TRT1 de Şair-Yazar Şahin Uçar Proğramı,

HÜSEYİN ÖZBAY

TRT radyo 1’de iki yıl boyunca devam eden Dünden Bugünden adıyla bir edebiyat programının metin yazarlığını yaptım.Kıymetiharbiyesinin hatırlanması ve bilinmesi adına metinlerden Şahin Uçar’a ait olanını paylaşmak istedim:

Yine bir Dünden Bugünden programıyla karşınızda olmanın yeni bir heyecanı ve mutluluğu içindeyiz.Geçen hafta Dünden tarih romancılığımızın en büyük isimlerden birini Tarık Buğra’yı anlatmıştık. Bugün sizlere tarih felsefecisi, klasik şiirimizin çağımız diliyle temsilcisi, bilim adamı, sanatçı, müzik adamı, şair , yazar Şahin Uçar’ı sunmaya çalışacağız sevgili dinleyicilerimiz.

1949 yılında Sivas’ın Acıyurt köyünde doğdu. Bu dünyaya güzel şeyler yapmaya gelmişti adeta. Yaşantımızdan, kulaklarımızdan ve belleklerimizden silinip gitmiş olan hatları, sesleri, çizgileri, büyük tarih yolculuğundaki felsefemizi, neoklasik bir yaklaşım ve yetenekle anlattı. Geniş bir alanda zekâsını, coşkun heyecanlarını ve bilgisini cömertçe kullandı, Şahin Uçar. Bilimle sanatın kaynaklarına indi. Hayranlık ve hayretin birbirinden kopuk ve çelişen iki özel duyarlılık olmadığını gösterdi. Bilimle sanatta birbirine benzer bir dil kullandı. Tarihi derinlik içinde milli, İslami ve evrensel kültürün de düşünüş ve duyuş heyecanlarının da farkına vardırdı.Büyük birliğin, büyük ahengin ve akıp gelen zamanın dilini bulmaya çalıştı.
Bir sürü ilkleri var Şahin Uçar’ın, sevgili dinleyicilerimiz. Bir kere üniversitelerimizde örneği az rastlanan bir tarih felsefecisidir. Türk İslam tarihinin felsefi bilgisi ve algısı onun geniş, derin ve coşkun bakışlarıyla dilini buldu. Klasik çizgimizi de klasik musıkimizi de klasik dilimizi de yeni soluyuşlarla bugünde anlatması ve sahipsiz kalan bir alanda temsilcilik şuuruyla hareket etmesi, Şahin Uçar’ın milletimize ve insanlığa büyük hizmetidir. Modern felsefi şiirler yanında mürettep bir divan yazması onun dünü de bugünü de iyi bilmesi ve yaşaması anlamına gelir. Şeyda Divan’ı modarn edebiyatımızın tam bir neo-klasik çalışmasıdır, sevgili dinleyicilerimiz. Büyük klasik edebiyatımızın kimi kütüphanelerin tozlu rafları ardında kalmaması ya da müzelik bir kültürel donmaya uğramaması için onun büyük mirasını alıp çağın sesi ve algısı hâline getirmek çok önemlidir. Şahin Uçar bunu başardı. Klasik kültürümüzün edebiyattaki büyük sesini, kaynağını ve bilhassa mazmunlarını büyük ölçüde yitirdiğimiz için onun yeniden keşfinin çok zor bir yolculuk olduğunu düşünmek gerekiyor. Sözün burasında Şahin Uçar’ın şiir evrenine girelim mi sevgili dinleyicilerimiz? Klasik Muvaşşah tarzını zamanımızın diliyle, zamanevi ve tarihsel çağrışımları içinde şöyle şiirleştiriyor Şahin Uçar : Tarihin, musıkinin ve hüznün birleşik sesini dinliyoruz:

 

MUVAŞŞAH

Ganni li ve huz aynayi
(şarkı söyle bana ve al gözlerimi)
Ümmü Külsüm’ün söylediği bir şarkıdan

Çaresiz ve yalnızca yenmek için zamânı
Bu gece bir kahvede şiirler yazıyorum:
Şu yağmurlu gecede sigara dumanından
Zamanı süzüyorum: zamanın her ânından
Çıkıyor bir kafiye-bir hayal ormanından

Sisli bir orman gibi sigaramın dumanı
Bu ormana mısralar yazıyor… bozuyorum

Çaresiz ve yalnızca aşmak için zamanı
Zamanın kemirdiği beynimi kazıyorum
Yazdığım her mısra bir ızdırab armağanı
Dalıp bir an ru’yâya; alıp inci, mercanı
Ben dumanlar üstüne desenler çiziyorum
Ve birden duyuyorum bir Endülüs nağmesi
Bir “muvaşşah” söylüyor çöller aşan nefesi
Gannî yâ Ümmü Külsüm! Kayıp zamanın sesi

