II. bilim felsefesi: Map of the knowledge (4. ve 5.celse)

iskenderiye library, egypt

iskenderiye library, egypt

cerrahpaşa bilim felsefesi seminerleri 3 ve 4

4.HAFTA KISIM 1-2-3

Aziz arkadaşlar şimdi daha evvela üç program halinde bu şuur bahsinden başladık ve onları bir ölçüde konuşabildik. Yani istediğimiz kadar genişlikte olmadı, özet oldu ama ne yapalım ki işte sığdırabilmek bakımından teferruatına dalmadan onları bir müddet konuştuk. Şimdi ne demiştik yani insanı bilen etrafında olup bitenleri fark eden bir yaratık olarak önce şuurunda başlamak lazım bu ___ sonra bilgiyi de konuşuruz. Bilemeyen nesne var bilebilen subje var. Şimdi yalnız tabi bazı şeyleri çok aşırı hülasa ettik ve detaylarına giremedik. Mesela ben şuur bahsi içinde epistemolojiyi şuur bahsi içinde tetkik etmenin daha doğru olduğu düşüncesi ile res extensa, res intensa, res cogitans yerine res intense diyerekten o bahisleri şöyle kısaca işaret etmiş oldum. İşte mantıktır, matematiktir, semantiktir, dil başlıca muhakemenin aletleri ama tabi akıl dediğimiz şey şuurdan daha zengindir. Onu yeteri kadar tebarüz ettirmedik sanıyorum. Şimdi bu sefer biraz tebarüz ettirmek tekrar dönüş yapmak mecburiyetindeyiz. Bilginin kaynakları açısından şöyle ki bir kere nefisten başlamıştık. Ego sum Qui sum diye benlik hikayesinden. Şimdi zaten soul dememek için mind deniyor gibi geliyor bana. Hadi neyse öyle olsun fark etmez. Eskiden de bazen nefs dediler. Bazen akıl dediler, bazen kalp dediler, bazen ruh dediler. İşte ruhiyattı başka bir şey oldu falan. Fakat modern telakkide sanki mind’ın bütün vasıfları karşısına yakıştırılıyor gibi bir intiba da oluştu bende. Şöyle ki yani tamam gerek kendi iç dünyamızla vücudumuzla ilgili şuurumuz iç duyularımız gerekse dış dünya etrafındaki, etrafımızdaki nesneler hakkında farkındalığımızın toplamı anlamında şuur elbette fevkalade önemli bir şey. Kendimizin ve dış dünyanın arkında olmak tabi ki epistemolojiyi de buraya bağlamak lazım ama her şey bu konşısnısdan ibaret değil. Bunun içine en azından bunun içine cognition da yani anlamayı da, tanımayı ve anlamayı da dahil ettiğimiz doğrudur. Fakat muhakemenin asıl aletleri bizim şuurumuzdan ziyade kültürle ilgili olduğu da bir hakikat. Dili biz icat etmiyoruz. Sembolleri biz icat etmiyoruz. Matematiğin bile sembolleri asırlar içinde kaç bin tane sembol icat ettik değil mi? yani dilin sembollerini de atalarımızdan aileden çevreden tevarüs ederek bir kültürün içine doğduğumuz için yoksa hayvanlarında bir şuuru var Derece derece olmak kaydıyla. Bazı hayvanların zekâ seviyeleri insana oldukça yakın olduğu için şempanze gibi, yunus gibi, fil gibi, balina gibi büyük memelilerin, büyük beyin alanına sahip memelilerin hatta bir ölçüde dili kullandıklarını biliyoruz. Kendilerine göre sınırlı bir dil olmasına rağmen, burada hemen şu dipnotu söyleyeyim ben öyle kolay kolay ezbere konuşmam, bir şey söylüyorsam mutlaka bir yerlerden bir şey okumuşumdur. Mesela Arthur Kraki aslında fizikçi idi. Şu satalitleri icat eden bilim kulübü. Onun bir hikâyesi vardır. Yunusların dilinin çözümüyle ilgili okumuşumdur yani ben. Hala bende durur zannederim bir yerde. Efendim yani teyplere kaydederim bunlar nasıl haberleşiyorlar. Çokta uzak mesafelerden haberleşir balinalar, yunuslar biliyorsunuz. Ne gibi sesler çıkarırlar anlamaya çalışalım. Bununla ilgili yine sözü uzatıyorum dallandırıp teferruata giriyorum ama yine kendimi sansür etmeyeyim. Bununla ilgili bir gönderme daha yapayım. Tarkovski’nin filme çektiği solaris filmindeki stalistler lemindir. Orada şuurlu bir gezegen içinde astronomların o gezegenle münasebetleri tasvir edilmiştir. Adeta Tanrı gibi her şeyin farkında olan bir gezegen, büyük bir beyin gibi düşünün. Öyle beyne benzer tasvirde edilmiştir. Gezegende devamlı çöplükler içinde falan neyse çok güzel bir kitaptı. Filmi de oldukça başarılı idi. Kitap kadar değilse de orada yabancı bir şuurla karşılaştığımız zaman diyelim. Bir uzaylı ile karşılaştık ve ya Tanrı’yla diyalog Tanrı’yı da sembolize