Babil Kralı Nebukadnezar’ın Rüyalarına Çağdaş Yorumlar

 
.
Bismillâhirrahmânirrahîm “külle yevmin hüve fî şe’n: 
O, her gün bir şe’niyet içredir:,
(kâinatı her an yaratmaya devam eden bir Hallâk’ı dâimdir.)” Kur’an-ı Kerim
Hz. İsa buyurmuştu ki “gözlerinin önündekini tanı, görmediğin de sana ilham olunacaktır.” Gözlerimiz önündeki dünyaya baktığımızda ne görüyoruz? Gördüğümüz ve yaşadığımız dünyayı nasıl yorumlamamız gerekir? Kısaca, insanlara ne oldu? Çağdaş hayat birçok görünüşü itibariyle bir kabusa, kötü bir rüya’ya, benziyor. Niçin kendimizi içinde yaşadığımız cemiyete yabancı ve garip hissediyor, kalbimizde onulmaz bir gurbet yarasının sızısını duyuyoruz? İnsanoğlunun yeryüzündeki pozisyonu, niçin böylesine bir cinnet ve vahşet manzarasına dönüştü? Televizyonu her açışımızda, yeryüzünün her tarafından nakledilen ve beynimize üşüşen dehşet sahneleri ve çığlıklar… Ekmek kazanma savaşı içinde kan ter içinde kalan insanlar görüyoruz. Bernard Shaw’ın tabiri ile, “Lekeli para” kira, faiz ve kârla elde ediliyor ve her kuruşu suça, içkiye, fahişeliğe, yoksulluğun bütün kötü meyvalarına bulaşıyor. Dünyamıza vahşet ve terör hakim oldu, hayatımız kabus gibi… Geçenlerde Spengler’in Batı’nın Çöküşü kitabını karıştırırken gördüm; “tarihi çağlara ayırarak yorumlama geleneğinin Kitab-ı Mukaddes’teki Danyal Aleyhisselam’ın kehanetinden kalma çok eski bir gelenek olduğunu” söylüyor. Bana öyle geliyor ki, Mukaddes Kitaplarda bahsedilen kıyamet öncesi “Karanlık Çağ”, sanki bu çağdır. “Altın Çağ”, “Gümüş Çağı”, “Tunç Çağı” geçti ve işte nihayet “Demir Çağı”ndayız. Çağdaş teknolojinin acımasız çelik silahları insanlığı parçalıyor, eziyor. Bir kabusa dönüşen çağdaş tarih rüyasını yorumlamamız gerekiyor. Hz. Danyal’ın, bu dört çağ tasnifiyle, Babil Kralı Nebukadnetsar’ın rüyasını yorumladığı gibi bizim de bir tarih yorumuna, yeni bir tarih felsefesine, ihtiyacımız var.
 
Kitab-ı Mukaddes’in Danyal bölümünde anlatıldığına göre, Babil Kralı Nebukadnetsar, gördüğü düşlerden ruhu sıkılıp, uykuları kaçarak; sihirbazların, kahinlerin, falcıların toplanıp, rüyasını yorumlamalarını emretmiş. Babil Kralı’nın düşleri yorumlanabilirse, mesele yok; yorumculara mükafâtlar verilecek; iyi bir yorum yapamazlarsa, hepsi katledilecek… Kâhinler, “Kral bu kullarına düşünü anlatsın da, yorasını gösterelim” deyince Babil Kralı, “Gördüğüm düş aklımdan çıktı, unuttum gitti” diyor; “Siz bana düşü anlatın ki, ben de yorasını gösterebileceğinizi anlayayım” diye de ilave ediyor… Öyle ya, kralın rüyasında ne gördüğünü bilemeyeceklerse, bu adamların yapacağı rüya yorumunun doğru olacağı nereden belli yani? Çağdaş dünyada yaşadıklarımızı düşündükçe ve televizyonda gördükçe, Babil Kralı Nebukadnetsar’a hak veriyorum. Bu kâbusun mânâsı nedir? Yaşanan realite, beşeriyetin bugüne kadar gördüğü tarih rüyası, nasıl yorumlanmalı? Her şeyden evvel, yaşanan hadiseler kötü bir düş mü, yoksa gerçekler, dünya ve insanlık realitesi bu mu? Tarihi ve realiteyi nasıl yorumlayacağız?
 
Babil sürgününden sonra ve binlerce yıl boyunca yeryüzünde dağınık yaşayan Yahudi ırkı, bütün yurtların en kutsalına sahipti: Onların vatanı, Kitab-ı Mukaddes idi. Yeryüzünde vatanları yoktu; ama, Mukaddes Kitaplarını yurt edinerek yaşadılar. Asırlarca “Tanrı tarafından vaad edilen bu vatanın, “Mev’ud Vatan’ın” hayaliyle yaşadıktan sonra; nihayet, çağımızda bir yeryüzü vatanına, İsrail’e sahip oldular. Ne var ki, artık yurtları kutsal toprak değildir ve tarihin en acı zulümlerini sahneleyerek kirlettikleri bir toprak parçasından ibaret olmuştur. Hâlâ bugün bile, İsrail’de, siyasete düşman olan ve Kitab-ı Mukaddes’in mesajının laik Siyonist politikalara alet edilmesine karşı çıkan, birtakım Musevi grupları var; ama, İsrail’de hakim olan artık onların “Tevrat’ı yurt edinen zihniyet’i değil; Rasyonalist ve makyavelist politikacılar… Ve yalnızca Yahudiler değil binlerce yıllık mukaddesatlarını yitirenler, yani bugün bütün insanlık gariptir: Artık Mukaddes Kitapların huzurlu dünyasında yaşamıyor insanlık: Bugünkü Çağdaş medeniyet dinsizdir. Daha doğrusu, dinsizlik insan tabiatına pek uygun düşmediği için, kendine putlar edinmiştir.
 