Rüyalar görüyorum: Cihanı asumanı,
Dolduran çığlıkları tesbîhe diziyorum…
Endülüs’te bir zaman, Elhamrâ konağında
O Arslanlı Havuz’da, Fıskiyeler Çağında
Billur şavkı câriye kızların yanağında

Muvaşşah söylenirdi, sevmek için her ânı
Onları hatırlıyor-zamâna kızıyorum.
Yaşadığı zamanı beğenen şâir olmaz
Geçen gün âh, geçmiştir-gelecek belli olmaz
Yalnız bu ân senindir; o da sana yâr olmaz

Şiirle aşamazsam ben bu yeri, bu ânı
O kayıp cennetleri ya niçin yazıyorum?

Unutkanlığımızın kara kutularını artık açıp okumalıyız. Edebiyatımızda kimi yazarlarımızı bermuda üçkenine kaptırıyoruz. Şahin Uçar çığlıklarına rağmen çoğu zaman edebiyat çevrelerinde duyulmuyor. Şiir toplantılarında acaba Şahin Uçar’ın, uçarı, çılgın, klasik kumaştan dikilmiş yepyeni şiirlerini okuyan çok insanımız var mı ? Biz Dünden Bugünden izlencesinde büyük unutuşumuzu biraz da olsa büyük hatırlamaya çevirmek istiyoruz. Kazmayı vurunca neler neler çıkıyor ortaya; edebiyatımızın her karışı bir define sevgili dinleyicilerimiz.
Buzdağının altında kalmış yazarlarımızdan biri, Şahin Uçar. Aklıyla da gönlüyle de coşku yaşayan biri,o. Şiirin, zamanın ve insanın mecnunu. Şeyda Divan’ı bunun eseri. Rafine bir zevk-i selimi, taşkın bir gönlün ve aklın eline emanet edilmiş görüyoruz. Aklın ve gönlün coşkusu tam bir “ aktif mistik” karakter ortaya çıkarıyor.Yoksa; Şarkını Söyle ,diye şu mısraları dökebilir miydi Şahin Uçar?
Zehirlenmiş bir köpek gibi kıvran ki bugün /Mutluluk çağı geçti: ışığı söndü günün/ Bir yüzün çocuk yüzü / öbür yüzün ihtiyar/ Karlar altında kaldı sesleri gençliğinin /Hangi ses saltanatı, sürer sonsuza kadar?/Artık yalnız kar sesi: ne mutluluk ne keder/ Ben bu kader dersini öğrenemeyen çocuk/ Ödedim bedelini zamânın.
Şu söyleyişe bakın sevgili dinleyicilerimiz: Bir yüzün çocuk yüzü, öbür yazan ihtiyar. Sadece bu mısra bile Türk şiiri için sıra dışı yepyeni bir ifade. Üstelik ağır kallavi cümlelere kaçmadan, felsefe, tarih, psikoloji, anatomi ve fiziğin kuantumu. Bu kader dersini öğrenemeyen çocuk, zamanın bedelini ödüyor da iyi ki döküyor,bu mısraları önümüze. Şahin Uçar’ın zamanla ilgili şiiri onun bütün poetik vasfını ortaya koyduğu gibi felsefi idrak ve doğulu batılı duyarlılık açılımıyla yeni şiirimizin zirvelerinden biridir. Bu uzunca şiiri sizin için okumak istiyoruz sevgili dinleyicilerimiz.Tabiat, tarih ve felsefenin şiiri aynı zamanda metinlerarasının da harika bir örneğidir:

