Mâlihulyâ röportajı, kanal7

Sunucu: İyi günler olsun. Bu haftaki konuğumuz Şahin Uçar. Şahin uçar çok yanlı, yönlü bir bilim adamı ve sanat adamı. 48 yaşında, ve birçok alanda eserler yazmış. Tarih profesörü kendisi, fakat bir o kadar da üzerinde önemle durmuş olduğu alan güzel sanatlar. Hat, tezhib, minyatür, efendim, hatta beste çalışmaları olan birisi. Kendisini, kendi ağzından dinleyelim, belki daha yakından tanıma fırsatı buluruz. Buyurun hocam.

Şahin Uçar: Şimdi efendim, ben Sivas’lıyım. 1949 yılında doğdum. Biz aslında kafkas muhaciri bir aileden geliyoruz, Karapapak Türklerinden, ve birazcık kültür farkı vardır Karapapakların Anadolu Türklerine göre. Biraz daha eski kültüre bağlıdırlar ve, Azeri lehçesine benzer, ona çok yakın bir lehçe konuşurlar, azeri lehçesinden çok az farklı bir lehçe konuşurlar. Dolayısıyla ben kendi köyümdeki o kültür atmosferinden etkilenmişimdir Sivas’ta büyümeme rağmen. Benim ilk hocam da ilmî meselelerde veya şiirde diyelim rahmetli eşimin dedesi, benim de halamın kocasıydı Musa Yılmaz Hoca Efendi. Çok güzel Farsça bilirdi. Liseyi bitirdiğim yıllarda kendi kendime çalışarak, merak ettiğim için, Arapça, Farsça öğrenmiştim bazı akrabalarımdan. İlk Farsça hocam da oydu. Onunla Gülistan okumuştum.
Sunucu: Yani bir yandan resmi okula devam ederken, lise öğrenimi yaparken, öte yandan çevrenizdeki hocalardan Arapça Farsça okudunuz.
Şahin Uçar: Sonra tabii resmi tahsilimiz işte İstanbul Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde okuyordum. O zaman da geliştireyim diye Arapça, Farsça sertifikaları aldım. Onların bir müddet derslerine devam ettim. Mâ mafîh, o zamanki hocalarımız bazı derslereki münakaşalarımızdan ötürü bizi tanıyınca derslere devam etmemizi lüzumsuz gördüler ve biz sizi özel hocalara gönderelim dediler. Münir Aktepe, profesör Münir Aktepe, Osmanlıca hocamız, beni Süheyl beye gönderdi. Süheyl bey, meşhur bir insandı, ordinarius profesördü. Tıp tarihi profesörü idi, ve onun tıp tarihi enstitüsünde Cuma günleri 1’den 5’e kadar özel tezhib dersleri alırdı bir takım gençler. Bunlardan biri de ben oldum, fakat hoca sonradan beni diğer derslerine de götürmeye başladı. Diğer günlerde de gidip gelmeye başladık, ve ayrıca kendisini ziyarete gelen bütün meşhur sanatkârlara, ilim adamlarına takdim eder, onlara rica eder, bana ders vermelerini isterdi.
Sunucu: O arada Hamit Aytaç hocadan hat sanatı aldınız. Efendim Kemal Batanay’dan…
Şahin Uçar: Kemal Batanay’dan Tanbur ve Talik meşk ettim. Aynı zamanda Kemal bey İstanbul Fetih cemiyetinde bu Samiha Ayverdi’nin, mûsiki dersleri verirdi. Orada başka hocalar da vardı tabi, Kemal Bey’e ilâveten Munir Nurettin Selçuk da hocamız oldu. Yusuf Ömürlü vardı ve başka pek çok insan. Dolayısıyla ben neredeyse hemen hemen fakülteye hiç devam etmedim hep böyle özel derslerle geçti eğitimimizin bir kısmı. Tabii medyunu şükranız ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim; şimdi bu eski geleneksel diyebileceğimiz eğitim tarzı, kurumlaşmış mektep eğitiminden çok farklıdır. Eski İslam’da da böyleydi efendim. Ben malûmu âliniz hem tarih felsefesiyle iştigal ediyorum, hem İslam tarihi uzmanıyım. İslam’ın ilk devirlerinde, câmilerde bir halka şeklinde toplanırlardı ilim irfan sahibi insanlar namazdan sonra ve meraklıları, onların derslerini dinlerdi. Sonra bu insanlar şayet talebeyi yeteri kadar yetişmiş bulurlarsa ona bir başkalarına da ders verme yetkisi tanıyan bir icazetnâme verirlerdi. Böyle şimdiki gibi, efendim, maaşlı kadrolu, efendim profesyonel bir eğitim tarzı, kurumlaşmış bir eğitim tarzı değildi universite modelinde olduğu gibi. Vakîa üniversiteler kurulduktan sonra da, yani bizde eski ismiyle medreseler, o camilerde hasbeten illah yapılan bu tarz eğitimin semeresi görülmemiştir. O çapta büyük insanlar da yetişmez olmuştur. Hatta bu yüzden eski medreseler suçlanmıştır. Yani bunlar ilmi taşlaştırdılar, taşlaşmış ortaçağ kafası falan diye, çok da haksız sayılmaz. Batıda da böyle olmuştur. Batıda da ruhban sınıfı böyle yapmıştır üniversiteleri malûm âliniz. Ruhban sınıfı kurmuştur. Bizde de medreselerin kuruluş gerekçeleri arasında siyasi sebepler de vardı, resmi ideolojiyi alakadar eden yanları vardı.
