solus ipse : solipsizm (yalnız ben varım)

2. solus ipse (I alone), yalnız ben: men menem dîger nist.

(ben benim, benden başka bir şey yok)

Since we can not change the reality,

let us change the eyes which see it.”

“madem ki realiteyi değiştiremeyiz; o halde,

haydi onu gören gözleri değiştirelim.” A Byzantine Mystic

Şimdi, en başta zikrettiğimiz  rübaiye dönerek,  benliğin varlığı hakkında bir şüphe ifade eden o mistik tavrı tekrar hatırlatmak istiyorum. Ne diyordu şair: bir perde var andâ ne konuşsak sen ü ben / çün perde iner andâ ne “sen” var ne de “ben”. Bu varlık harflerini tanımadığımız, dilini bilmediğimiz için okuyamadığımız bir kitaptır… Ve bu varlığın sırrını kavrayamayan idrakimiz için: “bir perdenin ardında ki var: “ben”, “sen”, [!ü?] laf”; bir perdenin ardındaki bütün bu laf, söz, bu dedikodular aslında anlamsız: çünkü, gözümüzün önündeki bu perde indiği anda, ne sen varsın, ne de ben.  Buna karşılık,  işte size tam karşı kutupta yeralan bir fikir : ‘Solipsist’ (idealist) filozof ise,  “kendi benlik şuuru” dışındaki her şeyi reddediyor: ‘Yalnız ben varım başka bir şey yok’ diyor. Bana kalırsa, “artık bu kadarı da şüphecilikte biraz aşırı giden bir tutum” der geçerdim; elbette bu sağduyuya aykırı; lâkin, sadece mantıkî istidlal  yoluyla, solipsizmi çürütmek o kadar kolay değil.

Sağduyu, yani beşduyunun hasıl ettiği intibalar ile şekillenen şuur, insanda da diğer canlılarda da, dimağda dış dünyada gördüklerimizin/hissettiklerimizin tasavvuru (görüntüsü) şeklinde teşekkül eder. Sağduyunun şuurda meydana getirdiği bu tasavvur,  bize alemin güvenilir bir tasvirini verdiği hususunda, hiç şüphe götürmez gibi görünür. Gördüğümüz nesnelerin gerçekliğine kati suretde inanırız. Ben ‘sağduyu’ya, ‘hayvânî şuur’ diyorum; şu ma’nâda ki, bu şuur canlılara mahsus, diğer hayvanlarda da var olan (görme kabiliyeti gibi), idrak vasıtalarının meydana getirdiği  şuurdur (yani duyularımızın hasıl ettiği intibalar sayesinde dimağda teşekkül eden tasavvur). Bu tarif biraz “nâkıs” olabilir; lâkin işte ben şimdi, bu kavramı sınırları çok daraltılmış ve tahdid edilmiş bu hususî ma’nâda, yalnızca beş duyu vasıtasıyla beyne ulaşan intibaların meydana getirdiği bir şuur olarak, hissettiklerimizin yekunundan hasıl olan ve güvenilir bulduğumuz bir dünya tasavvuru, ezcümle “hayvânî şuur” ma’nasında kullanacağım. Sağduyu, yani G. Santayana’nın “animal faith” (hayvanlara mahsus varlık inancı) dediği  şey, işte bu hayvani şuurdur. Filozoflara gelince, onlar benim ‘insânî şuur’ dediğim akletme melekesi sâyesinde,  duyulardan gelen intibalar vasıtası ile sağduyunun meydana getirmiş olduğu işbu “şuur”un muhtevasından şüphe eder ve duyuların yanıltıcı hususiyetlerinin akıl yürütme vasıtası ile tashih edilebileceğini düşünürler. Mesela duyularımıza göre uzaktaki nesneler küçük görünür, ama insani şuur dediğim insan aklı kendi şuurunda teşekkül eden manzarayı (mantıkî tenkid ve mukayeseler yoluyla) tashih eder: diyelim gözümüze küçük görünen  bir insanın uzakta olduğu için küçük göründüğünü; fakat aslında yakınımızdaki insanlar cesâmetinde (hacminde) olduğunu biliriz. Bu anlamda sağduyunun (duyuların idrak kabiliyet ve kapasitesine bağlı kalan ve beşduyu intibalarının tamamının meydana getirdiği bir dünya tasavvuru olarak, beşduyunun imkan ve kapasitesine göre teşekkül eden, hayvânî şuurun) yanıltıcı olabilmesi sebebiyledir ki Felsefede, sağduyuya çok ters görünse bile,  akla uygun görünen fikirleri tartışmak zorunda kalıyoruz; çünkü aklî muhâkemenin (insânî şuurun), duyuların yanıltıcı olabilen verilerine dayanan sağduyunun telkin ettiği (hayvânî şuur seviyesinde kalan) imaj veya fikirlerin yanlış olduğunu gösterebildiğini,  en azından bazı hallerde,  aklın süzgecinden geçen fikirlerin sağduyunun telkin ettiklerinden daha güvenilir olduğunu biliyoruz. Hulâsa, felsefi bakımdan ele alınınca, sağduyu yanılabilir ve yanıltabilir ve akıl yürütme sağduyudan daha doğru netice verebilir. Bu sebepledir ki, duyularımızın  hasıl ettiği intibalara göre, yani sağduyuya göre teşekkül eden dünya tasavvurumuza çok yanlış görünen, bize tuhaf ve aşırı şüphecilik gibi gelen, işbu “solipsist” (yalnızca kendi benliğimden emin olabilirim diyen) felsefî argümanları da ciddiye almak ve tartışmak zorundayız: her ne kadar sağduyumuza ters gelse de…