Hristiyanlığı tahtından indiren Paris Komünü, nasıl insan aklının heykelini, daha doğrusu sevimsiz bir putunu, Paris’e dikerek, aklı ve terakkiyi putlaştırmışsa; artık akıl ve terakki putuna da inanmayan çağdaşlarımız, yine Kitab-ı Mukaddes terimi ile söyleyecek olursak, insanın iktidar hırsını putlaştıran kadim molok (mülk) putuna tapınmaya başlamış ve Molokperest olmuştur. Her ne kadar, “Adalet mülkün temelidir” denilse de, mülkün yani (molouk’un) gerçek temeli, yalnızca iktidar hırsı olmuştur. “Belki, “Mülk’e alternatif olarak “anarşi”yi gösteremeyiz; amma ve lakin, anarşi’nin alternatifi olarak da hâlâ tegallüb, ceberrut ve zorbalık bu çağda bile tatbik edilen siyasi hükümranlık biçimi olmamalı… Eflatun’un, insanın değişmez ve değişmeyecek hastalıkları olarak zikrettiği, devlet (iktidar), servet ve şehvet hırsları… Modern dünyanın yeni Teslis’i (itikadi üçlemesi) “iktidar, para ve seks”ten ibarettir – bunlara tapınıyorlar… İktidar hırsının şeytani karakteri, “lekeli para” ile ittifak ederek ve insanın insani vasıflarına değil behîmî; yani, şehevî ve hayvani, yönlerine hitap ederek çağdaş bir teslis putu oluşturmuştur. İşte tarihin çağdaş insanlığa oynadığı kötü oyun budur. Realite’nin meydana getirdiği rü’yet, berbat bir kâbus, kötü bir rüya…
 
Bunun niçin böyle olduğunu; insanlık güzel şeyler gerçekleştirmek isterken ve ilerleme rüyası görürken, arzularını ve gayelerini gerçekleştirmek için attığı her adımın, her faaliyetinin, niçin hiç istemediği, “kendi aleyhine bir dünya kurmaya” yaradığını; tarihin insanlığa yaptığı bu kötü şakanın ve acı alayın mânâsını iyice anlamamız, bu kötü düşün yorumunu yapmamız lâzım. Bu da bizi “TARİH NEDİR?” meselesine getiriyor. Bu satırların müellifi klasik tarih tariflerinin yanlış olduğunu; iyi niyetle seçtiğimiz bir bakış açısının, tarihi –safiyane- geçmiş devirlerin bilgisi diye görmenin, bizi feci biçimde yanılttığını düşünmektedir. Bendetto Croce: “Gerçek tarih çağdaş tarihtir” demişti. Bununla kastettiği, tarihçinin çağının insanı olması hasebiyle tarihî hadiseleri çağdaş bir perspektifle ele almaya mecbur olması ve çağının problemlerinden ilham alarak tarihi incelemek durumunda kalması idi. Netice olarak, çağdaş hadiselerin benzerleri ve sebeplerini tarihte aramak, yahut yüzyıllık gazetelerden çağdaş havadisler okumak aynı kapıya çıkar.
 
Esasen bildiğimiz her şey ve bütün kavramlar Nebukadnetsar’ın unutulmuş rüyalarına benziyor diyebiliriz. (Bilgi teorisi açısından bakarsak). Demek ki, tartışmamız gereken en azından iki anlamlandırma teorisi vardır: Her sözün daima bir gerçek anlamı, bir de sambolik anlamı vardır. Halbuki, Ma’nâ ve Mazmûn isimli eserimizde de işaret ettiğimiz gibi “Ortaçağ zihniyeti sembol ile gerçeği –allegorik mânâ ile gerçek anlamı- birbirinden tefrik etmezdi; Ortaçağda allegori ile gerçek iç içeydi.” Bugün, beşeriyetin yirminci yüzyıla kadar gördüğü bu uzun, karmaşık ve ruhumuzu dayanılmaz bir baskı ile bunaltan rüyayı doğru yorumlayacaksak, önce gerçek anlamı ve sembolik anlamı birbirinden ayırmayı öğrenmemiz gerekecektir. GERÇEK NEDİR? (Yalnızca gözlerimizin önünde görünen gerçek değil, görünmeyen gerçeklerle birlikte eksiksiz bütün gerçek nedir?) Rü’ya (yani, duyularımız dış dünyaya kapalı iken gördüğümüz rü’yet) nedir? Peki yorum nedir? Yani “anlam”ın anlamını dahi tartışmak zorundayız.
 
Demek oluyor ki, tarihi ve varlığı önce tanımamız gerekiyor; ancak gördüğümüzü gerçekten tanımadıkça ona bir anlam vermek mümkün değil. Kitab-ı Muakddes’e bakılırsa Nebukadnetsar pek öyle sıradan bir rüya görmemişti; ruhu da boşuna daralmamıştı: Nitekim Danyal Kitabında bu rüya öyle anlatılmış ve yorumlanmıştır ki –sembolik anlamın altında- asırlarca tarih şuuruna hükmeden bir “çağlar” görüşü çıkmıştır. Biz bu tarih rü’yetini tartışmak zorundayız. Çünkü maceramız tarih içinde cereyan etti ve bildiğimiz her şeyi tarih referansı ile (bugüne kadar ortaya konulan görüşlerle) biliyoruz. Ancak, bu tarih rü’yetini yorumlamak için mâ’nâyı ve mazmûnu (anlam ve sembolik anlamı) ve semantik açısından anlamın anlamını da tartışmak zorundayız. Demek ki, epistemoloji (bilgi teorisi), ontoloji (fizik ve metafiziği ihtiva eden varlık teorisi) ve tarih rüyamızı –insanoğlunun tarihte tezahür eden bütün düşünce ve faaliyetlerini- yorumlamak söz konusudur. Hz. İsa’nın sözünün derin anlamı işte budur: Gözlerinin önündekini iyi tanı; görmediğin de sana ilham olunacaktır.
 
Mahsûsatı (beş duyu mahsulü hisler) hayvanlar da hisseder ve görür. Ancak onu anlamak ve ilhâm mahsûlü düşüncelerle akletmek ve yeniden biçimlendirmek insana ait bir meziyettir. Görünmeyen dünyaya dair ilhamımız, yalnızca bir ilham mı? Belki de! Ancak insanın yüceliği, düşüncesi ve bütün tarihî macerası da bu ilhâmla başlar. Önce kelam ve sonra kelamın meydana getirdiği sembolik anlamlar dünyası. Bu anlamlar dünyası kifayet etmediği zaman da, sembolik dil ile anlatılan üst-diller ile ortaya konulan mazmûnlar dünyası…
 
