POETRY

divan-kapakta-fatiha-e1317113726272   

.

.İstanbul’da 1994 senesinde tertiplenen “Fuzûlî Sempozyumu”nda Türkiye Yazarlar Birliği’ tarafından (“XX. yüzyılda Fuzûlî Dîvânına bir nazire: Şeydâ Dîvânı” başlığı ile takdim edilerek)  o makâmın muktezâsına göre konuşması istenen Şahin Uçar’ın, işbu vesileyle kendi Divanı hakkında söylediği sözler :

nihân etdim kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu

söz oldu perde-i hüsnün: o perde vasf-i yâr oldu

.

dairevi-kufi-copy-e1358168838738Bismillâh’ir-Rahmân’ir-Rahîm. Elhamdü lillâhi rabbi’l-âlemin ve’ş-şükrü li-vâhib’il-mekârim. Bir hâdis-i şerifte, “beyânın sihirli kudretine ve şiirin hikmeti”ne işaret eden Muhammed’e salât ü selâm olsun. Buyurmuştur ki: “Allah’ın Arş’ı altında öyle hazîneleri var ki o hazinelerin anahtarları şairlerin dilleridir.” Ve Kur’ân-ı Kerîm’de Hak Teâlâ buyurmuş ki: “Güzel kelime, güzel bir ağaca benzer; şöyle ki (zaman geçtikçe) kökleri yeryüzünde, kolları gökyüzünde dal-budak salar.” Ve dahi bir âyetde şöyle gelmiş ki; “selâmün kavlen min rabbi rahîm”: Selâm (öyle) bir sözdür ki Rahîm olan Rabbimizdendir. Şu halde, evvela şeş cihete ve bütün mevcûdâta, sâniyen Fuzûli üstâdımızın rûh-i mübecceline ve sonra onu yâd etmek için burada bulanan fuzûlîşinas misafirlere ve cümle ehl-i irfâna selâm olsun. Dostlar teveccüh göstermişler; bizim divançe-i kemînemiz Şeydâ Dîvânı için Fuzûlî dîvânına nazîre demişler. Min gayri haddin, eğerçi Fuzûlî’yi üstâd bilirim, lâkin küçücük dîvançemi üstâdın dîvânına nazîre saymak bence câiz değildir. Şu kadar var ki, üstâdın rûh-i asâletmeâbından müstefîd olduk, kalbimizde muhabbet-i Fuzûlî hâsıl oldu, şiir vâdisinde Fuzûlî’yi taklîd ettik. Mevlânâ’nın buyurduğu gibi, “Rûhühü rûhî, aynühü aynî”: Onun rûhu benim rûhum, gözü beinm gözümdür. Hulâsâ, sırruhu sırrü’l-fuâdî, onun sırrı benim sırr-ı fuâdım (kalbimin sırrı) oldu: ki bu sırrımın sırrıdır. Derler ki, “kalb kalbe karşıdır” ve dahi kalb kalbin aynasıdır: “halk içre bir âyine var; herkes bakar kendin görür!” İşrâki usûlünde, Eflâtun tarzı ta’limde, “üstâd ve çırağı arasındaki eser-i muhabbet sâyesinde, ola ki, kalbden kalbe ilham sirâyet eder; böylece şâkird üstâdına benzer” derler; işraaki ta’limin (illumination) ilhâm ile aydınlanmanın esâsı budur. Biz dahi, sâir şuarâ-yı dîvânı ihmâl edip üstâdın dîvânını talim ile, az biraz kelâm-ı kibârını meşk ederek onun asil rûhu ile ülfet etdik. Hâlimizi hâline kaalimizi kaaline benzetmeye çalıştık. Tefekkür tarzımız tefekkür tarzına, sözümüz sözüne benzer ki bu eser-i muhabbet ve taklid sebebiyle hasıl olmuştur. Birkaç mukayese ile bu tesirlerden bilebildiğimiz kadarını göstermeye çalışırız; ve lâkin üstâdın dîvânına nazîre yazmış olmak iddiamız elbette yoktur: Çünkü ol hazrete nazîr olamaz. Şeydâ dîvanında Fuzûlî’nin yalnızca bir gazeline nazîre yazılmış, bir gazeli de taştîr edilmiştir. Velhâsıl, yârânın dahi bununla kasd ettiği Fuzûlî vâdisinde bir dîvân yazmış olmaklığımızdır. Bu vesile ile, “yaşayan bir dîvan şâiri” diye, teveccüh gösterib ehl-i irfânın huzurunda söz söylememizi ârzû etmişler. Pes imdi, mesele Şeyh Sa’dî üstâdımızın buyurduğu gibidir: eğerçi pîş-i hıredmend hâmûşî edebest be vakt-i maslahat an bih ki der sühan gûşî dü çîz tîre-i aklest: dem fürû besten be-vakt-i güften, ve