ediyordu. Benim anladığım kadarıyla solaris gezegeni benim anlayışıma göre en azından yazarı kastetmediyse bile çünkü her şeye hâkimdi şuuru. Romanda tasvir edilen yani adamın ölmüş karısını canlandırıp karşısına getirecek kadar efendim öyle Tanrı göndermeleri de açık. Şimdi orada farklı şuurlar arasındaki bir alışverişin ne kadar zor olduğunu göstermeye çalışmıştı Stalisler le. yani burada bizim şuurdan bahsederken evet içine kondisyonu da katalım ama akıl yine de daha zengin bir şey akıl, ruh, nefis kavramaları yine de daha engin hatta mind’a göre mind’ı akıl diye karşılayabiliriz. Çünkü işin içine her ne kadar ilimde de varsa da intuition, instit hadise insit ve intuition sevkitabii ve sezginin bazen de yüksek seviyeli sezgilerin fazlaca müdahil olabildiği hallerde var insanın Ruh halleri . yani en azından ultensiteys of conscious dedikleri mesela rezede kullanan ve ya başka efendim uyuşturucu ve ya başka cinsel mükeyyifat kullanan insanlarda şuurun farklılaştığını biliyoruz. Bir takım halüsinasyonlar falan hatta Şamanistlerden falan bir iki örnek vermiştik. Şimdi burada ben şuuru daha çok sınırlı bir cognition olarak anlamak temayülündeyim. Kendi anlayışım böyle ortalamanın dışında belki ortalama anlayışım çünkü tamam bir sensetion var. Bunlar ve onların bize ilettiği ___ ibaret bu ışık fotonları olabilir, ses dalgaları olabilir, sıcaklık duygusu olabilir, her şey olabilir, iç duyu dış duyu her şey olabilir. Her neyse sonuç olarak bir ses notumu var ana bu işte beynin faaliyeti sayesinde şuur bunları İngilizce particular şimdiki dilde söyleyecek olursak nesnel diyorlar. Şimdi Türkçe de nesneler olarak ferdiyi nesneler olarak hatta district nesneler olarak daha doğru tabirle idrak ve bu sayede bir proseptionı önceden ezberlemiş hafızadaki bilgileri de kullanarak tabi çünkü bir de beynin herhalde daha fetüs çağından başlayarak öğrenme süreci var. Doğumdan sonra hayli hayli çok kızarıyor. Dış dünyada da açılıyor gözü kulağı falan yani öğrenilmiş hafızayla tabi beyindeki bazı bölgelerin bazı şuur hastellerinin münasebetleri biliniyor.  Zaten anlatılıyor ama bunların geçenlerde dinlediğimiz babanes’in şeyindeki neydi kadıncağızın adı unuttum şimdi. Avusturalya’da konuşan kadın barones zorofizyolog un anlattığı gibi hakkı olarak da işaret ettiği gibi aslında beynin sadece belli bir bölge sine inhisar ettirmek bazen şuur hallerini pek de doğru olmayabilir. Çünkü beynin her tarafıyla da bir takım iletişimler şu veya bu şekilde bazı hallerde kurabiliyor. Yani bir yandan hipokompusler bir yandan amip deneyler bir yandan memoryler bir yandan başka şeyler. Evvel ki öğrenilmiş bilgileri de kullanarak nesneleri kavrıyor persive pörtpepele  kavramak anlamına geliyor. Latince de perception da tamam bu da var perceptionı da anladık. İyi de perception dan ibaret değil tabi şuur bunun birde tanıması var anlaması var. Yani Goethe’nin dediği gibi görmek bilmekti diyor. Hani şimdi ben karşımda gördüğüm zaman Numan Bey’in başka bir şahsiyet Afif Bey’in başka bir şahsiyet burada bulunuşu. İşte bu zamandır şu mekan falan hepsini tek tek şuurumda hem algılayıp hem tanıma hem de anlama mevkiindeyim. Yani gördüğüm zaman artık onun varlığını inkâr etmek anlamsız. Ancak ilim adamlarının bilhassa şuurla uğraşan ilim adamlarının imar ettiği bir hususu işaret etmeden geçemeyeceğim. Bu map of the knowledge girmeden evvel, şöyle ki demin Numan Bey’le sohbet ederken aklıma geldi. Yani bilhassa fizikalist, materyalist temayüllü nörofizyologlar ve genel olarak bilim adamları sanki ilmin idrak edebildiği nesnelerin dışında hiçbir şey yokmuş mevcut olan şeyler sadece ilmi olarak varlığı tespit edilebilen, ölçülebilen yahut etkileri ölçülebilen fizikçilerin tabiriyle __ dedikleri. Yani varlığına bir delil bulunabilen diyelim nesneler mevcuttur. Geri kalanın var olduğunu kim iddia ediyor. Hangi delille? Falan diyerekten efendim. Fiziki olmayan nesneler zaten yoktur, maddi somut olmayan nesneler zaten yoktur gibi bir temayül içindeler. Böyle baktığımız