Bence, felsefe yaparken, kullandığımız kelimelerin anlamları dahil, elbette her şeyden şüphe ederek işe başlamak zorundayız. Bu tavır ise, hemen  hemen her zaman bir takım ihtilaflara dair alt başlıkların zuhûr etmesi, ek izahların gerekmesi  demek. Bütün ihtilaflar ve teferrüatı münakaşa etmek ise, Hipokrat’ın tabâbet hakkında “ars longa, vita brevis” (sanat uzun, hayat kısa) dediği gibi, şimdiye kadar ki emeklerimiz ve yazdıklarımız bir yana hattâ bütün ömrümüzü bu işe vakfetsek bile, demek ki ömrümüz bu ilmi bihakkın öğrenmeye yetmeyecek.  Her ne kadar “Şeytan detaylarda gizli” olsa da, bazı ihtilafların teferrüatını bile bile ihmal etmek ve elbette,  münakaşa ettiğim meselenin özü bakımından önemsiz saydığım bazı hususları görmezden gelerek, biraz sadeleştirme yapmak zorundayım.

Halbuki, şimdi solipsizmin, “benim kendi benliğimden başka bir gerçek yoktur” şeklinde hulasa edilebilecek olan bu ‘gerçeklik mi’yârı’nı tenkid etmem gerek; ama bu tenkid esnasında, “gerçek nedir ve gerçeklik kriterleri nelerdir?” sualleri ister istemez gündeme gelecek ve artık işin bu yönünü de önemsemeden geçemeyeceğime göre; hiç olmazsa kabaca ve ana hatları ile olsun, bu husustaki fikrimi  hulâsa etmem lazım. Zira, meseleye bir de bu açıdan bakınca, diğer filozoflara göre,  yahut  felsefi geleneğin alışılmış muhakeme tarzına göre, daha şüpheci bir tavır benimsemeyi gerektiren sebepler görüyorum. Elbette, bazı filozoflar gibi ben de, “Solipsizm, bir çeşit aşırı şüpheciliktir” deyip geçmek isterdim: amma ve lâkin, bütün bu felsefî münakaşa ve doktrinler karşısında, hatta kendi benliklerinden başka her şeyden şüphe etmeyi tercih eden bu solipsist filozoflarla mukayese edilince bile  -işbu gerçeklik teorileriyle ilgili münakaşalar sebebiyle- meseleyi çok daha titiz ve daha şüpheci bir tavırla ele almak gerektiğini düşünüyorum. Yeri gelince sebeplerini arz edeceğim; ama şu an için meselenin hiç olmazsa bir yönüne işaret edeyim: Mesela, sadece kendi benlik şuurunu güvenilir sayıp, benlik dışındaki dünyayı bir rüya gibi telakki eden solipsist veya idealist filozof, kendi benliğinden hiç şüphe etmiyor; amma buna mukabil, beyin araştırmaları ile meşgul olan ilim adamlarının ekseriyeti için ise, bizzat bu “benlik” (self) denen şeyin  varlığı- yokluğu çok şüpheli bir mesele.