güften be-vakt-i hâmûşî Eğerçi âriflerin huzurunda susup konuşmamak edebtir amma maslahat vaktinde, sözü işitip anlayarak, mükâleme etmek daha iyidir iki şey akla ziyandır, aklın gazâbına sebeb olur: biri sükût etmektir konuşmak gerekirken ve bir de konuşmak, susmak gereken zamanda…Dinleyen söyleyenden ârif gerek demişler; belki kasd etdiğim ma’nayı beni dinleyecek olan erbâb-ı irfan benden daha iyi anlar. Ben teeddüb eder, susmayı tercih ederdim; amma konuşmam emr olunduğu için söylemem gerekir. Meselâ, Şeydâ Dîvânı’ndaki Tevhid kasidesinde, (ki “Ma’nâ ve Mazmûn” isimli makalede ma’nâsı şerh edilmiştir) kelâma dair bir beyit var ki şöyledir: “ma’ni-i kelâm şâhid-i mazmûn-i hudâdırgönlüm sadefinden olur azrâ gibi peydâ” Bu, sözün hulâsâsıdır ve kelime-i tevhîde atfen, “Allah bes, bâki heves” demektir. Eğerçi manzumdur ve şâirin şuuruna şiir hâlinde gelmiştir. Şu halde, kelâmın zemîni ve zamanı mütenâsib olunca, müseccâ nesre ve şi’re münkalib olması, cûş ü hurûşa geldikte terennüm etmesi ve dahi raks etmesi ârifler nezdinde câizdir. Mevlânâ Celâleddin buyurmuş: “Cümle-i mestân hûş raksân şüdend”: bütün sarhoşlar ayılıp, zevk u şevk ile raks eder oldular. Bunda bir mahzur yoktur: belki bu vâdîde, sâdelik ve haşmet ayni basit âhenk içinde buluşur: tevâzu ve gurûr, ihtişâm ve sefâlet, gedâ ve sultân, hayret ve heybet, kahır ve izzet dahi bir olur. “Fakîr-i pâdişeh-âsâ gedâ-yi muhteşem” olur; aşk içre devlet bulur. Şöyle ki, Fuzûlî’nin buyurduğu gibi: “Vâdi-i vahdet hakîkatde makâm-ı aşkdır/ Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultandan gedâ. Yunus Emre üstadımız dahi “aşk gelicek cümle eksikler biter” demiş. Fakîr-i pür taksîr, talebelik yıllarında Şeydâ Dîvânı’nı yazdığım zaman henüz delikanlı idim. Kitâb-ı aşkdan meâl-i hüsn-i yâr bahsin okurdum. “Dost bî-pervâ, felek bî-rahm devran bî-sükûn” idi. “Gâhi mecnûn gâhi ben devr ile nevbet beklediğimiz” bir zamanda, râh-i mecazdan geçerek taleb-i hakîkat eyledik. Yani ki Eflâtun’un dediği gibi, “mecâzî aşk bir köprüdür ki ondan geçenler ola ki hakîkî aşka vâsıl olalar” Beşir Ayvazoğlu dostumuzun Şeydâ Dîvânı’ndan iktibâs etdiği bir gazelde denildiği gibi ki: “dil sadef ü cânân ona şehvâr olur ancak dil aşk ile bir vâkıf-ı esrâr olur ancak” Gönül bir sedef, sevgili onun dürr-i şehvârı, gönlün içindeki o şâhâne inci, gibi olabilir ancak. Gönül ile sevgilinin münâsebeti ancak böyle bir “inci/sedef” münasebetidir: hulâsâ, sevgili başka yerde değil ancak kalbimizde olabilir. Yunus Emre varlığını hissettiğimiz bu “içimizdeki sonsuz benlik” hakında “bir ben vardır bende benden içeru” buyurmuştu. Ve gönül ancak aşk ile böylesi sırlara vâkıf olabilir. Fuzûlî’nin tabiri ile, “nihân olan her şeyi iyân eyleyen, iyân olanları da pinhân eyleyen” Allâh… Esrârını, makâm-ı aşkda, vâdi-i vahdet’de, âşıkların bir tel gibi gerildikçe tannâniyeti ve hassâsiyeti artan gönüllerine ilhâm eder ve -mest ü bîhûş olan âşıkların diliyle terennüm edildikte- beyân eyler: cümle esrâr sünûhat ve füyûzât-ı ilâhî ile zâhir olur. Eğerçi her şeyi demek olmaz. Bazı söz var ki idrâk edilmez: ilham ve ihsâs edilse bile ifşâ ve imlâye gelmez. Nihâyet, bu mefhûm-u muhâlifi ifâde için, şöyle deriz vesselâm: nihân etdim kelâmım gerçi ma’nâ âşikar oldu söz oldu perde-i hüsnün o perde vasf-i yâr oldu