zaman hatta şuuru da izah edemiyorsunuz. Hâlbuki mesela bizim zaman duygumuz bir iç duyu olarak en az bir görme duygusu kadar kesin bir duygu hatta bütün benliğimizi inşa eden bir duygu gerçi log mesela hafızaya bağlamıştır. Öncelik-sonralık, arka arkaya gelme halleri duyuların, yaşantıların. Efendim log üstadımıza göre yani hafıza sayesinde benlik oluşuyor biryandan hatta zaman duygusunu da oraya bağlarlar. İyi ama ben tersini düşünüyorum. Yani eğer zaman olmasaydı, zaman duygumuz olmasaydı zaten hafızayı da tasnif edemeyecektik. Benliğimizi de asıl bizi inşa eden ve bütün varlığı sistematik bir şekilde birbiriyle irtibatlandıran şey zaman duygusunun kendisi. Tamam zaman duygusunun bir illüzyon olduğunu iddia eden fizikçilerde duyduk gördük ama bilhassa Ayşe hanımın geçen paylaştığı mesela ismini unuttum adamcağızın onda biraz fazla var. O fizikçi arkadaşta yani şimdi tamam ama siz eğer adamın birisi şöyle demişti. Neye inanıyorsun kardeşim kimdi bakıyım ____ mıydı galiba oydu ya da başka biri şimdi hatırlamıyorum bende ihtiyarladım artık kardeşim ben evidence inanırım yani delillere inanırım şuna inanırım buna inanırım demem iyi güzel madem gördüğüne inanıyorsun dış duyulara yani kulağa inanıyorsun bir halüsinasyon illüzyon falan gibi hallere de nazar-ı itibar almak ve elimine etmek kaydıyla diyelim. Normal halde bahsettiğimiz takdirde Madem bunların gerçekliği görmenin gerçekliği hakkında hiçbir tereddüt bilhassa çarklı şuur halleri de mevcut olduğu halde hiçbir tereddüt serdetmiyorsun da niçin iç duyulara gelince zaman duygusuna gelince o onun kadar gerçek mesela acı hissi kualya dediğimiz şey her nevi kaliteler emisyonlar. Tabi Budist olursanız o zaman benliği inşa eden 5 unsurun da  emisyonlarında şuurunda bedeninde aklında… Aklınıza gelen şuurla ilgili akılla ilgili insan varlığıyla ilgili her şeyin zaman içinde değiştiğini ve bir istikrarın olmadığın binaenaleyh gerçek olmadığını iddia edebilirsiniz. Ama biz ilimde öyle davranmıyoruz gördüklerimizi konfirme edile bildiği taktirde efendim bir consensusla insanların ölçebildiği ve üzerinde anlaşabildiği taktirde gerçek diye  kabul ediyoruz her nevi evidence peki beş duyularla ilgili bu maddi nesnelerle ilgili bu itimadı niçin onlardan çok daha esaslı bir şekilde nefsimize aidiyetini içten gelmesi sebebiyle *______ olması sebebiyle çok daha esaslı bir şekilde nefsimize aidiyetini hissettiğimiz iç duyuları niçin onlar kadar gerçek kabul etmiyoruz mesela zaman duyusu. Zaman duyusu bence hiçte hafızanın falan inşa ettiği bir şey değil bilakis tam tersine benliği işaret eden şey varlığı işaret şey. Ha o zaman mekan tartışmaları ayrıca ilim bahsinde tartışılacak zaten teferruatlı bir şekilde inşallah orda Afif beyi de benim  konuşmadan sonra dinleyeceğiz mantık bahislerinde Yücel beyi de dinleyeceğiz elbette ama şimdilik bu kadar söyleyip geçelim. Şimdi biz bu şuur bahislerinin birçoğunu söyle geniş geniş ele alamadık sadece bir yol haritası üzerinde konuşuyoruz. Niçin böyle geçen işte siz teşrif edememiştiniz o yüzden sadece Numan bey hocamıza özetlemek durumunda kaldım onun teklifi üzerine Niçin şuurdan başlıyorsun çünkü zaten bilgiyi şuura borçluyuz, şuur sayesinde elde ediyoruz. Gerek iç dünyamızda gerek dış dünya ile ilgili bilgileri hastelerimizle aklımızla şuurumuzla elde ediyoruz, peki bunun içinde  muhakemeli unsurları olan mantık, matematik, dil, semantik gibi şeyler yok mu var. Perceptionı ve cognitionı biraz geçtiğiniz zaman şimdi cognitionı da küçümsemeyelim yani benim Afif beyin varlığını kavraman için ayrıca mantık, muhakeme yürütmeme, matematikten anlamana falan gerek yok kâfi perception olarak zaten ne derdi Saint Augustine şimdi hatırlamıyorum Latince ibarenin tamamını zaten uzun bir ibare idi benim sitede de bir yerlerde vardı galiba formasatiyelisle başlayan sen hatırlayacaksın. Şimdi buna da bütünün meydana getirdiği parçalar öyle bir rol oynuyor ki eğer ferdi vakalar, ya bir takım somut nesneler dış dünyayla ilgili konuştuğumuz zaman induduel singuler