Buda demiş ki, “filozofların sözlerine aldırmayarak,  gerçeği bizzat arayarak ve müşâhede ederek buldum.” Şimdi, Buda’nın Benlik hakkındaki kanaatini tekrar hatırlayalım: “Buda dahi, ‘bir insanı meydana getiren maddî vücud, duyular ve şuur gibi unsurların ancak zamana bağlı ve geçici bir şekilde bir arada bulunduğu ve bu unsurların devamlı değişmeye tabi olduğu’ hakîkatini ifade etmişti.” Bu noktada, Çün perde iner andâ ne ‘sen’ var ne de ‘ben’… diyerek; işbu beşerî benliğin fânîliğine, “kalıcı olamayışı” hususuna, şimdi yeniden,  vurgu yapıyorum; çünkü, “kalıcılık vasfı” meşhur gerçeklik kriterlerinden biridir.  Bu meseleyle ilgili olarak, daha önce yazdığım metinlerden bir kaç kısa iktibas yapacağım:

Eflatun’un mağara istiâresine göre, ‘bir, varlığı anlaşılabilir, mükemmel, görünmez ve ebedî idealar’ vardır ve bir de, ‘hissedilebilir, müşahhas ve âşinâ nesneler’… Duyular tarafından idrâk edilen bütün nesneler bir değişme sürecinden geçtikleri için, böyle nesneler hakkında, belli bir zaman zarfında ifade edilen bir hüküm daha sonraki zamanda gerçek olmayacaktır. O halde, bu değişken nesneler tam anlamıyla gerçek değildir.”

Gerçekten de, bilgilerimiz ne ölçüde gerçeğe delalet edebilir ki? Kendi mağarasında (bir benzetme de ben yapayım: diyelim, kafatası içinde) mahbus olan bir idrâk, kendi dışındaki gerçek dünyadan (idealar dünyası) mağaranın duvarına akseden gölgeler (dış dünyanın aydınlığını yansıtan göz kanalı ile dimağda oluşan gölgeler, suretler, imajlar; yani zihinde oluşan tasavvurlar) vasıtası ile, kendi dışındaki dünyayı, “gerçekte olduğu gibi”, yanlışsız ve eksiksiz bir biçimde tanıyabilir mi? Zihnimizde oluşan görüntü (imaj), gerçeğin gölgesi, aslına ne kadar intibak edecek ve bize gerçek hakkında ne kadar sıhhatli bir fikir verebilecek?” (Dil ve felsefe, sh.117) “Elbette bizim zihnî tasavvurlarımız, duyularımızın meydana getirdiği intibalar tarafından teşkil edilmiş bir idrâk, bir “perception” olduğu kadar, anlayışımız da bu idrâki yönlendirmektedir: Bu itibarla zihnî tasavvurlar hiç bir zaman dış dünyadaki realiteye, mutlak şekilde, tetâbuk edemezler. Hallâc’ın ârifâne sözü, bu ma’nâda dahi doğrudur: ‘Ancak kendisi için hakîkidir hakîkat’ ” (Mülk ve Hilafet, sh.138)

“Şu halde ‘İnsan nedir?’ Kendime ‘Ben neyim?’ diye soruyorum; ve benlik bana, ‘Ben benim!’ diye cevap veriyor; ‘ego sum qui sum’: ben ne isem oyum! Yani, benliğimiz kendi varlığının farkında. Benlik kavramı ile başlıyoruz; çünkü benliğimiz ‘ben, benim’ derken sadece kendi varlığını ifade etmekle kalmıyor; kendisini varlığın geri kalanından ayırmak ve tecrîd etmek suretiyle işe başlayan bu nefsin öyle bir şuuru var ki, yalnızca  kendini bilmekle kalmıyor; kendi dışındaki varlığı tarif de ediyor. İnsan, varlık ve zaman, yani felsefenin bütün meseleleri “ben benim” diyen bu benlik anlayışı içinde temerküz ediyor…Zira, Varlık bilinebilir ise, ancak onu tanıyan ve bilen bir benlik tarafından bilinebilir.” (Dil ve Felsefe, sh.104