Nebukadnetsar’ın “tarihi rü’yet”ine ve bu hatırlanamayan rüyanın yorumu meselesine iyice dikkat edince anlıyoruz ki, gerçekten kaliteli ve tatminkâr bir yorum yapacaksak; tarih, fizik, metafizik ve epistemoloji meselelerini hep birlikte mütâlaa etmeliyiz. Burada ilmî ihtisas alanları içinde kalamayız; çünkü bütün bu meseleler son derece girift ve iç içedir. Başta tarih olmak üzere pek çok kavramı yeniden değerlendirmek ve yorumlamak zorundayız. Tabiat (fizik) ve tarih gibi kelimelere bir anlam verdiğimiz zaman, ekseriya farketmesek de, semantik (anlambilim), epistemoloji, metafizik ve benimsediğimiz kozmogoni (yaratılış teorisi), kozmoloji (kâinatın yapısına dair teoriler) ve ilahiyat anlayışına bağlı oryantasyon (vaziyet ve istikamet tesbiti ile beşerî faaliyetlerimiz için seçtiğimiz yöneliş) bakımından kendi yorum ve tercihlerimizi de ifade etmiş oluyoruz. Onun içindir ki, bütün bu meseleler birbirinden tamamen farklı kategoriler olarak ele alınırsa bazı kaçınılmaz hatalar zuhur edecektir. Bu hükmümüzün mucip sebeplerini gösterebilmek için “tarih rü’yeti” yahut tarih kelimesinin mânâ ve mazmûnunu incelemekle işe başlamamız gerekecektir. Bunun için, işe lisaniyat ve semantik (anlambilim) temelinden, tarih kelimesinin etimolojisinden başlamamız lazımdır.
 
TARİH NEDİR? İbn-i Haldun üstadımızın deyişi ile tarihi anlamak hususunda alimler ile cahiller müsavidir. Zira, tarih kelimesinin basit ve zâhirî anlamı geçmiş zamanlardaki olayların hikayesinden ibarettir. Böyle münferit, “unique” eşsiz, benzersiz, kendi zamanına mahsus hususi şartların mahsulü bir olaylar yığını hakkındaki bilgimiz sınırlı da olsa geniş de olsa farketmez. Çünkü, böyle bir olaylar kaosunun bir düzenliliği, prensibi olmadığı için anlamı da yoktur. Bâtınî analmı itibari ile ise, İbn-i Haldun’un tabiriyle tarih, olmakta olan şeylerin (kâinatın) sebepleri hakkında bir “tahkik”dir (meselenin hakikatini araştırma) ve bu işin mebadisi (başlangıç ilkeleri) gayet amikdir (derindir). İbn-i Haldun, olan şeylerin (kâinatın) derken tarihî olayları kasdetmiş olabilir, ancak biz bâtınî anlamı ile tarihi, kâinatın sebepleri ve mebadisi şeklindeki arapça ifadeyi aynen muhafaza etmek suretiyle, yalnızca beşerî tarihi değil tabiat tarihini de ihtiva edecek şekilde, bütün bilinen olayların tarihi diye anlama temayülümüzü de aksettirmek istedik.
 
Malum olduğu ve İbn-i Haldun üstadımızın da işaret ettiği üzere, tarihin zahiri mânâsı geçmişte kalan beşerî olayların hikayesinden ibarettir. Ancak biz tarih kelimesinin etimolojik (kelime kökü itibariyle lugattaki) anlamını tercih ediyoruz. İbranice “verrehe” (hilali görmek) kelimesinden gelen tarih kelimesinin lugat anlamı, ay takvimi itibariyle hadiselerin takviminin tesbiti, yani kronolojik olarak hadiselerin tesbit ve kaydı analmına gelir. Yunanca “istoria” kelimesinden türeyen Batı dillerindeki tarih kelimesi de aynı anlama gelir. Ancak, Toynbee, kelimenin Yunanca İon lehçesinde gerçekleri araştırma ve inceleme mânâsına geldiğini söylüyor. Velhasıl Eski Yunan’da istoria, “olaylara dair bilgi” olarak anlaşılmıştır. Derler ki, kelimeler üzerinde fazla ısrar etmek ukalâlıktır. Ancak, tarih kelimesinin bu lugat anlamı bütün felsefe tarihi boyunca, tarihi anlamak bakımından, filozofların münakaşalarına sebep olmuştur. Çünkü tarihin, ferdî ve hususî hal ve olaylara dair bilgi diye anlaşılan zâhirî mânâsı, bu mevzuun theoria faaliyetine yani teorik açıklamaya müsait olmaması şeklinde değerlendirilmiştir. Aristo’dan başlayarak pek çok filozof bu analmı yüzünden tarihi küçümsemiş ve İbn-i Haldun’un da işaret ettiği üzere anlaşılmaz ve esasen anlamsız bir hadiseler yığını olarak telakki etmişlerdir. Doğan özlem’in Tarih Felsefesi isimli eserinde bu münakaşaların mükemmel bir dökümantasyonu yapılmış bulunmaktadır. Bu sebeple, tarihin kelime anlamı dolayısıyla, mevzuu bakımından, kelime kökünden çıkan bu münakaşaları tekrar etmek istemiyoruz. (Gereksiz veya önemsiz olduğu için değil sözü çok uzatacağı, dallanıp budaklandıracağı için). Şimdilik bu theroia ve istoria (teori ve tarih) zıddiyeti için D. Özlem’in kitabını tavsiye etmekle iktifa ediyoruz.
 
Ancak, tarih, kelime anlamı itibariyle olayların kaydı ise, ve beşrî tarih gibi bir de tabiat tarihi bulunduğunu da nazarı itibare alırsak, bize göre tarih geçmişteki vaki olmuş olanların, ancaka “geçmişte kalan bütün hadiselerin” kayıtlarıdır. Şüphesiz, bu anlamda ele alındığı takdirde bilinen herşey, yani bütün beşerî bilgi, tarih alanına girmiş oluyor. Elbette böyle bir sınırsızlık bir disiplin için uygun bir hal değil. Ne var ki, tarihçiler genellikle beşerî tarihe dair olayları yazmakla ve incelemekle uğraştıklarını düşünmekle beraber, gerçek, tarihçilerin sandığı kadar basit değil. Çünkü her ne kadar bir tarihçi, tarihî olayları anlatırken, kendi dünya görüşünden, kozmogoni ve metafizik anlayışından, ilahiyat meselelerinden doğan oryantasyon (kaza, kader ve insanın mesuliyeti) anlayışından, velhasıl kendisini insan yapan ve insanî ilgileri alanına giren herşeyden bahsetmese de, bütün bunlar onun yazdığı veya anlattığı tarihin her cümlesine tesir etmekte ve tarih rü’yetini biçimlendirmektedir. Bu hiçbir tarihçinin kaçınamayacağı bir husustur. Geçmişe dair son derece tarafsız bir rapor biçiminde kaleme alınmış eserler yok değil. Ve gerçekte, şuurlu bir biçimde tarih felsefesi yapmaktan kaçındığı takdirde, tarihçi için ideal anlatım bu olmalıdır dahi denebilir. Sözgelişi Taberi, tarihinde tarihî rivayetleri yalnızca nakletmekle iktifa eder. Meselâ, aynı kronolojik tarzda yazılmış, The Timetables of History (Tarihi Zaman Tabloları) kitabı da öyledir. Ancak bu tarzdaki kronolojik annal’lerin (yıllıkların) modern anlamda bir tarih sayılıp sayılmaması bir yana bırakılsa bile, bu eserlerin dahi geçmişi, tarafsız bir dökümantasyon, geçmiş olayların bir raporu biçiminde ele almaları yalnızca zahiren mümkündür. Biz beşerî tarihte olanları yorumsuz anlatırken dahi, geçmişi anlatmakla iktifa etmiyoruz ve edemeyiz. Çünkü geçmişteki bilinen her şeyi anlatmıyoruz (zaten böyle bir şey pratikte mümkün de değildir). Bildiklerimiz içinden, tarihî bakımdan anlatılması gerektiğine inandığımız, kendi tarih anlayışımıza göre önemli saydığımız, olayları anlatıyoruz. Tarihçi, tarihi bir elekten geçirir; eler ve yalnızca kalburüstü saydığı olayları yazar. Ne var ki bu gerçekten var sayabileceğimiz standart bir elek değildir, sadece onu kullanan tarihçinin zihninde mevcut olduğundan, bu kalburun deliklerinin büyüklüğü de tarihçiden tarihçiye değişir.
 