İSAM kütüphanesinden aktarılan pdf metin

.

.

.

kasîde der tevhîd-i hazret-i bâri

(قاصیده در توحید حضرت باری)

قاصیده در توحید حضرت باری

gül faslı gelip oldu gönül bülbül-i şeydâ

hem başladı efgâne görüp bir gül-i ra’nâ

گل فصلی کلوب اولدی کوکول بلبل شیدا

هم باشلادی افغانه کوروب بر کل رعنا

gül aşkına eylerse anâdil bu figânı

ey gonca-i ra’nâ ne içün sende bu sevdâ

کل عشقینه ایلرسه اکادل بو فغانی

ای غنجه رعنا نه ایچون سنده بو سودا

çün bülbül-i şeydâ güle etdikçe temennâ

gül bülbüle eyler nice min türlü müdârâ

چون بلبل شیدا کله ادتیکجه تمنی

کل بلبله ایلر نیجه من طورلو مداری

bildim nedir esbâb-ı temâyül sana ey gül

sen kim olasın hüsn ile mümtâz ü müberrâ

بیلدیم ندیر اسباب تمایل سنه ای کل

سنکیم اولاسن حسن ایله ممتاز و مبرّا

düşmezdi gülün pâyine bir lahza şekâyık

bin secdesi var nâfe-i yâr aşkına illâ

دوشمزدی کلک پاینه بر لحظه شقایق

بن سجده سی وار نافه یار عشقینه الا

bin nergis ü gül eyledi etrâfı müzeyyen

min ba’di hemân şâd olasın âşık-ı şeydâ

بن نرکیس و کل ایلدی اطرافی مزین

من بعد همان شاد اولاسین عاشق شیدا

dil çünki güle eyledi şefkatle teveccüh

gül bergi gibi titreyip âh eyledi imlâ

دل چواکه کله ایلدی شفقتله توجه

کل برکی کبی تیتریوب آه ایلدی املا

gülşen ki safâ-bahş olur âşıklara ey dil

servî bu gönül mülküne çekmiş yine tuğrâ

کلشن که صفابخش اولور عاشقلره ای دل

سروی بو کوکول ملکنه جکمیش ینه طغرا

serhoş bu cihan halkı kadeh döndüğü demdir

bülbül dahi serhoş ki açılmış gül-i zîbâ

سرخوش بو جهان خلقی قدح دوندیکی دمدیر

بلبل دخی سرخوش که آجیلمش کل زیبا

dil havf ü recâ eyleyüben kıldı nidâ ki

gönlüm yine müştâk-ı füyûzât-ı temâşâ

دل خوف و رجا ایلیوبک قیلدی ندا که

کوکلوم ینه مشتاق فیوضات تماشا

vuslat günü bed-mest idi rûhum yine cânâ

aşkın ile mestem ki ayılmaz gönül aslâ

وصات کونی بدمست ایدی روحم ینه جانا

عشقین ایله مستم که آیلمز کوکول اصلا

aşkın kadehin ben senin içdikçe susar can

sâgar ne boşalmış ne de kanmış gönül ammâ

عشقین قدحین بن سنین ایجدیکجه صوصار جان

سعار نه بوشالمش نه ده قانمش کوکول اما

ben ki seni andıkça figân eylerem ey yâr

bir dem gelesin gönlüme pinhân ü hüveydâ

بن که سنی آندیقجه فغان ایلریم ای یار

بر دم کله سن کوکلومه پنهان و هویدا

eyler dil-i şeydâ seni tenzîh ile her bâr

cevr eylediğinçün sana senden dahi şekvâ

ایلر دل شیدا سنی تنزیه ایله هر بار

جور ایلدیکیکچون سنه سندک دخی شکوی

çokdur dil-i zârın sana ey yâr niyâzı

lâkin ne aceb kim edebilmez sana inhâ

چوقدر دل زارک سنه ای یار نیازی

لکن نه عجبکیم ایدبیلمز سنه انهی

cânâ senin aşkın beni sahrâlara saldı

devrân bu kılmış beni mecnun seni leylâ