Yunus Emre, “bir ben vardır bende, benden içeru” diyordu. Hallâc’ın “Ene-l Hakk” sözü de bu meyanda hatırlanabilir. Bütün realiteyi kendi iç âleminde -şuurunda- yeniden tasavvur etmesi ve artık ne şekilde başarabiliyorsa, her an kendi dışındaki dünyanın canlı bir   tasvîrini,  bir tasavvur/ görüntü olarak zihninde yeniden canlandırabilmesi, insan rûhunun izahı zor ve gerçekten de bir bakıma İlâhî Rûh’un yaratıcı faaliyetine benzeyen bir faaliyeti değil midir? Tanrı, benliğimizi ve benliğimizin dışındaki dünyayı yaratmıştır; ama benliğimiz de, o dünyanın, neredeyse kopyası olduğu bile söylenemeyecek kadar canlı ve inandırıcı bir görüntüsünü, kendi şuuru içinde yeniden üretebilmektedir. Şayet, bazı materialist ilim adamlarının dediği gibi ledünnî âlem ile râbıtalı bir Ruhumuz/Benliğimiz dahi yoksa; yalnızca beynimizin nörofizyolojik faaliyetleri ile,  bu nasıl mümkün olabilir? Dikkat edilirse naklettiğimiz Kur’an âyeti “Ve Lillâhi -l Maşrıku ve -l Mağribu feynemâ tuvellû, fesemme vechullâh” : Doğu da Batı da Allaha mahsus; hangi yöne dönersen dön Allah’ın yüzü oradadır” şeklindedir ve Mutlak Benliğin Varlığın tamamını -Doğu, Batı, bütün yönleri ile- kapladığı mazmûnunu tazammun etmektedir.  “Varlık” ise, her şeyi ihtiva eder; sadece “res extensa”dan, cisimlerden, ibaret değildir -varlığı idrak edenn benlik de  varlığin içindedi varlık rûhî ve metafizik dünyayı da ihtiva eder. Ma’rifet-i Nefs/Kendini Bilme bahsini ehemmiyetine binaen daha geniş ele almak maksadıyla son fasıla ta’lîk ettiğimize göre, şu an için metafizik yorumlara fazla girmeyeceğim. Fakat bu noktada (bu ma’rifet-i nefs bahsi içinde ve farklı bir ma’nâda tartışılması gerekmekle beraber, yalnızca cümlenin zâhirî ma’nâsı bakımından da olsa, bir bakıma çağdaş psikologların benlik telakkilerini andırdığı için) bir sûfî görüşünü, Hasan Harakaanî’nin benliğin gerçek olmadığını ifade eden bir deyişini hatırlatmadan geçemeyeceğim: “hissediyorum, işitiyorum, konuşuyorum, fakat ben mevcut değilim.” (I feel, I hear, I speak, but I do not exist):  çünkü sufi anlayışına göre, aslında sadece Tanrı var…

Fakat, kendi ruhumuzda bir keşif yolculuğuna çıkmak ve kendi ruhumuzdan, ledünnî âlemden, aldığımız ilham ile, derûn-i dilde Sonsuz ve Mutlak bir Benliğin mevcudiyetini hissetmek yahut Tanrı’nı her yerde olduğu gibi kendi kalbimizde dahi h3azır  ve nâzır olduğunu görmek başka, kendini Tanrı sanmak başka… Niçe  dermiş ki, “insanın midesi olmasa kendini Tanrı ilan ederdi.” Gece gündüz bilâ-fâsıla kitab okuyarak uzlete çekilmiş, Yavuz Argıt isimli melâmî meşreb bir dostum vardı: ve Yavuz Baba’nın da deli bir arkadaşı vardı; Bu arkadaş kendisinin Tanrı olduğuna inanır: “Yavuz Baba, bu Dünyayı ben yarattım; onu biliyorum; ama beni kim yarattı acaba, işte onu bilmiyorum?” derdi. Bu deli arkadaş böyle derdi, ama diğer yandan dikkate şayandır ki, “namaz” da kılardı… Kendi şuuru içinde dünyayı yarattığını düşünmek, sadece o deliye mahsus değil ki. Solipsism de zaten böyle bir iddia olarak özetlenebilir ve bir bakıma pek çok filozof solipsist sayılabilir. İşte Yavuz Baba’nın o deli arkadaşının, solipsist filozoflar gibi, bütün varlığı kendisinden ibaret görmesi ve “bu dünya benim kendi zihnimde yarattığım bir şey olduğuna göre, dünyayı ben yarattım” diyerek, kendini Tanrı  sanmasının sebebi bu. Ancak,  kendi benliğini dahi  yaratan bir Tanrı bulunması gerektiğini düşünebiliyor…  Hiç olmazsa bizim deli arkadaş, ‘benliğinin menşeini, kendi benliğini kimin yarattığını, sorgulamak’ suretiyle, filozofların kaahir ekseriyetinden daha ma’kul bir tavır sergiliyordu bence. Bu noktada, kim akıllı kim deli, suâlinin cevâbı biraz karıştı gâlibâ…

