırası değişir, hatta istikrarlı değildirler; durmadan değişir hadiseler. Mesela bir fil görürsünüz rüyada, sonra o fil birden bire bir ata dönüşür, veya bir otomobile dönüşür, öyle şeyler olabilir rüyalarda, günlük hayatta pek olmaz. Çünkü günlük hayatta, maddi nesneler oldukça istikrarlıdır, intibalarımız da istikrarlıdır lakin bu bizi yanıltmasın, bu da ancak nîspi bir istikrardır. Filozoflar onun üzerine uzun uzun tenkitler yapmışlar, mesela Berkeley der ki “esse est percipi” sadece benim gördüğüm şeyler gerçektir. İyi de, bizim gördüğümüz şeyler acaba ne kadar gerçektir. Veya Hazar hanı Bulan Han’ın rüyası mı daha gerçek, şimdi bu Şahin Uçar’ın konuşması mı daha gerçek? Bana öyle geliyor ki Hazar Hanı’nın rüyasında büyük bir gerçeklik var, onu arz etmeye çalışacağım burada. Hazar Hanı ne demiş? Daha doğrusu melek Hazar Hanı’na ne demiş rüyasında? Tanrı senin niyetini beğeniyor, düşüncelerini beğeniyor, ama yaptığın işleri beğenmiyor. Sadece hükümdarlar için değil, hükümdarlar için hayli hayli böyle de, aslında bütün insanlık için böyledir gibi geliyor bana. Çünki bütün insan işleri son tahlilde tatmin edici olmaktan uzak. Herhangi bir insani meseleye insan aklıyla tamam, eksiksiz, kusursuz, “tam da böyle olması olması gerekir” gibi bir çözüm bulabildiğimiz tarihte bugüne kadar vâki değil. Mesela bugüne kadar tatminkâr bir yönetim modeli bulamadı bütün insanlık. Bütün insanlığın bütün tarih boyunca sarfettiği gayretlere rağmen. Ama, iyi niyet yeterli olmayabiliyor. Hatta bir söz vardı, yanlış hatırlamıyorsam, cehenneme giden taşlar da diyordu, iyi niyet taşlarından; cehenneme giden kaldırımlar da iyi niyet taşlarından döşenmiştir. Yani insanlar iyi niyetli olabilirler, iyi niyetle bir şeyler yapmak istiyor olabilirler, fakat sonuçları hiç de bizim istediğimiz gibi olmayabiliyor. Bu aslında, tam da benim anlatmak istediğim şey, bir tarih felsefesinin özü var bunda çünki ben şöyle düşünüyorum: insanlık başından beri, ta yeryüzünde var olduğu zamandan beri, iyi niyetle değilse bile, tabi iyi insanlar da var, kötü insanlar da var ama en azından aklederek, etrafındaki dünyayı hissederek, akıl ve şuur terazisine vurarak, doğru bir şeyler yapmak veya kendisi için – gerek kendisi için, gerek sevdiği insanlar için, doğru birşeyler yapmak istemiştir. İnsanlar en azından etrafında cereyan eden hadiseleri anlamak istiyorlar. Hatta beynimizin böyle bizi icbar eden bir yapısı vardır. İnsan beyni, hayvan beynine göre çok daha mütekâmil olduğu için sadece nesneleri böyle görmekle, işitmekle, hayatı olduğu gibi kabul etmekle iktifa etmez, geçmişini de düşünür, geleceğini de düşünür, plan da yapar, ayrıca anlamlandırmak ister. Anlamak ister etrafında olup bitenleri ve hatta yönlendirmek ve yönetmek ister. E bunda epeyce büyük bir başarı gösterdiği de medeniyetimizin bugün vasıl olduğu sonuçlardan bellidir, ancak, en azından anlamak istediği etrafındaki hadiseleri ve akletmek istediği ölçüde bir iyi niyet diyebilirsek şayet buna, bir niyeti var insanın fakat peki, insan bu zeka donanımıyla, bu şuuruyla, bu kapasite ile -ki bize yakın kapasitede sadece filler, yunuslar, balinalar var biliyorsunuz beyin kapasitesi olarak, zeka kapasitesi olarak, onların da hemen hemen hiçbir başarısı yoktur; yani insanlığın bir kültür meydana getirmek, bir medeniyet meydana getirmek gibi başarılarıyla kıyaslanamaz elbette. Hissediliyor elbette. Yunusların da kendilerine göre bir dili olduğu, balinaların da kendine göre bir dili olduğu bir zekası olduğu filan ama, insan zekasına da yakın olduğu hissediliyor, mâmafih insanın başarılarıyla kıyaslanabilecek herhangi bir canlı yok yeryüzünde. Peki bu insan, bu kapasiteyle ve bu şuurla, bu akılla, nereden başlamış, nereye gelmiş? Belki çok iptidai bir seviyeden başladı ve bugünki seviyeye kadar geldi. Bu başarıyı çok fazla küçümseyemeyiz, çünkü biliyorsunuz