tekil yani ferdi veya particular nesneler varsa karşımızda onlar zaten eskilerin partıcular varsa tartışmasında olduğu gibi doğrudan doğruya persıbıl ve konsıbıldır yani hem kavranabilir hem idrak edilebilir ama biz konsepşınlara geldiğimiz zaman yani konsıbıl dediğimde biraz yanlış oldu pörsıbıldır zaten ve görmek kâfidir tıpkı Goethe’nin görmek bilmektir dediği gibi, yani bir şeyin gerçekliğini anlamak için ancak akıl yürütmenin metotları daha çok konsepşınlarla yani mantıkla matematikle, semantikle genel ifadelerle universal terimlerle yürüyor. Gerçi tabi ki Yücel Bey hatırlayacak eskiden Numunalistler universal kavramına itiraz etmişlerdi gerçek değillerdir diye Fokondan başlayarak ______ olsun ______ bir sözü de vardı gereksiz yere bir takım varlıklar icat etmeyelim. Evet, O kamu ihtilası hikâyesi oradan gelir. Şimdi mesela Afif Beyin bir fert olarak gerçekliği Numan Beyin, Yücel Beyin ve yel benim bu açık bir gerçeklik ama birde insan diye genel bir kavram var. Ben feyzleri görüyorum insanları görmüyorum diyor, insanlık ideali diye nümünalist o genel bir isim içi boş Somut bir şeye tekabül etmiyor kollestabıl değil yani anlamında şimdi tabi realistler başka düşünür, idealistler başka düşünür, numnalistler başka düşünür. Bunlarında çok uzun tartışmaları var elbette felsefe tarihi boyunca ama şunu unutmayalım biz bilgimizin tamamını ilme medmum değiliz. İlme medmun olduğumuz bilgi ilme borçlu olduğumuz bilgi, ilim sayesinde elde ettiğimiz bilgi teorik tarafları da bulunmakla beraber sadece test edilir müşahhas, maddi realitelerle ilgili zaten kullandığı aletlerde öyle bana göre mantık hatta dilimiz dil çok daha zengin olduğu halde manevi kanalları da ifade edebiliyorsun mukaddes metinde vardır, şiirde vardır şu da vardır bu da vardır ama genel muhakeme çerçevesinde semantik içinde düşününce hatta hatta maddi dilimiz bile dış dünya tarafından etkilendiği için 100 yıllardır ne yüz yılları 100 binlerce yıldır insanlık yeryüzünde yaşıyor tabii ki dış dünya ile ilgili intibaları maddi dünyayla ilgili intibalar ve dili de onlar biçimlendiriyor, insan tecrübesi dilin geçmişini bilemiyorum yani zannetmiyorum 30-40 bin yıldan geriye gitsin ama ebetteki insan hayatı, insanlığın hayatının tecrübelerinin birikimlerinin sonucunda oluşan bir şey ve kelimeleri, tecrübeleri yansıtacaktır. Binaenaleyh bir ucu da materyalist hatta bunu Bergson de tebarüz ettirmişti. Hatta zihnimizin bile bir ölçüde materyalist olduğunu iddia etmişti bir yerlerde şimdi çok net hatırlayamayacağım detayına girmeyeyim ama dilin kendisinde de bilhassa nesneleri isimlendirme ve discreteleştirme özelliğinden dolayı kontün mahiyeti itibariyle kontün olan zaman gibi duyular gibi hareket gibi hadiseleri bile mümkün mertebe discrete haline getirerek anlama gayretinden dolayı dilin dahi materyalist bir yapısı bulunduğu tertidi yapılabilir. Binaenaleyh şimdi dilden matematikten ve mantıktan bahsediyoruz. Peki ama bunları bizim şuurumuz inşa etmedi bunları bütün insanlık inşa etti. 200 bin yıl boyunca yani dili biz icat etmedik. Tolstoy verirdi öyle bir örnek ismini hatırlamayacağım şimdi adamın falanca adam keşfedilmiş, çok az insan görmüş, insanlar arasında büyümemiş yani hayvan gibi çünkü konuşamıyor. Ormanda yakalanmış var ismini hatırlamıyorum öyle birkaç vaka oldu, ben de okudum. Hatta öyle bir hikâyede vardır bir gün ormanda bilmem kim büyür diye filmi falanda vardır neyse. Yani vahşi hayvanlar içinde büyüyen, şimdi eğer bir insan cemiyeti içinde doğup büyümüyorsa, bir kültürün içinde büyümüyorsa yani o kültür sayesinde daha 2-3 yaşına gelinceye kadar bir dil öğrenmiyorsa ama görmeyi de öğreniyor, sesleri anlamlandırmayı da öğreniyor, dili öğreniyor, mantık, matematik çok sonra eğitimle geliyor. Ama şuuru en fazla şekillendiren aletlerden birisi olarak dil ve inançlar çok küçük yaşlarda başlıyor. İnanç telkinleri zaten inanç telkinleri de dilin içinde fazlasıyla var zaten. Anne baba yapmasa bile. Yani en koyu materyalist, ateistler bile diyelim bir Müslüman