Metafizik anlamda Solipsism, idealist felsefenin bir nevidir: bütün realitenin solipsist filozofun kendi benliğinden ibaret olduğunu ve benliğin dışındaki dünya ile diğer insanların dahi, bu benliğin reprezantasyonlarından ibaret olmaları hasebiyle, kendi müstakil mevcudiyetleri bulunmadığını iddia eder. Vurgulayarak tekrar edeyim ki, Solipsist / idealist filozoflar, “benim şuurumdan başka hiç bir şey, dolayısı ile benliğimin dışında bir dünya hiç mevcut değildir; yahut en azından, böyle -benliğin şuurundan müstakil- bir dünyanın varlığı isbatlanamaz” diyorlar. Benliğimizin dışında bir dünyanın mevcut olduğuna dair, şuurumuzda bir tasavvur (bir dünya imajı) var elbette: fakat bu tasavvurun mevcudiyet sebebi, o esnada mesela bir ru’ya görmekte oluşumuz da olabilir. Yahut o esnada “bir Halüsinasyon görüyor olmamız” da mümkündür. Kısaca, şuurumuzdaki bu muhteva/tasavvur gerçek olmayabilir. Dış dünyanın varlığının, sadece mantık yürüterek, isbatlanamayacağı fikrinde filozofların çoğu mutabıktır. Bence de, sırf mantıkî muhâkeme yolu ile dış dünyanın varlığı isbatlanamaz. Herhalde sadece mantıklı sözler sarfetmek suretiyle,  bir çeşit realite/gerçeklik veya bir takım cisimler vücûd iklîmine gelemez. Hatta diyebilirim ki, mantık yürüterek realiteye temas bile edilemez ve realite ifade dahi edilemez: mantık sadece bir üst-dildir; perception (şuur/ algı) bile değil… Mülk ve Hilafet kitabımın sonunda, işte tam bu ma’nâda, söylediğim bir sözü hatırlıyorum: “cognitia historiana cognitia factorum: tarihî anlayış, hâdiseleri, vâkıaları  anlamaktır; felsefenin buna gücü yetmez.”

Kendi bedenimizin dışındaki herhangi bir realiteyi hissedip, şuurumuzda bu realitenin sanki bir benzeri değil de, âdetâ ta kendisiymiş gibi bir inanç hasıl edecek canlılıkta bir realite tablosu inşa etmek… ve bu tabloyu her an yeniden üretebilen bir şuur kapasitemiz var. Ve bu şuurun muhtevasından şüphelenmek elimizden gelmez. Goethe bu yüzden “görmek bilmektir” demişti. Biz gördüğümüz şeylerin “var olduğu”nu düşünmeyiz, onların gerçekten ve kesin bir şekilde var olduğuna inanırız. Adeta kendi tasavvuru içinde dünyayı kurgulamak ve onun birebir eksiksiz temsîli gibi hissettiğimiz bir suretini  yeniden yaratmak -ki işte şuur dediğimiz şey de budur- ve benliğimiz sayesinde hem kendimizin hem de bu şuurun muhtevasının  farkında olmak; gerçekten de Tanrının yaratıcı faaliyetine benzemiyor mu? ‘Acaba, canlı varlıklar ilâhî rûh ile bir şekilde irtibâtlı olmasa,  benliğin herhangi  bir nesneyi müşâhede etmekte olduğu bir andaki benlik şuurunun ve bu şuurun muhtevasının (gördüklerinin, hissettiklerinin) bile farkında olan, böyle çift yönlü bir farkındalık/şuur hâli (apperception), sadece beynin nörofizyolojik faaliyetleri ile, meydana gelebilir mi?’ suâli, tamâmen yersiz bir sual değil elbette… Ama unutmayalım ki insan, mesela psikiyatrik vakalarda, halüsinasyon da görebilir. Objektif Realitede mevcut olmayan sübjektif idrâk çeşitleri de var elbette.