جانا سنک عشقک منی صحرالره صالدی

دوران بو قیلمش منی مجنون سنی لیلی

gayri bu gönül eylemez ağyâre müdârâ

minba’d gönül eylesin ol yâre temennâ

غیر بو کوکول ایلمز اغیاره مداری

من بعد کوکول ایلسک اول باره تمنّی

çün bülbül-i şeydâ da bu âhenk ile serhoş

yâr eyledi gülşende gül-i sürhe tecellâ

چون بلبل شیداده بو آهنک ایله سرخوش

یار ایلدی کلشنده کل سرخه تجلّی

aks eyledi her berg-i çemen içre cemâli

yûsüf gibidir gül nitekim lâle züleyhâ

عکس ایلدی هر چمن ایجره جمالی

یوسف کبیدر کل نتکیم لاله زلیخا

çün yâri nikab açsa yakar âşıkı nûru

lutf eylemiş olmuş bu mecâz-i gül-i hamrâ

چون یاری نقاب آجسه یاقار عاشقی نوری

لطف ایلمش اولمش بو مجاز کل خمرا

bildim kil ü hâk ol güle bâis olabilmez

ârâyiş-i gülzare gül açmış bu dil-ârâ

بیلدیم کیل و خاک اول کله بعث اولابیلمز

آرایش کلزاره کل آجمش بو دل آرا

gül remz-i cemâl-i gül-i ruhsârı o yârin

ol yâr-i cemîl-i gül-i vahdet gibi yektâ

کل رمز جمال کل رخساری او یارک

اول یار جمیل کل وحدت کبی یکتا

bir gonca gibi râzını ifşâ ederek bes

her şey bu cihanda seni eyler bana îmâ

بر غنجه کبی رازیک افشا ایدرک بس

هرشئ بو جهان ده سنی ایلر منه ایما

gördüm nitekim hüsnünü bir gül gibi ey yâr

bir gül açarak güldü gönül pâk ü musaffâ

کوردم نتکیم حسنک بر کل کبی ای یار

بر کل آجارق کولدی کوکول پاک و مصفّا

bin kevkeb ü eflâki yaratdın mütenâsib

taktın yine sen gerden-i eflâke süreyyâ

من کوکب و افلاکی یاراتدوک متناسب

طقتک ینه سن کردن افلاکه ثریّا

birsin ki senin birliğine ben de delîlim

mâni olamaz vahdetime kesret-i âzâ

برسن که سنک برلیکینه من ده دلیلم

مانع اولامز وحدتمه کسرت اعضا

bir sun’-i kemâli beni ihyâ eden allâh

bir lutfu nasîb eylemek inşâd-ı muallâ

بر صنع کمالی منی احیا ایدک الله

بر لطفی نصیب ایلمک انشاد معلا

zikr eyle de allâhı gönül aşk ile billâh

ver kalbe cilâ rûha gıdâ derde müdâvâ

ذکر ایله ده اللهی کوکول عشق ایله بالله

ویر قلبه جلا روحه غذا درده مداوا

ma’nî-i kelâm şâhid mazmûn-i hüdâdır

gönlüm sadefinden olur azrâ gibi peydâ

مانع کلام شاهد مضمون خدادر

کوکلوم صدفکدک اولور ازرا کبی پیدا

ey âşıg-ı şeydâ ola makbûlü niyâzın

hayr eyleye encâmını allâhü teâlâ

ای عاشق شیدا اوله مقبولی نیازک

خیر ایلیه انجامنی الله تعالی

Şahin Uçar
Çeviren: Kaan Dilek

Şeydâ Dîvânı’ndan; eski yazıya  Kaan Dilek isimli bir arkadaş tarafından çevrilmiştir. her ne kadar eski yazı imlasında bir iki hata var ise de, bu kasideyi iktibas eden ihvan forum adlı  siteden aynen alarak neşrediyorum. Prof.Dr. Mustafa İsen  “Divan Edebiyatında Tevhidler” antolojisinde içinde bu kasideyi de neşretmiştir.
.
 