cemiyetinde yaşıyorsa ve o dilin kendi bünyesinde fazlaca manevi telkinler varsa onun etkisinden kurtulamaz, kaçamaz. Yani böyle şeylerde var. Müşahede ediliyor, örneklendirilebilir. Yani dilin, mantığın ve matematiğin bir beşeri, kültürel miras olarak sonradan iltibas edilmiş donanımımızdan ve şuurumuzdan elde edilmiş irsi ve şuurumuz sayesinde bizim tarafımızdan inşa edilmiş bir şey olmaktan ziyade asırlardır insanlığın birikiminden tarihten gelen şeyler olması sebebiyle onların bir kere şuuru çok aç değil. Çok açık onlar öğrenilen şeyler bir kere şuurda kavramında bulunduğu doğrudur ama bu kavramanın bilhassa conceptionlar kavramlar yani efendim konseteavize etmek o perceptionlar universal olanları genel isimler, cins isimler yani özel isimler böyle şeyler. Dilin bünyesinde matematikte de, mantıkta da mevcut olan birçok şey insan şuuru tarafından taklit yoluyla iktibas edilmiştir. Sadece bizzat kendi icat ettiği bir şey değil ailesinden öğreniyor dili çocuk. Bir dil icat etmiyor. Yani burada lafı uzatmak istemiyorum. Bizde de vardır Bali bilen dili esperato yapmak istediler. Hatta esperatoyu kullanan insanlar vardır bugün itibariyle. Suni dillerden de bahsedebiliriz bir sürü teferruatı olabilir dilbilim açısından meselenin. Onlar önemsiz detaylar. Demek istediğim meselenin ehemmiyetle ciheti şu ki bizim muhakememizin yani akli faaliyetlerimizin başlıca ve en müessir aletleri şuurdan ziyade iktisap edilmiş kültür vasıtası ile tevarüs edilen mantık, muhakeme gibi, dil gibi aletler. Yani mind’ın karşınsısla aynileştirmeye temayül edilmesi çok sofiyane bir şey, çok aşıyor. Onun iki yüz bin yıllık bir geçmişi var. Homosapiyenslerden beri yani insan aklının dille, mantıkla, matematikle  onların gelişmeleriyle, tarihle ilk bağlanmaları olarak doğru mu ?

            Peki ayrıca diğer hayvanlarda da bulunduğu gibi sevkitabiinin ayrıca hatta zaten her anlamda kendisinden biliyoruz da intuitionin o mistik hallerde farklı biçimleri de var. İntuitionın William James where ı adlı eserinde başlıca 4 şimdi hatırlayabilirim İnşallah. Başlıca 4 hususiyetini ayırt edici hususiyetini saymıştı. Geçici yani sürekli değil. Efendim insanın şahsiyetini etkileyici, değiştiriyor. Transforme ediyor yani kalıcı bir etkisi var. İnsanın kendi isteğiyle olan bir şey değil pasif gerçi bununda istisnası yok değil. Mesela bir takım meditasyon yollarıyla kasıtlı olarak veya bir takım ilaçlar kullanılarak Şamanistlerin yaptığı gibi ve ya işte ritüellerle falan insanların hedeflenen bir mistik tecrübeye hedefleyen bir gayretle kendilerine göre bir başarıdan da bahsedebiliriz. Böyle şeylerde mümkün elbette. Yüksek meditasyon hallerinde falan ama bu pasiftir. Mesela peygambere gelen vahyi anlatırlar bizim eski kitaplar sanki yanındaymış gibi, biliyormuş gibi anlatırlar. O kitaplar pekte güvenilir değildir. Tarih kayıtları bizde ama olsun bir fikir vermek bakımından söylüyorum. Bazen işte kendisini kaydediyor, kendisinin istediği ve arzu ettiği zaman ulaştığı bir şey değil bu. Bir an geliyor mistik tecrübe ve geçici, ağır etkileri de olabiliyor sarsıcı, başka şeylerde olabiliyor bir sürü teferruatı var meselenin buna fazla dalmayayım. Ancak dördüncüyü hatırlayamadım galiba ikna edici de üzerinde kalıcı tesir bırakıyor. Bir şey daha vardı şimdi ben hatırlayamadım ama William james’in ___ kitabı bende var. İstersek bakarız buluruz, onu sonra ekleriz önemli değil. Şimdi birde mistik tecrübeden kaynaklanan intuşın biçimi var. Mesela matematikte bile vardır. Yani sizin sezgileriniz yoksa zaten sezgiler her şeyde çok aşırı rol oynar da, biz farkında değiliz intuitionın rolünden. Bazen işte fazla aşırı materyalist ve ya fizikalist takılıp onları ihmal eder gibi de oluyoruz. Ve ya matematikçiler arasında farklı temayüller olabiliyor. Diyelim biri realisttir, öbürü formalisttir, öbürü platonisttir, bilmem nedir falandır. Farklı temayüller olabilir. Mesela gider platonik realizmi benimser öbürü formalisttir, beriki bilmem nedir. O zaman değişebiliyor bu  intuitiona