KAR ÇİÇEĞİ AÇARKEN GECELERİ DAĞLARDA
I
Tabiat bir buluttur, serap gibidir zamân
“her ân değişebilen bir buluttur tabiat
değişir hiç durmadan/değişmez hiçbir zamân”
“ancak kendisi için hakikidir, hakikat!”
bir buluttur tabiat, bulut gibidir zamân…
II
Göklerin saltanatı… unuttuk türkümüzü
hatırlamaz aynalar çocukluk yüzümüzü
gökyüzü, “alma mater”, ey şefkatli annemiz
unuttuk masalları, unuttuk sesini biz…
ben kendim söylüyorum ve kendim dinliyorum:
unuttuk türküleri unutulan çağlarda
bir ağıt söylüyorum kabaran yüreğimden
kar çiçeği açarken seher vakti dağlarda…
“sen benim göz yaşımsın, bu göz yaşlarısın sen
uzağa akar mısın dudağımdan ve benden?”
gökyüzü, ey gökyüzü, sen ey sonsuz gökyüzü!
biz dağların ardında bıraktık türkümüzü
kim dinler, kim anlar, kim söyler sözümüzü?
hangi Aden Bağı’nda unuttuk yüzümüzü?
III
“Ben!” dedikte cennetten kovulan gönlüm benim
kim anlar dilimizi, “-ben” dediğim zamân ben,
kapımı çalıp bana, “-kimsin sen?” demiştin sen…
men kimem bir mübtela-yi aşgınam kim ey sanem,
men kimem? ya sen kimsen? o kimdir? ya men kimem?
hem dâima değişen/hem aslâ değişmeyen
ebedî şimdiki ân! kapımı çalar mısın?
kapımı çalar mısın şafak vakti yeniden?
kapımı çalan kimdir? sen misin yine gelen
bulutlar arasından süzülen gün ışığı?
hatırlar mısın gönül zamânın ötesinden
dökülen yaprakları, hüzne garkolan bağı?
IV
kırılan maşrapadan dökülen âb-ı hayât…
bir mevsim açıp, solan bir çiçek vardı hani
dalındaki ilk sürgün nihâl-i ömrümüzün
“ömrüm, ey ömrüm!” derdin; nasıl da soldu ömrün
ilk altın filizleri, dökülen yaprakları?
hatırlar mısın gönül, geçip giden günleri?
kırılan maşrapadan dökülen âb-ı hayât…
kılıçtan keskin sözün ey iki yüzlü zamân!
dil üstünde dil olur! dilin altında yalan…
kim tefsîr edebilir hîleli dilimizi?
ey çığlık atan dudak ve sen ey sağır kulak
“ancak kendisi için hakikidir, hakikat!”
değişir hiç durmadan! değişmez hiçbir zamân
bir buluttur tabiat, serap gibidir zamân…
her an değişebilen bir buluttur ömrümüz
hem dâima değişen/hem aslâ değişmeyen
tabiat, alma mater: ey şefkatli anamız
“hatırlayan-unutan” bir çocuktur gönlümüz!
hatırlayan gönüldür o eski türküleri
“değişmeden-değişen” zamânın ötesinden
V
biz şiir söylemedik! şiir dediğin nedir?
hem şiirdir sesimiz, hem şiir değil sözüm
şiirle haber alır maveradan sesimiz
sözümüz hikmet olur, sazımız şiir bizim
hatırlayan gönüldür o eski türküleri
maveradan gelen ses! zamânın ötesinden
sesinde hiç fânilik tonu olmayan şiir!
sen benim gözyaşımsın, bir ağıttır bu zamân
akıyor yanağımdan dudağıma bu şiir
hatırla ey gönül, ey ebedî şimdiki an!
hatırlar türküleri unutulan çağlarda
kar çiçeği açarken ilkbaharda dağlarda.

Bir ayağıyla sağlam basan ama bedeni, aklı, duygularıyla uçan, zaptedilmez zekanın şiir evrenini imparatorluk coğrafyasına çeviriyor Şahin Uçar. Şiirin adeta “ dikey ve yatay imparatorluğu”nu kuruyor. Durağan, aklı başında, ölçülü biçili, tekrarı tekrarlayan, klasik mazmunlar içinde dolanan ve donanan bir şiir bekler insan. Divan şiirinin içinde kalmıyor oysa ki Şahin Uçar, onu zamanımıza taşıyor. Divan şiirinde olmayan şey belki heyecandı, Şahin Uçar, ona heyecan sosunu kattı. Divan şiirinde felsefe sınırlıydı, Şahin Uçar ona doğu batı felsefesini içirdi. Doğu Batı ve Türkiye üçgenini iyi kurdu. Yeşilliği, suyu , yemyeşil ormanları olduğu gibi sahrada gökyüzüne ağan sesi de izledi, Şahin Uçar. Muvaşşah’ta bir sesten bir tarihe gidişin, Endülüs hüznünün şiirsel büyüsünü yukarıda dinletmiştik. Türk edebiyatının hal, zaman, musıki ve sinestetik çağrışım bakımlarından en dikkat çeken şiirlerinden birini şimdi okumak istiyoruz.Bu şiir aynı zamanda Doğu ve Batı melankolizmine Leyla ve Mecnun örneğiyle harika bir göndermedir. Uzun şiirinin bazı bölümlerini okuyoruz:
MÂLİHULYÂ

(OMEGA MELANCOLIA II)

Şeyda Dîvânı’nda der ki:

“Mecnûnu benim, bu sihr-i şi’rin

efsûs! efsûn-i tûl-i arzû…”

“eyvah ne aklım ne karârım kaldı

hayfâ ki benim dilde bu zârım kaldı

mecnûn-i hayâlin ki gezer çöllerde

cânâ o hıyâbanda ne kârım kaldı?”
I
Ey mâlîhulyâ..

ey hüzn ü melal, ince hayâl, ince hilâl, ey

mecnûn-i hayâl…

şâir bakarak zâyiçe-î devr-i hilâle

kumlardaki izlerde remil açtı hayâle.