biz Mars’a kadar gittik. Uzaya bile açıldık. Yani Allah’ın kanat vermediği bir canlı – kuşlar gibi uçamaz ama uçakla, füzeyle, öyle değil mi? Muazzam başarıları var medeniyetin teknik ve ilmi sahada. Buna mukabil, içinde yaşadığımız insanî şartlar, mesela, cemiyetin sosyal organizasyonu, nasıl adil bir sosyal organizasyon meydana getirebiliriz? İnsanlar insan hürriyetini, hukuku nasıl tanzim etmeli? Efendim, nasıl yaşamalıyız? Bir yerde, – evet toparlayacağım – Bir yerde Tolstoy şöyle bir şey söylemişti, – ‘Modern İlim’ isimli bir makalesinde, kardeşim bize bu ilim adamları bilmem kaç ışık yılı uzaklıktaki yıldızlardan veya kurbağanın efendim reflekslerinden bahsedeceklerine insanın nasıl yaşaması gerektiğini anlatsalar ya, asıl büyük problem o. Nasıl yaşamamız gerektiğini bilmiyoruz. Bugün bakın İstanbul’un sokaklarında 7 yaşındaki çocuklar dileniyor. Eğer onu dilendiren ailesi ise, her ne ise aile terbiye edilir; mafya ise mafya içeri atılır. Yani yüzlerce generali içeri atabilen bir devlet, herhalde 4 tane mafya babasıyla başa çıkamıyor değil. Kimse aldırış etmiyor o 7 yaşındaki çocuğun akşama kadar orada flüt üflemesine Bayezid meydanında, doğru mu? Buna mukabil, sizin zenginleriniz gidiyorlar bir boş çerçevesine bir ressamın, 125000 dolar verebiliyorlar. Veya milyonlarca dolarlık israflarda bulunabiliyorlar. Bir yerde Bertrand Russel demişti ki, yani bu mülkiyet kurumu o kadar saçma ki, monarşide hükümdarlığın babadan oğla geçmesi gibi, adamın babasından kalıyor trilyonlarca lira, adam adam değil, ama lüks içinde yaşıyor. Öbürü, sefalete mahkum. Niçin bu kadar adaletsizlik? Niçin en basit, en basit insani gereklilikleri bile yerine getiremiyoruz? Daha geçen sene, sokakta çırılçıplak yatan bir adam sokağın ortasında Yenikapı iskelesinde öldü, kimse aldırış bile etmedi! Az kalsın bizim delikanlının başı belaya giriyordu ona müdahale edeceğim derken, çünki insanlar sanki vicdanı körelmiş tuhaf yaratıklara dönüşmüşler; bir seyriciler ırkı, televizyondan seyredelim, etrafımızda görelim, kenarından yürüyüp geçelim; peki ama kardeşim, siz acaba eski asırlarla kıyasladığımız takdirde, en azından iki asır öncesinde bile bu kötü değildi. Acaba vicdanınızı nerede unuttunuz? Sokakta öpüşen çocuklardan rahatsız oluyoruz, edebe aykırı diye, ama küçük çocuklara tecavüz eden defaetle böyle hadise oldu Türkiye’de son yıllarda, en az 10 hadise hatırlıyorum gazetelerden: pek çok insan bir araya geliyor, yaşlı başlı adamlar, küçük çocuklara tecavüz ediyorlar. Onları pekâlâ hoş görüyor bu cemiyet. Yani sözüm ona edepli olacağız derken en ağır ahlaksızlıkları hoş görebilebilen bir cemiyet olmadık mı? Acaba televizyonlarda seyrettiklerinizden hiç rahatsız oluyor muyuz, veya etrafımızda gördüklerimizden? Sosyal hayatı organize etmekte niçin bu kadar başarısızız? Yani belki hepimiz iyi niyetliyiz tıpkı Hazar Hanı gibi, ama Tanrının insanlığın yaşayış tarzından veya amellerinden, fiillerinden ortaya koyduğu bu savaşlardan, hadsiz hudutsuz kan içicilikten, adaletsizlikten memnun olabileceğini düşünemiyorum doğrusu ben de, ve bütün insanlık tarihi böyle bir başarısızlık; teknolojik ve ilmi alandaki başarılarımız gözlerimizi kamaştırmasın: insani bakımdan tam bir fiyasko insanlık tarihi. Günümüz eski devirlerden çok daha kötü hatta. Son derece anormal şartlar altında yaşadığımız halde kanıksadığımız için bunları normal gibi kabul ediyoruz ve bu meleğin Hazar Han’ı Bulan Han’a yaptığı ikazın bütün insanlar için geçerli olduğunu düşünüyorum diyerek bağlayacağım. Çünkü daha fazla vaktinizi alırsam soru cevap faslına yer kalmayacak anlaşılan. Böyle bağlayayım, ne yapalım – yorucu olmamak için sathî olmayı tercih ediyoruz. Pekâlâ arkadaşlar eğer bir sualiniz varsa benim düşüncelerimle ilgili veya kendi kafanızda ve benim bildiğim bir şey ise elimden geldiği kadar cevap vermeye çalışırım, buyurunuz.