Aslında geçmişte kalan herşey tarihtir (tarih kelimesinin anlamı da budur zaten); ancak, geçmişte kalan hadiselerin hangisinin tarih açısından mühim olduğuna, hangi hadiselerin seçilip yazılması gerektiğine, her tarihçi kendisi karar vermek durumundadır. Tarih geçmişte kalan olayların hikayesidir: Pekala, tarihçi neyi yazacaktır? Bütün tarihi olayları mı? Böyle bir şey mümkün değildir. Evvela pratik bakımından mümkün değil, çünkü tarihçi bir tarihî konuyu yazmaktadır ve elbette o konunun dışında gördüğü tarihî olayları yazmayacaktır. Ve tabiidir ki, tarihçi anlatmak istediği neyse onu, anlatmalıdır. Ve kendince konusu ile alâkalı görmediği şeyleri zaten anlatmaz. Lâkin, kendi konusu çerçevesinde anlattığı meseleler dahi –o konuda bildiklerinin hepsi değil- gerekli gördükleridir. Geçmişin tamamını anlatmıyorsa, tarihçi neyi anlatıyor? Çok basit bir cevabı var bunun: Kendi dünya görüşü ve tarih anlayışı içinde kendisine anlatılması gerekli görünenleri; yani yalnızca kendi tercihlerini… Tarih olayları gerçekte “tercih” olaylarıdır: Şimdi soruyoruz? Niçin tarih herhangi bir tarihçinin tercihleri ile sınırlı olsun, bunun mantığı var mı?
 
Bunun mantığı olmadığına göre, tarih geçmişte vaki olan olayların tamamıdır; hangi olayın mühim olduğuna ise tarihçi karar verir. Kimine göre, siyasi karar mekanizmaları, kimine göre fikirler tarihi, kimine göre müesseseler vs. vs…. Biz diyoruz ki tarih bizim tercihlerimize göre anlattıklarımız değil –teorik olarak- geçmişte cereyan eden olayların hepsidir. Şüphesiz Nevton’un gravitasyon teorisi de Eflatun’un “idea”lar teorisi de tarihtir –bu zikrettiğimiz misaller fizik ve felsefe sahasına ait sayılsalar da- insanlığın tarihine pek çok büyük siyasi olaydan çok daha uzun bir zaman boyunca ve çok daha derin bir şekilde tesir ederek insanlığın tarihini bir bakıma yönlendirmiştir. Şu halde, bu iki misal birinci sınıf tarih olaylarıdır ve buna ancak budalalar itiraz edebilir. Hulasa edersek, tarih geçmişte kalan bütün hadiseleri ihtiva eder ve bu anlamda, beşerî bilgi ve hikmetin yekûnudur. Esasen bütün bilgi ve hikmetimizi de, tarihe medyunuz ve tarihî kaynaklardan öğreniyoruz.
 
Gazali, el-Munkız isimli eserinde buyurmuş ki: “Bir ilme son hadde kadar vâkıf olmayan kişi o ilimdeki bozukluğua vâkıf olamaz“. Şimdi tarihî malûmata izafe ettiğimiz “bütün beşerî bilgiyi tamamen ihatâ etme ve beşerî hikmetin yekûnu olma” vasfı, tarihi holistik (bütüncü) bir ilim yapmaktadır. Ne var ki, tarihin yukarda anlatılan özellikleri aynı zamanda onun büyük zaaflarına da işaret etmektedir. Her tarihçi İbn-i Haldun ve emsali gibi, bütün beşerî bilgileri bir bir tenkid edip, değerlendirip, bütün bir tarih felsefesini inşa edemez elbette. Hatta, çağdaş tarihçiler, tarih felsefesinin rolünü daha çok sosyoloji alanına atfeder ve tarih felsefesini de pek sevmezler. Bu uzun ve çok yönlü bir bahis. Kısaca tarihçilere göre, “tarihî hadiseler belli bir zemin ve zamanda cereyan eder“; yani unique (eşsiz benzersiz, kendi tarihî zamanın ve zeminin şartları içinde vaki olan hususi hal, münferid) hadiselerdir. Bunu, yer-zaman belirtme pratiği, yahut metodu, dikte ediyor (zaten Tarih kelimesi, hadiselerin kronolojik/takvimî tarihlendirmesi veya kataloğudur demiştik). Özel hal, özel haldir; genelleştirilemez: mukayese ve tasnifi mümkün değildir. Ezcümle, böyle bir özel olgular bilgisinden düşünce üretilemez ve teorisi de yapılamaz. Ne var ki, bütün tarihçiler insandır; meslektaşları ile paylaştığı veya paylaşmadığı kanaatleri ve inançları vardır ve yazdığı tarihin tasvir ettiği her satırını kendi düşünce tarzı etkilemektedir. Yani, onun bir dünya görüşü ve bir tarih felsefesi mutlaka vardır. Kendisi bunları, cihanşumûl tarih pratiği, herkesçe bilinen ve izahtan vâreste ve herkesin kabul ettiği kanaatler sayıyor olabilir. Yani, ekseriya tarihçiler tarih felsefesi yapmadıklarını iddia eden tarih felsefecileridir; çünkü bunun aksi pratikte mümkün değildir: Şu var ki, tarihçi bu hususta şuursuz olabilir.
 