bakış açıları ama ben puankana’nın  kitaplarından fevkalade parlak matematik intuitionyonlu modelleri hatırlıyorum. Kendi yaşadığı şeyleri anlatmış yani. Kendisine gelen matematik ilhamlarını ve sonuçlarını anlattığı için o kitaplarda oradan biliyorum, matematikte bile var. Hem de çok enteresan. Ama böyle farklı intışun  biçimleri de var. E… biz şimdi demek oluyor ki böyle muhakemenin kullandığı mantık gibi, matematik gibi, semantik gibi aletleri de epistemoloji çerçevesinde ve şuur bahisleri içinde tartışmış oluyoruz. Ama o zaman şuuru biraz daha aşıyor da akıl diyeceğiz buna artık ve bu akıl tabiri mind tabiri daha doğru mind’ı yani consciousnessı çok fazla aynileştirmemiz bu tamamen en zor anlaşılan yönü olabilir consciousness  mind’ın ama bir de böyle anlaşılabilir ve tarihten intikal eden yönü var İnsanlığın kültürel mirası kabul edilen. Şimdi peki o zaman biz bu şuur bahsinin içine epistemolojiyi de dâhil ettik. Dedik ki kardeşim insanın bir duruş noktası olur. Bir perspektif olur. Bizim de duruş noktamız kendi benliğimizdir, kendi şuurumuzdur. Kendimizden bakarak dünyayı kendi tabiatımıza göre anlıyoruz birde bu var. İnançlarımız değiştiriyor. Sizinle paylaşmıştım elim vas  mıydı adamcağız Budist başka türlü inanır. Semantik dinler başka türlü inanır. Onun şuuru yönlendirişi var yani gerçekten yönlendiriyor. Dilde yönlendiriyor. Dillerde farklı hatta dilin mantıklarının farklı olduğunu iddia edenler vardır. Mesela beryamin livorf __ __ efendim Batı Avrupa dillerindeki zaman anlayışı yoktur. Binaenaleyh tamamen farklı tasniflere dayanır. Siz zannediyorsunuz ki evrensel bir mantık var, dünyanın bütün dilleri aynı mantığı kullanıyor falan hiçte öyle değil.  Mesela paradoks mantığı kullanıyor Taoistler, şintoistler, Japonlar. Efendim ben geçenlerde bir örnek vermiştim 31:55 ile 32:00 anlaşılamadı. Böyle tuhaf bir şeyler yani. Zaten mantığın pek çok çeşidi var da ___ ‘den çok değerli mantıktan, üç değerli mantığa, iki değerli mantığa falan. Biz tabi bilgisayarlarda iki değerli mantığı kullanıyoruz baymeni sistem olduğu için. Ha enteresan bir şey Hintliler baymeni sistemi kullanıyorlarmış sıfırı geliştirmeden önce. Daha da enteresan laypmiç bazı ilhamlarını Hint’ten, Çin’den o baymeni sistemden almış mantık sistemini geliştirirken iyi mi? Yani onunla ilgili bir şeyler paylaşmıştım ben vaktiyle bir yerlerde şimdi hatırıma ancak bu kadarı geliyor. Bu da enteresan bunu söyleyeyim. Şimdi peki o zaman bilgimizin şuurumuzla münasebeti, aklımızla münasebeti yüzünden bu kendimize stand point  olarak şuuru seçtik. Peki, o zaman bizim perspektifimiz şimdi bilgi ne? Bilgi dediğimiz şey ne? İnsan neyi bilebilir. Hatta bu da laymiş’in sözüdür. Yani bir şeyin yok olması değil de asıl var olması şaşırtıcı diye. Şimdi var olan şeyleri biliyorsunuz elbette de. Lakin ben kendi kafama göre özentiyle işte hikmetin yedi dileği diye efendim bilimleri kendime göre yeniden tasnif ettim. Bekın vardı biliyorsunuz tarihi hafızaya benzetir, efendim ilmi akla benzetir. İşte bilmen  advance ___ burda. Bekın  üçe ayırır. Bizim Farabi’nin vardır ihsanülünde kendine göre bir bilimler tasnifi. Önceden beri böyle yaparlar. Mesela gobrotun vardır kendi ilimler tasnifi. İşte ilimleri sistemi kitabında; nazari ilimler tecrübe ilimler, illiyetçi ilimler, normatif ilimler diye tasnif eder mesela. E şimdi ben bakış açılarına göre hem mevzuyu hem de mahiyetini tartışabilmek açısından sınırlarını da tartışabilmek açısından bakış açılarına göre tasnif edeceğim dedim. Ee şimdi geçmişe bakıştır diyerekten tarihe nutrospection diye tarih var. Geçmiş zamana bakıyor. Dikkati oraya yönelmiş. Bugünden geçmişe doğru bakıyor. Geçmişteki hadiselerle ilgileniyor. Bir ilim var işte prospectıon diyoruz niye işte prospectüs diye bir iki kısa örnekle de anlatmıştım. Çünkü ilmi de tespit edilen maddi dünyayla ilgili bazı prensipler, kanunlar adına ne derseniz deyin güvenilir test sonuçlarına göre gelecekle ilgili tahminler yapmak ve pratikler geliştirmek mümkün oluyor. Bundan