Bir yazar da demiş ki “Rü’y’a görüyorum, o halde varım.” Yalnız kendi benliğini /şuurunu güvenilir kabul eden idealist felsefeye//solipsizme göre, varlık (dış dünya) benliğin gördüğü bir rü’yâdan ibaret… Uykuda görülen Ru’ya da, uyanık  rü’yet (görüş) de, nihayet Beyindeki bir şuur halidir. Bilindiği üzere, felsefesini inşa etmeye her şeyden şüphe etmekle başlayan Descartes, duyu organlarımız vasıtası ile edindiğimiz her türlü inancın şaibeli olabileceğini ifade etmek için, bildiğimiz her şeyin gördüğümüz bir rü’yânın bir parçası olabileceğini” söylemişti. Elbette Dekart kendi metod prensibine göre, bütün şüphe götürür fikirleri eleyerek, artık şüphe götürmez bir başlangıç noktası ve herkesin kabul edebileceği açık ve sağlam bir  esas bulmak ve felsefesini bu temel üzerine inşa etmek istiyor. Onun metodolojisindeki şüphe, şüpheli hususları bertaraf etmek suretiyle, artık şüphe edilemeyecek bir fikrî temel bulma gayesine matufdur. Hatta, ‘ister duyu organları vasıtasıyla gelen intibalar isterse akıl vasıtasıyla hasıl olanlar olsun, Zihnimde mevcut olan bütün intibalardan  şüphe edebilirim’ diyor. Mesela, “kötü niyetli bir dehanın (diyelim şeytanın) gerçekte irrasyonel olan şeyleri bile bana rasyonel gösteren etkisi altında olabileceğimi farz ederek, hatta matematik gerçekliklerden bile  şüphe edebilirim” diyor. Descartes, bizzat kendi varlığından dahi şüphe ederek işe başlıyor ve bu şüphe etme ameliyesinin dahi, o esnada düşünmekte olduğunu gösterdiği fikrine varıyor.  Böylece aşırı bir şekilde ifade edilen bu şüphecilikten, münakaşa götürmez bir gerçeklik olarak, “hatta zihnimdeki bütün düşüncelerin, şuurumun bütün muhtevasının yanlış olduğunu düşünsem bile,  şüphe edilemeyecek gerçek şu ki düşünüyorum; çünkü düşünmeyen insan şüphe de edemez” çıkarımını yapıyor. “Dubito; ergo, cogito, ergo, sum”: Şüphe ediyorum, o halde düşünüyorum, o halde varım.

Demek oluyor ki, Descartes şüphe edebilmesini, düşünebilme kabiliyetine; düşünebilmesini de, “benliğinin mevcudiyeti”ne, delil sayıyor. Binâenaleyh, artık şüphe edilemez bir gerçek olarak bunu, “cogito, ergo sum”: “düşünüyorum, o halde varım” şeklinde formüle ediyor (ki bu fikir Descartes’den önce St Augustine tarafından da dile getirilmişti; si fallor, sum”: yanılıyorsam, varım). Ancak, bu formül de yine sadece, “düşünen bir benliğin var olduğuna” işaret ediyor. Bununla beraber, Descartes’in bu formülünü tenkid etmek için, şüpheciler bu ifadeyi “düşündüğümü zannediyorum; o halde, galiba (?) varım” şeklinde ironik bir ifadeye dönüştürmüşler. Bu arada hatırladım ki ben de bir makalemde (Türk Düşünce Geleneği), işbu “cogito” kelimesinin, “düşünerek şuuruna varıyorum şeklinde tefsir edilmesi gerekir” demiştim. Çünkü, işbu “düşünen nefs” zaten “benlik” dediğimiz şeydir: kendisi ve hâdisât hakkındaki şuur hâli bu suretle oluşmaktadır. Demek ki Descartes, gökyüzünün, yeryüzünün, seslerin, renklerin, kendi bedeninin, her şeyin varlığından, hatta kendi şuurunun muhtevasından, dahi şüphe ediyor ve fakat işbu benliğin varlığına bağlı ve onun bir faaliyetinden ibaret olan “şüphe edebilme kabiliyeti sebebiyle kendisinin düşünmekte olduğunu bilen kendi şuurundan”, yani bir şuur hâli olarak  varlığının farkında olan ve düşünen bir  “benlik” sâhibi olduğundan şüphe edilemeyeceğini söylüyor. Descartes, düşünmekte olduğuna dair kendi şuurunu (apperception: yani kendi şuurunun/ benliğinin ve o şuurun o anda ki muhtevasının, ne görmekte olduğunun, farkında olmak) kendi varlığının teminâtı ve isbâtı olarak kabul ediyor; amma ve lâkin, aslında nerdeyse kendi bedeninin bile değil, bu kaziye ile yalnızca bir ‘nefs’inin/ benlik şuurunun “düşünen bir varlık” olarak bizzat kendi benliğinin mevcûdiyetini istidlal ediyor. Descartes, bu solipsist şüpheciliği (yani bir tek kendi benliğinden başka her şeyin mevcudiyetinden şüphe etmeyi, sanki tanrıymış gibi, yalnızca ben varım demeyi), benim de bu bahse başlarken tavsif ettiğim gibi, “aşırı bir şüphecilik” sayıyor ve gülünç buluyor. Ama kendisinin şüphe edilemez saydığı ilk gerçek nedir? Solus ipse: yalnızca ben kendim: şüphe edebildiğim yani düşündüğüm için  varım… çünkü benlik şuurum var. Dubito, ergo…  şüphe ediyorum, o halde varım. St. Augustine şüphecilikten kurtulmak için “si fallor, sum” diyordu; Dekartın “cogito” su ise sadece şüpheciliğe karşı bir argüman değil, bir standpoint/duruş noktası olarak, öncelikli/primer bir realite olarak ‘benliği’ esas alıyor: “res cogitans” (şuur /düşünce dünyası).