çöl kalbini açmış

hülya ve melâle

devrân-ı zevâle…

geçmiş: o hayât! çölde bu kervân izi kalmış

Mecnûn-i hayâlî

ıssız çöle dalmış…

yalnız ölümün gölgesi, sessiz yüzü kalmış

yalnız… tek ü tenhâ…

yâdında ne Leylâ

kalmış, ne de dünyâ.

andıkça geçen günleri… heyhat! unutulmuş

günler için ağlar

ağlar gönül ammâ

bir hâb ü hayâle.

hülyâ ve melâl! işte bütün sırrı hayâlin!

gerçek gibi hülyâ

rûyâ gibi dünyâ

kan rengi hilâli.

endîşe, hüzün, vesvese… çarhın falına bak!

şâir biliyordun ya ne olmuş, ne olacak?

meftûn ola rûhun

devrân-ı hayâle.

mecnûn ise mecnûn

bilmez niçin ağlar

bir hüzn-i muhâle

yok çâre bu hâle.

mel’ûn kehânet! Bunu nerden biliyorsun?

ey mâlîhulyâ…

ey ince hilâl! Ufkuma nerden geliyorsun?

ey hüzn ü melâl, ince hayâl, ince hilâl ey…

mecnûn-i hayâl…

II

Yâdında mı Leylâ

ey mâlîhulyâ?

çün sihr-i hilâliyle esîr etdi hayâli

dil derd-i derûnünde bulur şi’rini gûyâ

eylerdi bu hülyâ ile mecnûnu tesellî

kalbinde bu çöl vardı ve şi’rinde bu hülyâ

söyler dil-i mecnûn bu şi’r-i melâli

“bilmezem dünyâ vü mâ-fîhâ nedir

lâ mıdır? illâ mıdır? Leylâ mıdır?”

yâdında mı Leylâ

ey mâlîhulyâ?

çün sihr-i hilâliyle esîr etdi hayâli

efsûs! geçen günleri kalbim unutursun

yâdında ne dünyâ

kalmış ne de Mecnûn…

III

Omega melankolia!

kaderi terennüm ediyor hilâl…

karanlığın kalbinde ne dost var ne akraba

Mecnûn ile Allâhı… kader ve malihulya…

kaderi terennüm ediyor bu dil

karanlığın kalbinde, kalbin ıssız çölünde

karanlık hülyaya dalan bu gönül

karanlığın kalbinde, kalbin ıssız çölünde,

göçebe kalbin çölünde ne dost var ne de Leylâ

bir Tanrı

ve bir Mecnûn

ve bir de malihulya

Omega Melankolia…

karanlığın kalbinde, kalbin ıssız çölünde

gördü çıplak ruhunu bir çöl ıssızlığında

bir çöl ıssızlığında… Omega Melankolia!

karanlığın kalbinde…

kaderi terennüm ediyor hilâl…

bir sihr-i hilâl sanki bu Mecnûne diyor ki:

bir nağme ki her dem değişir kalbi zamânın

bilmem ki ne bu güft ü güler?

madem ki gönül bu şi’ri söyler,

bu hüzn ü melâli

bir sihr-i helâl eyle, bu ıssız çöle söyle,

çün sihr-i hilâliyle esîr etdi hayâli,

bir tarz-ı kadîm üzre ve ilhâm ile söyle!

söyler dil-i mecnûn bugün şi’r-i melâli

efsûs! bütün günleri kalbim unutursun

yâdında kalır belki şiir kalb-i zamânın…
Çok sayıda klasik besteye, çok sayıda bilim ve edebiyat eserine imza attı, Şahin Uçar.Ülkemizde ve dışarıda bir çok üniversitede hocalık yaptı; sayamayacağımz kadar çok sanat ve bilim toplantılarına katıldı. Bir çok ödül aldı. İnanın onu anlatabilmek için zamanı yetiremiyoruz. Milletimizin böyle düşünürleri ve sanatçıları olduğu müddetçe özgüvenimizi geliştireceğiz ve ve mutlu olacağız.
Bugünkü sohbetimizi bu duygularla bitiriyoruz sevgili dinleyicilerimiz. Haftaya Dünden bir ses bayraktarımızla sizlere seslenmek üzere güzellikler ve mutluluklar içinde kalınız!