-Yumuşhan Günay: Hocam teşekkür ederiz. Şimdi ben de tesadüfen böyle Hayyam’dan bir dörtlük okumuştum gelirken, tam böyle sizin anlattıklarınızı özetler gibi bir şey, müsaade ederseniz onu paylaşmak istiyorum.

-Şahin Uçar: Eyvallah.

-Yumuşhan Günay:

Ne bilginler geldi, neler buldular.

Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.

Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?

Bir masal söyleyip uyuyakaldılar.

-Şahin Uçar: Maalesef öyle evet.

-Yumuşhan Günay: Yani, hakikat öyle görünüyor ki, insandan esirgenmiş bir ‘kızılelma’, bir Mavera’da Cenab-ı Hakkın kendi şahsını şey yaptığı bir, sadece bir rüya, bir cevherdir söylediğiniz gibi. Evet arkadaşlar sorusu olanlar varsa cevaplandıralım, yoksa bu faslı kapatıp normal toplantımıza geçelim.

-Soru1: Teşekkür ederiz. Bu İdil şehri bulundu diye biliyorum. Acaba bilgilerimizde bir gelişme oldu mu? Bir de Selçuklular’ın Yahudilik bağı nedir?

Şahin Uçar: Evet, şimdi efendim, geçenlerde benim duyduğuma göre Rus arkeologları İdil şehrinin harabelerini buldular, çünkü Volga nehri üzerinde bir ada olduğu anlaşılıyor anlatılanlarda tarihten, bir kavşak noktasında İdil şehrini buldular bazı kalıntılar da çıktı orada ev kalıntıları vesaire. Yani Ruslar en azından şu an itibariyle İdil şehrinin artık bulunduğu üzerinde ve bazı kalıntıları da işte çıkardıklarını söylüyorlar. Selçuk bey Buhara’ya geldiği vakit, baktı ki Buhara’da müslümanlar var, o da müslüman oldu. Ancak Selçuk bey’in babası Dukak Bey, işte Aral (gölü) ile Hazar arasındaki o bölgede, Hazar bölgesinde, Hazar Bey’iyle anlaşmazlığa düşüp oradan ayrılınca, o tarihte Hazarlar yahudi idiler. Yani Hazarlar yaklaşık 740 yılından itibaren yahudi oldukları anlaşılıyor. Bunlar biraz tahmini rakamlar ama böyle olduğu anlaşılıyor. Yusuf Han, Bulan Han’ın 740 yılına falan nispet ediyor. 11. asırda ancak Ruslar İdil şehrini yağmalayıp, fethedip Hazar imparatorluğuna son verdiklerine göre, tam da bu Selçuk Bey’in ayrıldığı devirler işte, babasının; bunların da bilemiyoruz tabi yani bu Türkmen beyleri ne ölçüde, beyler, asilzadelere ve Hazar Hanlığı yahudi olabilir ama halkın büyük çoğunluğu, göçebe halkın büyük çoğunluğu Gök Tengri dininde yani şamanizmde ve adına şamanizm demek caizse, devam etmişlerdir, öyle anlaşılıyor. Bunlar belki şaman idiler, belki asilzadelerden oldukları için yahudiydiler onu bilemeyeceğim. Onunla ilgili bir tarihi kayıt da yok. Ama bakarsan işte İsrafil, Mikhail falan gibi oğullarının isimlerine filan, o yahudi tesirlerini, Hazar geleneğinden gelen şeyleri de belki bir ölçüde müşahade etmek mümkündür. Doğrusu Selçuklu tarihinin kaynakları hakkında da bilgilerimiz eksiktir. Zaten tarihte hep öyledir. Ama bazen yanıltıyor, çok az bilgiyi yeterli bilgi gibi takdim edebiliyor tarihçiler. Tabi ben tarih felsefesiyle uğraştığım için bunu asla kabul etmem; yeterli bilgi değildir, ve işe yaramaz bu bilgi diye düşünürüm. Vallahi rüya yorumları bile bu tarz tarihi bilgilerden daha semereli gibi görünüyor. Neticede rüya yorumculuğuna başladık işte gördüğünüz gibi arkadaşlar.

Posted in PHILOSOPHY of HISTORY/Conspection.