Ve böylece dünyayı ikiye taksim etmiş oluyor: 1. zihnî / mental nesneler; “res cogitans” ve  2. bir hacmi veya uzunluğu olan nesneler; “res extensa”. Yahut, başka bir deyişle, “ruh” ve “cisim”. “Res extensa” dahi içimizde var olan bir uzunluk, bir hacim ideasıdır. (extension/ sonu olmayan bir uzantı fikri).  Dışımızdaki dünyadan önce düşünen “benlik”;  “varlık bilgisi” yerine “düşünce bilgisi” (epistemoloji: Benlik/Düşünce) belirleyici hale geliyor. Ama bu sadece mantıkî bir istidlâl (inference / çıkarım). Benim fikrime gelince, Varlığın Anlamı kitabım için yazdığım önsözde,  demiştim ki: “Bana öyle geliyor ki sadece “res extensa”nın mevcudiyetini (bir uzantıyı, uzamı ve boyutları) izah etmek için bile, ilmimiz henüz başlangıç safhasında. 20. yüzyılda bütün insanlık, ilmin alfabesini daha yeni hecelemeye başlamış gibi görünüyor: Artık hiç bir şeyden emin değiliz.” Descartes bu pozisyondan hareketle akıl yürütmeye devam ediyor ve dış dünyanın herkesçe kabul gören objektif varlığını -bu şüpheci benlik yerine- ancak bir Tanrı’nın garanti edebileceği fikrine varıyor; bu yolla Tanrının mevcudiyetini isbatladığını düşünüyor.

Modern nörofizyologlardan biri  ise, Descartes’in bu mantıkî muhâkemesi  hakkında,   ‘hissediyorum, o halde, varım’ dese, belki daha doğru bir şey söylemiş olurdu” diyor.  Fakat ben bu noktada, yine Harakaanî, üstadımızın, “hissediyorum… amma yokum” sözünü hatırlıyorum ve işte hazretin bu ma’nâdaki sözlerinden biri daha: “Günde 24 saat var. Bir saat içinde bin kere ölüyorum ve geri kalan 23 saati de açıklayabilmem mümkün değil.” Mesela acıyı veya ağrıyı hissetmek, düşünmeye göre, daha doğrudan doğruya ve qualitative bir şeydir. Yani, şuurda hissedilenler ile ilgili böyle bir ‘qualia’ tartışması var; yeri gelince temas edeceğiz.

Locke’un bilgiyi duyuların idrâkine/ perception’a irca eden empirist telakkisi de zaten ayni solipsizm kapısına çıkacaktır. Çünkü tecrübe denen şey zaten perception/algı/şuur ile sınırlı; yahut bazen algıdan biraz daha geniş anlamda kullandığımız, algının muhtevasının da farkında olan bir şuura (apperception) bağlıdır. Elbette bu hal ancak, algının muhtevası olan işbu tasavvurun (imaj) dahi “Şuuruna varabilen” / “cogitative bir benlik” sayesinde mümkün olabilir. Kant diyor ki, “solipsizm gibi şüpheci doktrinlerin felsefî muhâkeme bakımından, teorik olarak bu kadar tatmin edici ve sağlam olması felsefe için bir skandal teşkil etmektedir” Bu noktaya gelmeden önce de söylediğim gibi, esası tezadı reddetmek olan mantığa göre, bir takım mantıkî kıyaslardan ibaret  bir “tutarlılık teorisi” ile (coherent theory of truth), işbu felsefî muhâkeme tarzı ile, solipsizm bile çürütülemez. Çünkü, bu “akıl yürütme faaliyeti” bile, bir benlik (akıl/mind) fikrine istinad eden bir duruş noktasıdır (stand-point)… Elbette akıl yürüten de insan aklıdır (mind) ki o da zaten,bir çok ahvalde, “benlik” kelimesinin müteradifi olarak kullanılır. Hatta, Dekarttan itibaren ruh ve beden “dichotomy”si (ikiye taksim etme) haline gelen bir anlayış tarzı sebebiyle, çoğu zaman bu mesele zaten “mind-body problem” (akıl-vücut problemi) şeklinde tartışılıyor. Sözün özü şu ki, solipsizm tarzındaki şüphecilik, diğer felsefî argümanlara göre çok daha sağlam bir pozisyona sahiptir.