Bir İngiliz şairi de diyor ki: “Eski hristiynaların haçta buldukları manevi gücü, modern insan artık kırk ayaklık elektrik dinamosunda hissetmeye başladı“. Tarih geçmişte kalan bir geçmiş değildir, şimdiki zaman içinde de tesirleri devam etmekte ve bugünü şekilendirmektedir. Gerçekte, “dirileri ölüler yönetmektedir” denilebilir. Mesela, İslâm dünyasının oryantasyonunu Hz. Muhammed (s.a.v.) tayin etmiştir. Ve mesela, Çağdaş Türkiye’nin oryantasyonunu; gerçi şu sıra değişmekte ise de, bugünkü devlet politikamızı, hâlâ Atatürk yönlendirmektedir. Biz yaşayan insanlara hitap ediyoruz, elbette muhataplarımız ölüler değildir; ancak, daima ölülerin fikirlerini tartışmak zorundayız. Çünkü mezarlarında yatan ölüler hâlâ bu dünyayı yönetmeye devam etmektedirler. Bugünü şekillendiren, bugünkü statükonun meydana gelmesine sebep olanlar, elbette geçmişte yaşayan insanlardı. Bugünü anlamanın yolu tarihi anlamaktan geçmektedir.
 
Biz ancak bugünü anlamak ve kendimize ona göre bir oryantasyon tesbit etmek için tarihle ilgileniyoruz. Geçmişle niçin ilgilenelim? Sırf hasbi merak saikiyle, pul koleksiyonu yapar gibi, “geçmiş” hadiselerin kataloğunu yaparak, geçmişle ilgilenmek elbette mümkündür. Esasen, tarih kelimesinin asıl mânâsı da budur: hadiselerin kronolojik bir kataloğunu yapmak, hadiselerin oluş tarihini tesbit etmek, onları tarihlendirmek… Ancak ben, tarihçilikle iktifa edemeyip, tarih felsefesi yapmaya başladığım ve uzun zamandan beri kendi tarih felsefemi inşa etme gayreti içinde olduğum için geçmişte olanlar ile “sırf tarih” olarak ilgilenmek beni tatmin etmiyor: Ve diyorum ki, bizim için öncelik sırasında “ilim için ilim” tarzı bir “scientism” (bilimselcilik) daha doğrusu Batılı tarzdaki “güç elde etmek için ilim”, iktidar hırsının hizmetindeki bir ilim değil, “irfan sahibi olarak yaşamak“, nasıl yaşamamız gerektiğini bilmek; yani, kendi hür irademizle belirlediğimiz bir ilmi faaliyet (aksiyon) vardır…
 
Eğer yaşadığımız dünyadan çok memnun olsa idik, belki iptidailer, çocuklar ve benzetmek caizse hayvanlar gibi, yalnızca şimdiki zamanı yaşamakla iktifa edebilirdik. Belki bizim için pek iyi olmamıştır, ama bir tarihimiz ve hafızamız var. Ortega’ya Gasset “insanın tabiatı yoktur / tarihi vardır” demişti. Şüphesiz yalnızca hayvani tabiatımız olsa, çocuklar gibi yalnıza şimdiki zamanı yaşasak, daha mutlu olurduk. Mevlânâ Celâleddin “Sufi İbnü’l-Vakt başed Ey Refik” (Sufi zamanın oğlu olmalı; geçmiş, gelecek endişesi taşımamalı) demiştir; amma bu, bugünkü dünyada artık bu pek mümkün değildir. Demek oluyor ki, şayet geleceği plânlamak ve biçimlendirmek gibi bir düşüncemiz yoksa; gayemiz, idealimiz, ütopyamız yoksa; yahut geleceğe dair bir vizyonumuz, dünya görüşümüz, en geniş mânâsı ile dinimiz yoksa; bugünle de ilgilenmemiz gerekmez. Bugünkü statükoyu, dünyanın bugünkü halini bilip ve anlayıp da ne olacak? Allah işini bilir, lâ yüs’el, emma yef’al! (Allah dilediğini yapar, hikmetinden sual olunmaz); yahut, “idraki meali bu küçük akla gerekmez” diyerek, yalnızca hayatımızı yaşamaya bakabiliriz elbette. Ancak geleceğimizi plânlama, kontrol etme, politikalar üretme gibi düşüncelerimiz varsa; işte o zaman, içinde yaşadığımız dünyayı iyi tanımaya ve anlamaya ihtiyacımız var demektir. İşte, bugünkü statükoyu anlamak için de tarihi iyi anlamak gerekecektir. Ne var ki, böyle anlaşıldığı takdirde, geleceğimizi plânlamak için bize ilham versin diye ve bugünü biçimlendirdiği ölçüde tarihi bilmek; yani, “tarihin bugünkü statükoyla, bugünü ilgilendiren hadiseleriyle ilgilenmek” şeklindeki mânâsı ortaya çıkacaktır.
 