.
.İLÂHÎ KELÂMA GAZEL

  • .

Nihân ettim Kelâmım; gerçi ma’nâ âşikâr oldu

Söz oldu perde-î hüsnün: o perde vasf-i yâr oldu

  • .

Nikaab ender nikaab olsa, Kelâm Hakk’ı eder ifşâ

Nihân û âşikâr ammâ, söz oldu; söz medâr oldu

  • .

O söz, goncâ gül oldu “Küntü Kenzen” sırrını açdı

Bu söz cân içre cân oldu; gül açdı; gül-i zâr oldu

  • .

“Kün!” emrinden zamân oldu; zaman, kevn ü mekân oldu

Kelâmdan “cân-ı cân” oldu, Kelâmdan vâr vâr oldu

  • .

Gönül ekmek yemez; cânım “Kelâmullah”la can buldu

Kelâmım câna can verdi, Kelâmım yâre yâr oldu

  • .

Gönülden taşra bin azrâ çıkardım ki sunam Hakk’a

Bu ma’nî-i kelâm halk’a bu gönlümden nisâr oldu

  • .

Eğerçî âh ü zâr eyler, Kelâmla iftihâr eyler

Gönül bir özge kâr eyler, ne kâr ü ne zarâr oldu

  • .

“Meta’-î nengden ârem” bu Şeydâ sözde “hem-vâr”em

Eğerçî fikr-i âvârem bu aşkâ lâlezâr oldu

  • .

Bidâyetde Kelâm vardı: “İlâhî Nefha”nın savtı

Zuhûru Rûzigâr oldu: bir özge nevbehâr oldu

  • .

Nihân etdim Kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu

Söz oldu perde-î hüsnün: o perde vasf-i yâr oldu.

.

.

 

1

.

.

.

şahin uçar kendi divanından bir gazel okuyor:

      kaamet- i dildâr aceb tûbâ mıdır
ol hırâmân serv-kâd cânâ mıdır
tâ ezelden rû- nümâ peymânede
gördüğüm hüsn ol gül- i ranâ mıdır
bilmezem dünyâ vü mâ- fîhâ nedir
lâ mıdır illâ mıdır leylâ mıdır
ser-hoşam döndükçe dünyâ bâşıma
dil kıyâm etmekde bi-pervâ mıdır
yâ niçün dönmektedir çarh- i ezel
âşık- ı zârın gibi şeydâ mıdır

.

Beşir Ayvazoğlu’nun İslam Estetiği ve İnsan kitabında Şeyda Divanı:

.images

Divan şiirini klasik tarzda devam ettiren şairlerden bazıları şunlardır: amil Çelebioğlu, Midhat Sertoğlu, Şahin Uçar (Şâhin-i Şeydâ), Cemal Kurnaz, Mustafa Tahralı. Şahin Uçar’ın “Şeydâ Divanı” (Sivas 1980), Fuzulî vadisinde yazılmış ve klasik tarzda düzenlenmiş bir divandır ve bu özelliğiyle yirminci yüzyıl Türkiye’sinde bir benzeri yoktur. İran’da Azerî türkleri arasında geniş yankılar uyandıran Şeydâ Divanı, Fuzulî edasında seci’li nesirle yazılmış bir “Mukaddime”yle başlıyor, “Kaside der tevhîd-i hazret-i bârî”, “Musammat kaside der vasf-ı hazan”, “Der na’t ü salat ber fahr-i kâinat”tan sonra, gazeller, terkib-i bend, terc-i bend, müseddes, muhammes, murabba, Fuzuli’nin gazelini taştir, rubaiyyât ve tarihlerle son buluyor. Şahin-i Şeydâ’dan bir gazelini, örnek olmak üzere buraya alıyoruz:

Dil sadef ü cânân ona şeh-vâr olur ancak

Dil aşk ile bir vâkıf-ı esrâr olur ancak

Dil nağme-i ummânı terennüm eder ammâ

Ma’kes ona bu kubbe-i devvâr olur ancak

Dil mest bu câm olmadan bir âlem-i gülgûn

Açdıkça gözüm kan yaşı reftâr olur ancak

Dil şerh edemez bâri sabâ söylese yâre

Nutkum tutulur yâr dil-âzâr olur ancak

Dil derdine şeydâ yine bîgâne mi cânâ

Dîvâne gönül sende bu bâzâr olur ancak

.

sen-sarkini-soyle-betul

A’râf ..

Vaktâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem

Her lahza geçen ânı unutmakta dem-â-dem

  • .

Bir nağme ki her dem değişir kalbi zamânın

Efsûs geçen günleri kalbim unutursun

Yâdında kalır belki şiir kalb-i zamânın

  • .

Yâdında kalır belki şiir söylediğim gün

Efsûnü geçen demlere kalbim gibi hem-dem

Bir tortu kalır gerçi kadehinde bu ömrün

  • .

Son şarkısı aşkın ve şarâbın unutulsun

Ben şîşeyi çaldım taşa… kalbim de kırılsın

Hâtırda bu tortû bu kırık câm ile kalsın

  • .

Her lahza dem-â-dem unutur kalbi: zaman bu

Kaybettiği Cennet’te geçen günlere dönmez

Bir ân-ı tahattur idi: A’râf… Unutuldu…

  • .

Her lahza geçen ânı hatırlar da dem-â-dem

Hayfâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem

1998

.

409977

Ney Dem Tutuyor…

“Her çend neyem lâyık-ı bahşâyiş-i tü” *

Ney Dem Tutuyor…

Ney dem tutuyor!… Dem be dem âlem

‘Bir şâm-ı garîbâne dönerken

Şâir, yine serhoş yine pür-gam

Gel şimdi hazân vaktidir ömrün

Kan sızdırarak sanki ufuktan

Kan doldu gönül kâsesi, söyle!

Ey dil hani ney? Dem sesi nerde?

Dem-beste gönül bestelerinde

Ney dembedem âh etse de… Kim

Anlar, kim okur şarkını bilmem

Hayfâ ki gönül derdini söyler:

Men haste-dil-î bestenigârem…

Şerhetme dili… görme neler var!

Hâmûş ola ol şûh-i nevâkâr

Hâmûş!… ki ney dem tutuyor dem

Ağlarsa gönül tanbûrum ağlar

Bir nağme ki her dem değişir aşk

Men dem be dem-i mest-i müdâmem

Ey şimdi… dem â dem, ebedi gam

Dem şimdi… bu can çünkü bu demdir

Vay şimdi, ya men şimdi, kimem men?

Men dem be dem-î mest-i müdâmem

Vaktâ ki biter şarkısı ömrün

Ey şâm-ı hazân… an be ân ey dem

Ney dem be dem-i şâh-ı elemdir

Men dem be dem-i bestenigârem

Kalbim demidir, ney sesidir bu

Aşkın o karanlık yüzüdür bu

Tanbûr ile neyler bana söyler

Ney dem tutuyor, dem tutuyor ney

“Dâîre semâî tutarak,” der:

“Her gül-i gülzâr bûyî, nâfe-î ‘kaalû: belâ”**

Ney dem be dem-i şâh-ı elemdir

Men dem be dem-i bestenigârem

Kan şimdi, elem şimdi, dem â dem

Kan doldu gönül kâsesi, söyle!

Hayfâ ki gönül gamlı bir akşam

Vaktinde gelen gam üstüne gam

Hem dem be dem, âlem bu elemdir

“Sahrâlara saldın beni…”*** yâ Hû

Ney kan döküyor kan döküyor kan

Kan doldu gönül kâsesi, söyle!

Bir ân-ı tahattur mu bu âlem?

Ey dil sana mâtem tutuyor Sûr

Ney dem tutuyor dem tutuyor dem

Kanlar döküyor ufkuma mâhûr

Men dem be dem-i bestenigârem

Ney zemzeme, hem-dem: dem-i tanbûr…

Ney dem tutuyor…

Bir ân-ı tahattur imiş âlem.
* Hz. Mevlânâ: Beyâtî Âyîn’den.
**”Her gül-i gülzâr bûyî nâfe-î kaalû: belâ”
mısrâı, şâirin kendi Dîvân’ından iktibas edilmiştir.
*** “Sahrâlara saldın beni”Dede Efendi’nin
Hicaz bestesinden
vezni: mef’ûlü, mefâîlü, feûlün

KELÂM

 