Şimdi, meseleyi yalnızca felsefî kavramların tutarlılığı bakımdan ele alırsak,  Descartes bu tarzda mantıkî çıkarımlar yapmakta haklı görünüyor. Felsefî muhakeme tarzının âleti (organon) elbette mantıktır; felsefe mantıkla iş görür. Eğer felsefe yaparken, şüpheciliği nihilizme kadar vardıracak ve “ben benim” diyen bu “benlik şuuru”ndan dahi şüphe edecek isek; bu durumda zaten her türlü söz zâit olur ve zaten var olmayan bir benlik için, felsefe yapma imkânı ve lüzûmu da kalmaz. Bence, meseleyi bu şekilde abese irca etmeye lüzum yok. Solipsistler gibi varlığı zihnimizin yarattığı bir illüzyon sayarak, dış dünyayı inkar edebilsek bile; konuşacak isek, en azından kendi benliğimizin mevcudiyetini kabul etmek zorundayız: benlik bahsinde ihtilâfa ve inkâra mesağ yoktur: Bir “Benlik Şuuru” vardır ve kendi şuurumuzdan şüphe edemeyiz. Çünkü yaradılışımız, böyle (kul küllün ya’melü alâ şâkiletihi: her şey yaradılışına göre işler).

Halbuki, Benlik bahsini Nörofizyoloji, Cognitive Psikoloji ve Linguistik açıdan ele alan ve şüpheli bulan (Benliği yalnızca beynin faaliyetlerinin meydana getirdiği bir şuur sayan) ilim adamları var (fakat elbette ilmi görüşler de tenkid edilebilir; mesela en azından idealist filozoflara göre, ilim dahi fazla basitleştirilmiş bir materyalist felsefe sayılabilir). Ve elbette bu bahsin sosyolojik ve kültürel problemlere mütedair yönleri de var ve onları dahi yeri gelince daha teferrüatlı şekilde ele alacağız. Ancak,  meseleyi mantıkî muhakemeye göre ve bir kavram olarak ele almayı gerektiren felsefî tefekkür açısından bakınca; bütün varlıkla beraber eğer kendi varlığımızı dahi inkar edersek, geriye söylenecek söz kalmıyor… Elbette, felsefe yaparken varlık hakkındaki her türlü bilgiden şüphe edecek, her şeyi ancak inceledikten ve tatmin olduktan sonra kabul edeceğiz; ancak şuur (perception) öyle bir şeydir ki, dimağımızdaki bir şuur halinin (perception) varlığından şüphe etmek elimizden gelmez ve benlik şuurundan şüphe edilemez.

Unutmayalım ki,  felsefe başka, ilim başka. Şuurumuzun (perception) varlığı âşikâr; ama yine de bu şuurun mâhiyeti hakkında tartışabiliriz. Ancak bazı çağdaş psikologlar, “benlik şuuru”nun dahi zihnimizdeki prosesler ile inşa edilmiş bir şey olduğunu, yani bir bakıma gerçek olmadığını iddia ediyorlar. Diğer taraftan, böyle düşünen ve materyalist oldukları için yalnızca beynin faaliyetlerini dikkate alan bazı ilim adamları, meseleyi basite irca edip anlaşılır kılmaktan ziyade, sanıldığından daha da çetrefil hale  getiriyorlar. Çünkü “benlik”(self) yahut “nefs” dediğimiz kavramın arkasında, sadece şuur ve akıl/dimağ/zihin(mind)  değil, “ruh” ve “kalb” gibi anlaşılması ve izahı daha zor kavramlar da  var…