Sunucu: Şimdi sonuç olarak normal eğitim gördünüz, tarih okudunuz, ve öte yandan da yetişmiş olduğunuz önemli sanatkârların müzehhiplerin hattatların müzik sanatkârlarının derslerine devam ettiniz ve oradan feyz aldınız, ve onu da eserlere dönüştürdünüz. Efendim sizin hat ve tezhip sergileriniz olmuş.
Şahin Uçar: Evet, bir hat ve teyzinat sergisi açmıştım 89 yılında Ankara Valiliği’nin himayesinde. Burada örnek diye yalnızca Şeyda Divanı’nın kapağında basılı bir eser gösterebilirim. Bu, gerçi kötü bir baskı, renkler tutmamış ama eserin orijinalini getirmedim, ama işte kûfi hatla fatiha suresi, dışarıda da teyzinatı tezhibi var. Beğenilen örneklerden biriydi, matbuatta da birkaç kere çıktı. Sanıyorum Beşir Ayvazoğlu Tercüman’da basmıştı bunu, birkaç başka şey daha basmıştı. Yani, kendi çapımızda bir takım eserler de vermedik değil gençliğimizde ama tabi akademik kariyer bunlarla daha fazla iştigal etmemize mâni oluyor.
Sunucu: Bu arada TRT repertuarına alınmış besteleriniz de var bir hayli.
Şahin Uçar: Çok fazla değil, yani 15-20 kadar beste yapmıştım. Bunların bir kısmını talebelerimden birisi benim kargacık burgacık nota yazılarımı temyiz ederek efendim verdi bana, ben de TRT repertuar kurulundan bir arkadaş istiyordu, verdim kendilerine. Alaaddin Yavaşça’nın riyasetinde bir heyet incelemiş ve eserlerin bir kısmını TRT repertuarına almışlar.
Sunucu: Efendim, tebrik etmeli sizi gerçekten. Bir yandan bilimsel çalışmalar yapıyorsunuz, profesör oldunuz, öte yandan da güzel sanatlarla ilginiz. Böyle konuları izleyen bir zevk sahibi, bir amatör gibi değil, fiilen o alanlarda da eser üretme biçiminde ortaya çıkmış ve bir çok kitaplarınız var. Şimdi efendim, zannediyorum 11 kitabınız var. Bunlar sırasıyla-
Şahin Uçar: 11 bir tanesi neşredilmek üzere. İkisini buraya getiremedim. Birisinin mevcudu yok. Rüya ve gerçek diye manzum bir piyes vardı Şeyda Dîvân’ına mülhak olarak basılmıştı. O ilk baskıdan bende yok. Çünkü sadece 200 baskıydı, eşe dosta dağıttık.
Sunucu: Bu Şeydâ Dîvânı sizin 24 yaşlarında yazmış olduğunuz bir Dîvân. Aslında tabi, daha üniversite yıllarında başlıyor. Bunu şöyle ifade edebilirim. Ziyanur var, Ziyanur Beyefendi. Rahmetli oldu şimdi. Dündar Taşer, Erol Güngör gibi bazı o zamanlar Milliyetçiler Derneği Hâzâsı olan, İstanbul Milliyetçiler Hâzâsı olan bazı arkadaşlar, İstanbul’da Marmara’da toplanırdık biz efendim her akşam, ve onlar teşvik ederlerdi, yani benim bu dîvân tarzı şiir yazmamı falan. Yani, kendine göre bir okuyucusu vardı, bir talebi vardı, biz de yazardık. Yani talebelik yıllarına kadar uzanıyor çünki bakıyorum Dündar Taşer de vefat ettiği zaman, yahu ona niye tarih düşmüyorsunuz ebcedle dediler, ben hem Rûmî hem hicrî tarih düşürmüşüm, ama tarih 1972. Yani talebelik yıllarıma denk geliyor. Demek ki o kadar eskiye gidiyor dîvân tarzı yazmamız.
Sunucu: Şimdi efendim, çok genç yaşta bir dîvân tertiplediniz.
Şahin Uçar: Evet.
Sunucu: Yâni dîvânçe değil bu, dîvân. Her harfe göre de yazılmış bir –
Şahin Uçar: Var, Mürettep, evet.
Sunucu: -En azından gazeliniz, şiiriniz mevcut. Şimdi bu dîvân şiirine sizin bildiğimiz kadarıyla bir özel merakınız, eğiliminiz var.
Şahin Uçar. Şimdi şöyle efendim, yani Sâdî okuyarak başladık Farsça’ya, Mevlana’nın Mesnevi’sini okuduk. Ben fakülte yıllarında talebe iken bir kere Arapçam Farsçam vardı. Yâni eski kültürümüzü bir yandan böyle Osmanlı devrinden kalma Süheyl bey gibi, Kemal bey gibi, Ali Üsküdâri gibi bir çok zevattan tahsil ederken, bir yandan da bu büyük şairlerin, Hafız gibi, Sâdî gibi, Mevlânâ gibi büyük şairlerin etkisiyle – bizden Fuzuli’nin çok etkisi olmuştur üzerimde – böyle büyük şairlerin etkisiyle böyle bir heves, ve bir takım denemeler yapmıştık. Yâni, gençlik. Biraz da, ben şöyle düşünmüştüm efendim, kültür hayatı bir bütündür. Yani bir çeşit organizma gibi. Bunun geçmişi de geleceği de olmaz. Kültürel öğreleri birbirinden ayırt etmek zordur. Şimdi, dîvân şiiri falan öldü deniyor tabi, e buyurun size tam klasik anlamda bir dîvân. Hatta eski geleneğe, Yahya Kemal’in de vardır böyle şeyleri ama, dîvân şiirinden biraz farklıdır mâlumu âliniz. Sayısız mazmun ile birlikte tam klasik bir dîvân. Hem de eksiksiz olmasını istedi gönlüm, bütün harflere göre, bütün kâfiyelere göre.

Posted in PHILOSOPHY of HISTORY/Conspection.