I

İşte sabah yıldızı! işte bitiyor gece

-Uyandırdı dağları – şafağın parmakları-

Ey karanlık gönlümü kavrayan el gizlice-

Seninle doğar Kelâm ve seninle her hece-

Şiir olur akıtır şaraptan ırmakları-

Sularsın gönülleri, o susuz toprakları-

Yağmur olur çilersin toprağa ince ince…

Altın rengi filizler getirir ilk baharı,

Bir mevsimlik çiçekler solup döner yaprağa,

Ve sonunda boş kalır ağaçların dalları

Sessizce akar zaman çürütür her meyveyi…

Kalk, çalış! çünki bu ân, gül yaprağından ince

Şafak sona ermeden söyle bitir herşeyi,

Şâir! geçen zamanı yoğur alın terinle

Şiir bahçelerinden gül devşir ellerinle:

II

O destan çağlarından, vahşî orman sesinden,

O kayıp cennetlerin altın pınarlarından,

Dağdan dağa seslenen gür çoban nefesinden-

Doğma bir şiir: Âdem… Âdemin hikayesi,

‘Altın Çağ’ın destanı ile başlasa bile,

Âdem zavallı şimdi- çünki kısıldı sesi…

Tanrıya baş kaldıran o Âdem nerde şimdi?

Hani kayıp cennetin o mutlu hür -insanı?

Hani Tuba Ağacı, hani Kelâm Sahibi?

 

III

İlk “iğvâ” Kelâm idi:

Âdem ejderi görünce,

Allı pullu, süslü, ince;

“- Sen başkasın!” demişti, “Cennetdeki herşeyden”

Ejder dile gelip birden

“-Öyle mi dersin?” dedi.

Şaşırdı Âdem büsbütün

“- Hey sen konuşuyorsun?”

dedi hayretler içinde,

“Tıpkı Tanrımız gibi…”

“- Sen de öyle!” dedi ejder, “Senin de Kelâm’ın var!”

Ve Kelâmdır aldatan, iğvâ eden Âdemi

Âdem o zaman bildi

Ki tıpkı Tanrı gibi

O da Kelâm Sâhibi’ydi

Heyhat! tabiat dilsiz

Herşey ondan farklıydı: Herşey ona yabancı-

Yalnız yaratmış hilkat Yalnız yaratmış Âdemi….

İlk “iğvâ” Kelâm idi.

IV

Âdem ne için var? “Kelâm” ne için?

Her ne ki olduysa Kelâm’dan oldu

Vaktâ ki yüce Allah diledi yaratmayı

“İlâhi Kelâm”ından “Kün!” emri geldi

Bir altın şafağı doğurdu gece.

Ve zulmetden nûr’a geçerken zaman

Yokluktan bu Varlık doğmadan önce

Âlemi yaratan yüce Tanrı’dan

Tanrı’dan almıştı Kelâmı Âdem.

“Öğretdi Âdem’e bütün esmâ’yı.”

Bütün isimleri alıp Tanrı’dan

Varlığa, bilgiye, “söz”e, herşeye

Bir isim takarak koydu “Yasa”yı

Kelâm ile geldi “Kötü ve İyi”.

Heyhat, güneş batınca, ne kalır ki geriye?

İşte bütün mesele:

Âdem: Kelâm Sâhibi-

Kendini Tanrı gibi

Görüyordu kendince.

Tanrı’ya benzese bile

Yalnızca “ism”i bildi

Bilmedi “müsemmâ”yı”

Öğretmemiş olsaydı keşke Bilgi Ağacı

Karanlığın yüreğine gizlice

Öğrenmezdi belki de Havva’da utanmayı..

V

Bilgi Ağacının yasak meyvası-

“-O yasak meyvayı yersen – bilgili olacaksın,”

“Tanrı gibi olacaksın,” diyordu Ejder,

“-İyi ve Kötüyü meyvalarından-

“Tanıyacaksın!”

 

Önce Havva tattı yasak meyvayı, sonra da Âdem

İnsan çıplak dolaşamazdı-

Öğrendiler utanmayı Havva ve Âdem

Herşey onlara yabancı ve onlar insân idi

Ve buyruk odur, ki:

“-Saklasın o meyvayı – Toprağa gömsün Âdem

Olsun Toprak Sahibi! toprağın verdiğini,

Artık ‘Alın Teri’yle toplasın, yesin Âdem,”

O toprağın kölesi

Cennetini kaybetti!

.

HAABİL’İ ARAYAN KAABİL

.

Cennetden kovuldu Âdem

düşman idi oğulları

arz ise ebedî matem…

.

Haabil’in kaatili Kaabil

yeryüzü cehenneminde

ümitsiz, muzdarip, sefîl

göçebe kalbin çölünde

yaşamak umrunda değil

.

“-Haabil! Haabil! nerdesin Haabil?”