Geçmişte koskoca bir tarih vardır: pek çok şey olmuştur ve esasen olanların hepsini bilmek yalnızca Tanrı’ya mahsus bir haldir. Tarihçi, bütün tarihi istese de bilemez ve diyoruz ki, zaten bilmesi de gerekmez. Onun bilmesi gereken, bugünkü statüko ve gelecek hakkında düşünürken kendisine lâzım olan tarihî hadiseler nelerse onlardan ibarettir, vesselam. Bu tarifi ile tarih, geçmişteki olaylardan ziyade, bugünle ve gelecekle ilgilidir. Bu dakdirde tarih, kaçınılmaz olarak, tarih felsefesine dönüşmektedir: Ve hemen ilave edeyim ki esasen bütün tarihçiler, bu işi bilerek ya da bilmeyerek –kaliteli veya kalitesiz- bir biçimde bir tarih felsefesi yapmaktan sarf-ı nazar edemezler. Beşeriyet bir tarih düşü görmüştür görmesine; ne var ki, Babil kralı Nebukednetsar gibi, ne gördüğünü unutmuştur: esasen, ne gördüğünden ziyade, gördüğü rüyanın yorumu ile daha fazla ilgilenmektedir. Elbette, yaşayan aksiyon adamları için bugün ve geleceği bu tarih rüyasının nasıl etkileyeceği ile ilgilenmek daha mühimdir.
Şimdi, bu rüya benzetmesini, izninizle, bir kere de realite için, varlığın mâhiyetini incelemk için, kullanmak istiyorum. Gerçekten de, bu varlığın hakiki mâhiyeti nedir? HAKİKAT NEDİR? Tarih de dahil olmak üzere, bütün varlık dünyası ve maddî alem ile, Nebukadnetsar’ın rüyasının ne farkı var? Bu meseleyi descartes de ele almış ve “realitenin bir düşten daha fazla gerçek olamayabileceğini” söylemişti. Esasen Şüpheci gelenekten olan Descartes, her ne kadar kendi varlığının şüphe edilemez delili olarak, “düşünüyorum öyleyse varım” demişse de; sanıyorum Metod üzerine Düşünceler kitabında, rüyada dahi mükemmelen düşündüğünü ve hatta matematik problemleri bile çözdüğünü ve rüya görürken rüyasını hakikat sandığını, bu fikrine delil olarak söylemişti. Şu halde, “düşündüğümüzü sanıyoruz; amma, düşüncemiz de bir düş olabilir” demeye geliyor. Ondan çok önce, Gazzali, el-Munkız isimli eserinde bu meseleye işaret etmiş ve “yalnızca mahsusatı (duyuları) idrak eden kişi nasıl akıl gözü ile idrak edilenlere tamamen yabancı ise; aynı şekilde, daha yüksek bir seviyede kalp gözü (ki ona göre kalp mahall-i ma’kulattır, yürek değil) açılınca, uyanıklık halindeki rü’yetin (görüşün) de bir rüya olduğunu görmek mümkündür ve filvaki keyfiyet böyledir” demişti. Ve bu görüş, meselâ Eş’arî kelamcılarının geliştirdikleri –kendi dünya görüşleri ile tutarlı- cevher (atomculuk) nazariyesinde de var.
 
Bildiğim kadarı ile, modern Kuantum mekaniği teorilerinde dahi Eş’arî kelamcılarınınkine benzer neticeler dile getirilmiştir. Hans Rechenbach, fizik teorileri ve atomculuk üzerine uzun uzadıya yorumlardan sonra, Bilimsel Felsefenin doğşu kitabında, eski Eş’arî kelamcılarında rastlanan bir soruyu hemen hemen aynı ifade ile ve pür ciddiyet yeniden sormaktadır: “Acaba nesneler ne dereceye kadar devamlılık (deymumet) özelliği taşırlar? Meselâ, ben bakmadığım ve görmediğim zaman nesneler yerinde durmakta mıdır, yoksa yok olmuş olabilirler mi?” Sağduyumuz, dünya hadiseleri için karar vermekte bizce kafidir (acaba gerçekten kafi mi?) Ancak, varlık meselesinin arkasında bir vizyon, dünya görüşü, onun daarka plânında, bir metafizik, fizik ötesi bir Din ve Tanrı anlayışı vardır. Şüphesiz, dinsiz bir vizyon benimsemek dahi mümkündür: Çağdaş bilimselcilik’de (scientism) olduğu gibi. Ancak, burada bir yol ayrımında olduğumuzu ve tercih yapma mecburiyeti ile karşı karşıya olduğumuzu söylemek istiyorum. İnançsız bir çağda yaşıyoruz; pekâlâ, bizim bir inancımız olacak mı olmayacak mı? İnancı mı, scientizmi mi seçeceğiz, hayatı mı yoksa ölümü mü? Daha açıkçası, Tanrı’ya inanacak mıyız yoksa inanmayacak mıyız? Hadiseleri kavrayabilmek bakımından, bir vizyon sahibi olabilmek için, yapılacak olan bu tercih fevkalâde mühimdir: çünkü, dünya görüşümüze ve hadiseleri anlayış tarzımıza en ufak hurda teferruat bahislerine kadar tesir eder. Bu temel meselelere girmeden imal-i fikir edildiği takdirde dahi, tarih ve dünya hakkında birşeyler söylemek, elbette mümkündür; ancak son derece sathi olmak, bir kahve sohbeti seviyesinde kalmak kaydıyla… Pekâlâ, ciddi olarak, gerçekten hakikati anlamak istiyor muyuz ve bunun için gereken mesai ve enerjiyi sarf edecek miyiz? Mesele budur ve biz burada kaçamayacağımız bir problemle yüzyüzeyiz.
 
Problemi bir kere de şöyle ifade etmek istiyorum: Öteden beri her ne kadar bütün kültürler bir maneviyata sahip olsa, veya dindar olsalar da dinsizler (ateistler) dahi mevcut olmuştur ve onların da kendi argümanları (münakaşa ve delilleri) vardır. Ne var ki, gerek hristiyan gerek müslüman ilahiyatçılar, bu en temel ilahiyat mevzuunda, bazen yanıltıcı ifadeler kullanmışlardır. Ateistlerin, Tanrı’nın mevcut olmayacağı hususunda kendilerince akıl yürüterek ortaya koydukları başlıca üç grupta toplanan itirazlar (maddenin ezelî olduğu yani yaratılmamış olduğu; Tanrı madem ki mevcuttur kendisini açıkça niçin göstermediği ve kâinatta ve hilkatte mevcut olan kötülük ve noksanlar) Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamî tanrı anlayışlarının ancak bir kısmı için doğrudur. Yani, antropomorfist (insan biçimli) bir Tanrı anlayışını tenkid etmekte haklı olabilirler; ne var ki, panteist, panenteist, immanent ve deist Tanrı anlayışları da vardır ve ateistlerin argümanları, en azından benim incelediğim ve gördüğüm kadarıyla hiçbir atesit argüman, bu Tanrı anlayışları için geçerli olamaz. Ateistlerin, antropomorfist (insana benzeyen) Hristiyan tanrı anlayışına ve vizyonuna gösterdikleri tepki ile, İslâm anlayışını birbirine karıştırmayalım. Bu kadar batı taklidi de çok fazla.
 