dolayı prospectıon ilim filan iste o spektane  lafından geleceğe bakış falan diye öyle bir şey yaptık. Onu da o bakış açısına kattık. Sonra sanat var mesela. Ne diyeceğiz sanata? Bir sanatkâr kendi iç dünyasına bakar ve kendisini ne kadar iyi tanıyorsa diğer insanlarında kendisine benzer duygular olduğunu, olabileceğini, ihtirasları duyguları filan ona göre kendi iç tecrübesinden hareketle daha çok bilhassa romancılar falan efendim hayal ederek tasvir ederler. Zaten bizim başka şuurlar hakkında bir şey bilmemiz mümkün değildir. Orada solipsizm geçerli maalesef biz sadece kendi şuurumuzu biliyoruz. Ha ilim korfirmasyonu, verifikasyonu konsensüsü birlikte ölçmeyi falan kabul ederek bunun dış dünya da bir karşılığı var. Herkesçe kabul ediyor tartışmanın gereği yok diyerekten bunu kabul ediyor. Ama bu başka şuurların varlığını kabul etmek kadar aşırı görünmüyor. Her neyse netice olarak sanat var içe bakış. Peki, ama bu içe bakış demiştik, içte ne var yani bu beş perspektifin içinde din var, efendim şey var ona marifet-i nefs dedim. Ben eskiden bazı makalelerde lostik hikmete ve ya tasavvufi mistik tecrübenin mahsulü olan düşüncelere tecrübelere ve ya bilgilere insanın daha çok bir şuur halinin doğurdu bir mediya anlayıştan bahsediyoruz.  Bu lostik tecrübelerden bahsederken yani o trans halinde falan yaşanan deneyimleri arz ettiriyorlar bize yoksa dış dünyayla ilmin transta olduğu gibi ilgilenen insanlar değiller mistikler. Onlar kendi nefsinden kendi ruhundan hareketle dünyayı tanımaktan bahsettikleri için o da çeşit inspectıon denilebilir. Ama ona ne isim vermiştim şimdi hatırlamıyorum, yani bakış açısı olarak. Fakat işte birde marifet-i nefs var. Bir de mesela ne var tarih felsefesi var. Bütün hepsini __ olarak bir arada mütalaa etmek tarihteki rolü, etkisi, ne kadar kabul gördüğü, ne kadar değiştiği veya yanlışlandığı, doğrulandığı falan gibi şeyleri de hesaba katarak felsefenin ilmin tarihini falan her şeyin tarihini muhasebesini yaparak onun içinde ona quespection demiştim. Yani quespection da var İngilizce lügatte ben icat etmiş değilim. Quespectane falan diye Latinceden kendin icat ettim diyordum ama var yani. Birlikte bakış, terkini bakış anlamında efendim şimdi aslında şuuru tasnif ederken daha yani çok uzun tartışma gerektirir ve teferruatına belki başka bir çerçevede girebiliriz şu an değil. Çünkü teferruatta kayboluruz. Ama hatta maddi nesnelerde bile bir çeşit şuurdan bahsedenler olduğu gibi hadi maddi cansız nesneleri geçelim. Fakat bir nebati şuurun, bir hayvani şuurun ve bir insani şuurun varlığı bir gerçektir ve Aristo’dan beri de malum tartışılır. Aristo işte büyüme şeyini işte insiyakını bitkilerin nebati şuur diye anlatır. İşte böyle görme, işitme, hareket etme gibi özellikleri hayvana gerekli olduğu için hayvana ithaf eder ve düşünce, akıl falan işte muhakeme onları da insana izafe eder. Ben bunların üzerine Aristo üstadımızın pek kabul edemeyeceği fakat belki Platon’a ve Platonistlere ve ya pisagorculara sempatik gelebilecek bir metafizik karşısı sekteliğe de mütemayilim (mütemayildim) yani metafizik şuuru diye mistik tecrübelerden dolayı. Yani şimdi demek ki böylece sanat sayesinde ortaya kalan eserleri insanların bunlar şayet bir bilgi, bir anlayış, bir şey verebiliyorsa bize şimdi onu konuşuyoruz ya efendim. Bir sanat eserleri var elimizde insanın faaliyetleri düzeyinde bir de ilmin araştırmalarının sonuçları olan bilgiler var. İşte tarihi bilgiler var. Tarih felsefesini söyledik dini hikmetler, kitaplar filan var. Kültürlerin etkileri var. Efendim metafizik tecrübe var. Peki, ben şöyle bir benzetme yapmıştım çok yıllar önce yani şimdi mesela gökkuşağı dediğimiz şey aslında maddi bir nesne değildir. Gökkuşağı nedir? Gökkuşağı işte yağmur yağar o bulutların arasındaki su damlacıkları, oradan kırılan ışıklar eğer durduğunuz nokta perspektifiniz uygunsa kaldı ki zaten illa da tek bir noktadan rainbowa bakmak gerekmez. Durduğunuz nokta uygun değilse bile kafanızı biraz çevirince o tarafa değilse bile başka