.

Gezdiriyor küçük oğlu

onu arzın her yerinde

dağda, ovada, ormanda

ışık yok gözlerinde

diz tutmuyor, göz görmüyor

eli oğlunun elinde

her taş her kaya ardında

Haabil’i arıyor Kaabil

göçebe kalbin çölünde

.

“-Haabil! Haabil! nerdesin Haabil?”

.

Oğlu küçük, aklı ermiyor

acıyor babaya oğlu

ağlamaklı “-baba!” diyor

“baba bu dağ, baba bu göl,

baba bu çöl… ıssız bir çöl!

.

nerdedir kardeşin Haabil?”

.

Haabil Kaabil’in dilinde

Kaabil’in kalbinde Haabil

eli oğlunun elinde

göçebe kalbin çölünde

Haabil’i arıyor Kaabil

.

“-Haabil! Haabil! nerdesin Haabil?”

.

PHOENIX

Ankaa…

“Tao hayat yoludur ve her şey Tao’dur”

Lao Tse

.

I

Ve Ebâbil kuşları

Çırpınarak kanat kanat

Kanatlarını açarak

Bir çırpıda aştılar

Rûh uçurumlarını

Ve Mâyâ’yı

Ve kuşatıp gerçeği

Kapladılar semâyı.

Ve Ebâbil kuşları -cehle ve zulme inat-

Orduyu kuşattılar ve taşlar fırlattılar

-Yıkar bâtıl düşleri çökerken her Saltanat-

Ordular yok oldular

Ve o kuşlar gittiler.

II

Ve Ebâbil kuşları

Dünyâyı düşünmüşler:

Bu Mâyâ’dır! demişler; bu Mülk ve bu Saltanat.

Ey ruhların berzahı,

Ey aldatıcı dünyâ! Seni de aşacağız

Ey kışkırtıcı rü’yâ! Gerçeğe ulaşacağız…

“Âlemlerimizden sefer” ederek, berzahlardan geçerek

Bin yıl boyunca uçmuşlar-yorulmuş gümüş kanatları

Ama birbirine yaslanarak, birbirine seslenerek

Yola devam etmişler

Sîmürg’ü bulmaya and içmişler: Bin yıl daha uçmuşlar

Yoruldukça ilhî söylüyormuş o kuşlar:

Çünki her şey bu yoldur

Bu yol hayat yoludur

Ve bu yoldan geçerek

Cümle gülzâre gelir.

III

Kanatlanıp aştılar rûh uçurumlarını: Ve Mâyâ’yı

-Dünyâyı- ve Moksâ’yı aştılar.

Bir uçuşta geçtiler bu âlem-i berzahı

Nirvânâ ülkesinde İllâ’ya ulaştılar:

Varlık bir serâb idi: Yokluk dahi seraptır.

IV

Ve orda çintemânî: Buda’nın üç incisi

-Nirvânâ ülkesinde, Lâ ve İllâ Mülkünde-

O ziyâfet sunulur;

Ve bir inci yemişler

Esrârı anlamışlar.

İkinciyi yemişler,

Birer Phoenix olmuşlar.

Ölümsüz Phoenix gibi;

Yanıp kül olsa bile -Külleri dirilen kuş!

Yeniden dirilişin, O Sîmürg’ün tılsımı

Saymışlar üçüncüyü

Kalplerinde gizlemişler.

V

Çintemânî’yi bulunca, Lâ ve İllâ sırrını

Ying ü Yang’a kavuşunca, âhengin esrarını

Keşfedip anlamışlar Tao’nun sırlarını

Dokuzuncu felekte “Kelime”yi öğrenmiş

Îsâ ve Rûhü’l-Kudüs bâbını okumuşlar…

VI

Bütün felekleri geçmiş, sonsuzluğa kanat açmış

Lâ-mekân ülkesinde, sonsuzluk okyanusunda

Allah’ın huzurunda

Yeniden açmışlar o şehâdet sancağını:

“Lâ İlâhe illallâh!”

O şehâdet sancağıyla

Ve Lâ ve İllâ kanadıyla

Dönmüşler bu Kevn ü Fesâd’a…

VII

Ve işte ben-

Gözlerim gökyüzünde,

Onları arıyorum:

-Yıldızlar arasında: Onları görüyorum-

Çünkü her şey bu Yol’dur

Bu yol Hayat Yolu’dur.

Ve bu yoldan geçerek

Cümle gülzâre gelir.