Diğer taraftan, kelamcı ilahiyatçılar ile sufi ilahiyatçılar arasında Tanrı anlayışları bakımından epeyce büyük bir kavrayış farkı var: ve ateist argümanların sufi anlayış biçimleri için tamamen geçersiz olduğu kanaatindeyim. Bu tehlikeli ve anlaşılması zor bahse fazla girmek istemiyorum. Mecburiyet tahtında söylenebilecek kadarını söylemek durumundayım. Bir kere, biz “varlığı değişmez sabit bir deymumet olarak mı anlıyoruz; yani var olan nesneler zaman ve mekan içinde ezelî ve ebedî olarak var mıdırlar, varlıkları devamlı mıdır:” sorusunu sormak lâzım. Bize göre, Heraklit’in de ifade ettiği gibi, varlık zaman içinde bir “oluş”tur, kelimenin hakiki mânâsı ile tarihîdir, zaman içinde bir oluşma prosesidir, bir olaylar dizisidir ve değişkendir; yani, mekanî deymumeti yoktur. Nevton’un mutlak zaman ve mutlak mekan fikirleri modern fizikte artık kabul görmüyor. Einstein, mutlak zaman ve mutlak mekan fikrini kabul etmez. Latince tabir-i mahsûsu ile “continium” meselesi: Bizim Farabi de, “halâ üzerinde makele“sinde, bu “comtinuium”u içine su konmuş bir kaba benzeterek, aynı meseleyi anlatmaya çalışmıştı. Bu mesele, yani, “tabiatta boşluk var mı?” meselesi, bugün bile modern fizik (tabiat, varlık) teorilerinin gündemindedir ve dahi gündemde kalması gereklidir. Kendi kanaatimizi en özlü biçimde –bir cümle ile- hulâsa edecek olursak, “Bizce Einstein teorilerindeki temayülün aksine, Kuantum mekaniğinin Kopenhag yorumuna binaen, mekanın değil bilakis zamanın bir continium deymumeti, referans çerçevesi olarak ele alınması gerekir ve maddi varlıkların zaman continiumu içinde bir proses olarak uzayı ve uzamı meydana getirdiği kabul edilmelidir. Ve mutlak mekanı reddetmekle modern fizik isabet etmiştir; ancak, mutlak mekanı mutlak zamanın deymumeti içinde eriterek yapılmalıdır bu.
 
Determinizm ve Mekan kitabında Yalçın’un gösterdiği gibi, determinizm ve diğer materyalist ve bilimsel telakkiler, mekanın esas varlık çerçevesi olarak alınmasının tabiî sonuçlarıdır. Referans çerçevesi olarak, “zamanın deymumeti ve nesnelerin sadece proses halindeki oluşu temsil ettiği” kabul edildiği takdirde, Kuantum mekaniğinin bazı yönlerinin daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim ve bu kanaati memleketimizde bu işin teorisi ile uğraşan Ahmet Yüksel Özemre ve talebesi Yalçın Koç gibi fizikçilerin dikkatine arz ediyorum. Şu da var ki, Samuel alexander dahi, Space Time and Deity, (Uzay, Zaman ve Tanrı) kitabında ifade ettiği “Point instants” (Nokta anlar) fikri ile, buna benzer bir Kuantum mekaniği yorumu yapmıştı. Bu esas itibari ile onların ihtisasıdır ve biz bu konuya ancak, “Tanrı Mevzua“sı olarak, bir çeşit kozmolojik argüman gibi, ayhut, yeni bir metafizik’in inşası için gerekli temel postulat’lardan biri olarak; eşyanın zaman içinde deymumetinin gerekli ve mümkün olabilmesi için, esrarlı bir ilahi gücün, devamlı bir ilahi yaratmanın, kısaca bir Tanrı’nın varlığını kabule icbar edici bir vizyon olduğu için giriyorum. Zira, “nokta anlar” şeklinde de anlaşılsa, bizatihi zaman continium’unu, zamanın sürekliliğini sağlayan dahi, yaratmanın sürekli olmasıdır, zamanın deymumeti bir Hallak-ı daim’in sürekli onu yeniden yaratışı ile garanti edilmektedir; zira, bizatihi zamanın deymumeti tasavvur olunamaz. Halbuki bu, her gün gördüğümüz rüyadır; her an süregelen beşerî tecrübemizdir. Böyle bir Tanrı ve Tabiat anlayışına karşı serdedilebilecek bir ateist argüman bilmiyorum ve olabileceğini de sanmıyorum. Yanlış anlaşılmamak için, şunu da hemen ekleyerek bu bahsi bitireyim: Bence, uluhiyetin mahiyeti hakkında ilahiyatçı ve filozofların tartışmaları, aşırı cüretkâr olan insan aklının bir küstahlığından ibarettir. Bir bardağın içine Atlantik okyanusunun bütün suyunu doldurmak ister gibi, budalaca bir cüret. İnsan sırf maddi yönüyle dahi kâinatın bütününü veya varlık ve hakikatin tamamını anlayamaz. “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” (Tanrı’nın varlığına bütün kâinat ayetleri ile şahittir; ancak, mahiyeti hakkındaki ilahiyat ve felsefe tartışmaları biraz fazla haddi aşmak sayılmalıdır). Ne var ki, metafizikin en temel meselesi budur: TanrıRyı düşünmezseniz, hiçbir şey düşnemezsiniz: Hz. İsa’nın çok sevdiğim bir kelam-ı kibar’ında buyurduğu gibi; “Hakikati bileceksiniz ve hakikat, sizi hür kılacak…” Çağımızın, fiziği var; ama ona bir mânâ ve bütünlük kaztandıracak olan metafiziği yok.
 
