Here is a beautiful poem:

·

Nature’s first green is gold
her hardest hue to hold

her early leaf is a flower
but only so an hour

then leaf subsides to leaf
so Eden sank to grief

so dawn goes down to day
nothing gold can stay”

Tabiatın ilk filizi altındır
en az süren renk tonu da o tondur

ilk sürgünü bir çiçektir ki ancak
belki bir tek saat çiçek kalacak

sonra yaprak sürgün verir yaprağa
böyle gark oldu hüzne “Aden Bağı”

şafak biter de başlar gün ışığı
sürmez hiç bir şeyin altın ışığı.’

Robert Frost


KAR ÇİÇEĞİ AÇARKEN İLKBAHARDA DAĞLARDA

Tabiatın ilk filizi altındır
en az süren renk tonu da o ‘ton’dur
ilk sürgünü bir çiçektir ki ancak
belki bir tek saat çiçek kalacak
sonra yaprak sürgün verir yaprağa
böyle gark oldu hüzne Aden Bağı
şafak biter de başlar gün ışığı
sürmez hiç bir şeyin altın ışığı.’
I
Tabiat bir buluttur, serap gibidir zamân
“her ân değişebilen bir buluttur tabiat
değişir hiç durmadan/değişmez hiçbir zamân”
“ancak kendisi için hakikidir, hakikat!”
bir buluttur tabiat, bulut gibidir zamân…
II
Göklerin saltanatı… unuttuk türkümüzü
hatırlamaz aynalar çocukluk yüzümüzü
gökyüzü, “alma mater”, ey şefkatli annemiz
unuttuk masalları, unuttuk sesini biz…
ben kendim söylüyorum ve kendim dinliyorum:
unuttuk türküleri unutulan çağlarda
bir ağıt söylüyorum kabaran yüreğimden
kar çiçeği açarken seher vakti dağlarda…
“sen benim göz yaşımsın, bu göz yaşlarısın sen
uzağa akar mısın dudağımdan ve benden?”
gökyüzü, ey gökyüzü, sen ey sonsuz gökyüzü!
biz dağların ardında bıraktık türkümüzü
kim dinler, kim anlar, kim söyler sözümüzü?
hangi Aden Bağı’nda unuttuk yüzümüzü?
III
“Ben!” dedikte cennetten kovulan gönlüm benim
kim anlar dilimizi, “-ben” dediğim zamân ben,
kapımı çalıp bana, “-kimsin sen?” demiştin sen…
men kimem bir mübtela-yi aşgınam kim ey sanem,
men kimem? ya sen kimsen? o kimdir? ya men kimem?
hem dâima değişen/hem aslâ değişmeyen
ebedî şimdiki ân! kapımı çalar mısın?
kapımı çalar mısın şafak vakti yeniden?
kapımı çalan kimdir? sen misin yine gelen
bulutlar arasından süzülen gün ışığı?
hatırlar mısın gönül zamânın ötesinden
dökülen yaprakları, hüzne garkolan bağı?
IV
kırılan maşrapadan dökülen âb-ı hayât…
bir mevsim açıp, solan bir çiçek vardı hani
dalındaki ilk sürgün nihâl-i ömrümüzün
“ömrüm, ey ömrüm!” derdin; nasıl da soldu ömrün
ilk altın filizleri, dökülen yaprakları?
hatırlar mısın gönül, geçip giden günleri?
kırılan maşrapadan dökülen âb-ı hayât…
kılıçtan keskin sözün ey iki yüzlü zamân!
dil üstünde dil olur! dilin altında yalan…
kim tefsîr edebilir hîleli dilimizi?
ey çığlık atan dudak ve sen ey sağır kulak
“ancak kendisi için hakikidir, hakikat!”
değişir hiç durmadan! değişmez hiçbir zamân
bir buluttur tabiat, serap gibidir zamân…
her an değişebilen bir buluttur ömrümüz
hem dâima değişen/hem aslâ değişmeyen
tabiat, alma mater: ey şefkatli anamız
“hatırlayan-unutan” bir çocuktur gönlümüz!
hatırlayan gönüldür o eski türküleri
“değişmeden-değişen” zamânın ötesinden
V
biz şiir söylemedik! şiir dediğin nedir?
hem şiirdir sesimiz, hem şiir değil sözüm
şiirle haber alır maveradan sesimiz
sözümüz hikmet olur, sazımız şiir bizim
hatırlayan gönüldür o eski türküleri
maveradan gelen ses! zamânın ötesinden
sesinde hiç fânilik tonu olmayan şiir!
sen benim gözyaşımsın, bir ağıttır bu zamân
akıyor yanağımdan dudağıma bu şiir
hatırla ey gönül, ey ebedî şimdiki an!
hatırlar türküleri unutulan çağlarda
kar çiçeği açarken ilkbaharda dağlarda.