Metafiziği olmayan bir dünya, tersine konmuş bir piramit kadar muallakta ve temelsizdir; ontolojisi de (varlık bilgisi de) anlamsız ve saçmadır. Ontolojisi, yani bütün varlık katmanları, anlamsızlaşan bir dünyanın ise, ne epistemolojisi (bilgi teorisi, irfan nazariyesi) olur; ne mantığı, ne de hiyerarşisi ve sistemi… Modern medeniyet, Fransız ihtilalinde aklı putlaştırarak başladığı yolculuğuna, “akıl-doğa ve ilerleme” putlarından sonra, niyaet “iktidar hırsının aletinden ibaret bir bilimselcilik putu” ekleyerek, vizyonsuz ve inançsız bir dehşet ve vahşet teknolojisine vasıl olmuştur. Ve bu vaziyet bizi, çekilen sayısız acılara rağmen, nihayet yuvarlanmak zorunda kalacağmıız karanlık bir uçurumun kenarına getirmiştir. Bugün, bütün dünya inanç arıyor ve temelsiz inançlar, hatta astroloji ve benzeri falcılıklar. Babil Kralı Nebukadnetsar’ın çağındaki kadar yaygınlaştı. Sırf bu sebeple, varlığı zaman içinde bir poses olarak anlayan kendi vizyonumuza işaret etmek mecburiyetinde kaldık. Amma, aslında bu, hem yaratıcı (creator) ve hem de yaratması Kkur’an-ı Kerim’deki “Külle yevmin hüve fî şe’n” ayetini düşünerek söylediğimiz gibi, zaman içinde her an devam ederek eşyanın deymumetini (Kuantum dalgalarına perçacık, particle-karakteri vermeyi her an sürdürecek) sağlayan (sustainer) bir “Hallak-ı daim”dir. Hulasa, hem müteal (transcendental) ve hem de indimaci, varlıkta mündemiç (immanet) bir Tanrı inancını, aynı zamanda çağdaş ateist argümanlara bir cevap olarak, bahis mevzuu yapmış olduk. Madde’’in ezeli ve ebedî olduğu (yaratılmamış olduğu) fikri için bu izahat şimdilik kafidir. (İlerde, bu meseleleri daha teferruatlı olarak ele almak istediğimiz, metafiziğe giriş mahiyetinde bir eseri, nasip olursa, yazmaya çalıştığımızı da haber verelim.) Ve kainatta görülen kötülük ve noksanlar meselesi ise, üzerinde durmaya değmeeyecek kadar basit bir argümandır… Tanrı’nın kendini açıkça izhar etmemesine gelince, Sufiler der ki, “Allah zuhurunun şiddeti yüzünden gaibdir”. Kur’an-ı kerim’de buyurulduğu gibi, Allah arzın ve semavatın nurudur… Gözler onunla görür ve her şey onunla kaimdir. Varlığı var eden (creator) yaratan O’dur ve bu varlık onun devamlı yaratmayı sürdürmesi sayesinde (sustainer) varlığını sürdürür. O Hallak-ı daimdir ve zamanın deymumeti içinde temadi eden cümle kainat O’nunla daimdir…
 
Demek oluyor ki, sonunda insanlığın vizyonunu, anlayışını, tahrip eden çağdaş inançsızlık, medeniyetin dinsizliği, bugünkü beşeriyetin bir numaralı problemidir. Netice olarak ortaya çıkan, Molokperestlik, yani Mülkü, devleti ve cemiyeti ve –nihai tahlilde iktidar hırsına hizmet eden- “güç”ü putlaştırma temayülü, bu inançsızlığın meyvesidir. Tevrat’ta söylendiği gibi, “iyi ve kötü meyvelerinden tanınır!” Dindar Ortaçağın sonunda, Descartes’in, Hobbes’un, Nevton’un ve benzerlerinin ortaya koyduğu ve bugüne kadar süregelen şekli ile, Batı ilmi dinsizdir. Daha doğrusu güce tapınmaktadır ve gücü elde etmek için bir vasıtadır; tabiata, çevreye, insanlara hükmetmenin bir aracı olmuştur. Hukuk bile aydınlanma çağının tabii hukuk yaygaralarına rağmen, netice itibari ile mülkü koruyan, siyasi hakimiyete temel vazifesi gören, ruhsuz, felsefesiz, aşırı formalist bir statüko muhafızlığına dönüşmüştür. Modern teslis, çağdaş bilimselciliğin üçlü putu, “iktidar hırsı, para ve seks“ten ibarettir. İktidar hırsı ile “lekeli para”nın işbirliği, günümüzde enternasyonel şirketlerin menfaatlerine hâdim olan ve ne olduğu kim olduğu dahi anlaşılmayan birtakım uluslar arası şirketler halkı soyabilsinler diye aracılık yapan devletler ve siyasiler meydana getirdi. Tarihin hiçbir devrinde görülmedik ölçüde bir yabancılaşma (artık emeğin yabancılaşması ülekeler çapında ve bazı ülkeler ötekilerin kölesi, hatta bütün insanlığın köleleştiği söylenebilir) yaşanıyor. Ve sözümona çok marifetli ve konforlu teknolojiler, iletişim imkanları ve benzerleri ile beyni yıkanan, robotlaştırılan, uyuşturulan ve aptallaştırılan bir insanlık, bir seyirciler ırkı meydana geldi. Ne büyük terakki, ne muhteşem ilerlemedir ki bu, insanı cansız robot seviyesine irca etmiştir. Bir zamanlar dünyanın her tarafına dağılan yahudilerin diasporası gibi, inançlı insanlar artık “diaspora halinde, inançsız kitleler arasında dağılmış küçük cemaatler halinde yaşamaya mahkum oldular. İnanç ve vizyon sahipleri, vaktiyle yahudilerin yaptığı gibi, kendikutsal kitaplarına sığınarak, kutsal kitaptan bir vatan meydana getirerek, varlıklarını sürdürebilirler. Nitekim birçok inançlı insan bugün öyle yapıyor ve diaspora halinde yaşıyor. Yine de, bir tesellimiz varsa o da şu ki, böyle bir “mev’ud vatan” vatanların en kutsalı olan kutsal kitaplar (müslümanlar için Kur’an-ı Kadim) olacaktır. Hz. İsa buyurmuştur ki: “İnsan yalnızca ekmekle, parayla yaşamaz, fakat Tanrı’nın her kelimesi ile yaşar“. Elbette, “İnsanları Yaşatan Nedir?” hikayesinde Tolstoy’un verdiği cevap doğrudur ve sadıktır: “İnsanları yaşatan ve öldüren Tanrı’dır“. Dinin, ahlâkın, hukukun, sosyal adaletin ve sulhun olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Ancak inançla ayakta kalabiliriz.
 
Bu çağın fiziği var, metafiziği yok, “halbuki en büyük ihtiyacı metafiziktir” dedik. Amma, bu skolastik zihniyete davetiye çıkarmak demek değil elbette. İnancı isbat etmek gayreti ve herşeyi hatta hizipleri bile, kutsal kitaplardan türetme hastalığından kurtulmalıyız. İman ve Hakikat’e sadakat esasına dayanan ve gayba iman eden, tabir-i mahsusu ile fideist, Allah’a sadakat, “kâlû belâ’daki ahde sadakat” şeklinde bir iman ve bu imandan hareket eden bir ahlâk ile, bu ahlâk temeli üzerine bina edilmiş bir hukuk ve nihayet, beşeriyetin geleceğini de dikkate alan bir vizyon ile yeni bir oryantasyon inşa etmek zorundayız… Bunu yapabildiğimiz takdirde, gözlerimizin önündeki perde kalkacak ve görüşümüz daha keskin olacak; gözlerimizin önündekini tanıyabildiğimiz zaman, ilahî inayetin görmediklerimizi de bize ilham edeceğini göreceğiz. Bir sufinin dediği gibi, “sahildeki kumları geçip, denize girince artık ayak izi kalmayacaktır.