bir taraftan bir rainbow görebilirsiniz yani bir gökkuşağı görebilirsiniz. Neden oluyor sizin gözünüze gelen istikameti ile o havadaki su damlacıkları içinden süzülen ışık kırılıyor tıpkı spectometre de olduğu gibi ve işte 7 rengi görülüyor a__ s__ peki bu var olan bir şey mi hayır. Geçici bir şey zaman içinde ışıkla şeyin etkileşiminden ibaret ama fotoğrafını bile çekebiliyorsunuz değil mi? Sayısız gökkuşağı resmi görmüşsünüzdür. Yani fotoğraf yani gerçekten maddi şuur kadar elle tutulur bir nesneymiş gibi zaten o yüzden materyalizm tabiri yerine daha çok fizikalizm tabirini kullanıyorlar. Bazen şuur bahislerinde çünkü bir şeyin fizikal olması demek illa da tam anlamıyla maddi, somut, katı madde olması demek değil. Tesirlerinin ölçülebilmesi mesela elektrik şarjı gibi mesela elektro manyetik dalgaların ölçülebilmesi gibi sadece ölçülebilir tesirleriyle hissedilen nasıl ki kulağımız sesi hissediyor onun gibi böylece varlığını bir takım tecrübi testlerle teyit edebildiğimiz, derinlendirebildiğimiz, ölçülebilir şeyleri de fizik içine dâhil ettiğimiz için dolayısıyla illa da somut olması da gerekmiyor. Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Şimdi gelelim bu bahsin özetine yani ne dedik sanat dedik ben daha önce de arz etmiştim hatırlarsanız insanlık sanatla başladı. Zaten kendi dünyasında çocukluğunda oyun oynayarak başlar. Emeklerken falan derken oyun oynarken falan dili de öğrenir, başka şeyleri de öğrenir, araştırır, öğrenir. Merakta öyle başlıyor oyun da öyle başlıyor. Şimdi efendim sonra işte kültür telkinleri ile dil, din gibi şeyler geliyor. Sonra eğitimle ancak felsefe efendim ilim falan gibi tetkikat gelebilir. Ondan sonra da bakıyorsunuz adam lise son sınıfa geliyor ee artık üniversitede bir meslek sahibi olalım. Acaba şuraya mı gitsem, buraya mı gitsem, şu meslek mi bana uyar, bu meslek mi hayatımı nasıl yönlendirsem diye bir oryantasyon problemi başlıyor insan hayatında biliyorsunuz. Sonra da neyse mesleğini icra ediyor zaten. Artık o da gelecekle ilgili projeksiyona giriyor. Şimdi biz stand pointle şuur bahsini bir kenara bıraktık. Şimdi geldik işin birinci kısmına yani perspektifler. 7 tane farklı perspektif var. Bu perspektiflere göre de bir takım oryantasyonlar benimsenebilir elbette. Nitekim bakıyoruz her bir perspektifin sahibinin farklı bir oryantasyonu var. Hayat hakkında insanlık anlayışı hakkında, yani şimdi herkes kendi temayülüne göre değerlendiriyor. Kendi ruhi ihtiyaçlarına göre. Bu arada unutulmaması gereken şeylerden biri belki ilerde teferruatına açmalıyız. İnsan ruhunun dış dünyaya kendi ruhunun damgasını vurduğu yani kendi temayülleri var. Kendi dispersiyonu var. Belki bu galenin hugarları gibi 4 unsur, 4 mizah ve DNA dan gelen genetik miras, insanın yaratılışı, yapısı efendim deli mi olacak, akıllı mı olacak, aptal mı olacak pek çok şey genetiğe bağlı malum. Temayüllerinde bir kısmı öyle kimisi sanata yatkın olarak doğuyor anasından kimisinin sanatla hiç ilgisi olmuyor mesela ilme yatkın oluyor falan. Yani bu temayüllerde belirleyici olabiliyor kader olarak. Bütün bunları göz önüne aldığımız zaman efendim aziz hocalarım demek ki işte sanattan bahsedeceğiz bu temayüllerden bahsederken, ilim bahsedeceğiz, felsefeden bahsedeceğiz, efendim tarihten bahsedeceğiz, dini-kültürel mirastan, hikmetten bahsedeceğiz, mistik tecrübelerden bahsedeceğiz, birde tarih felsefesinden hepsini birden kapsıyor diye bahsedeceğiz. Yani hepsini birden kapsaması, benim keyfim böyle istediği için değil de şundan dolayı bunu kısaca izah etmiş olayım. İlimleri tasnif ederken ben işin tabiatı böyle gerektirdiğini düşündüğüm için mantıken böyle tasnif ediyorum canım böyle istediği için değil de anlamında söylüyorum. Yani biz tarih dediğimiz zaman insanlığın geçmiş tecrübelerinden bahsediyoruz. Geçmiş zamanda olup bitenlerden bahsediyoruz. Ee tarih felsefesi dediğimiz zamanda bunun felsefesini yapmaktan bahsediyoruz. Peki, ama insanlığın geçmişi tarihçilerin gibi siyasi tarihten veya bir takım tarihlerden ibaret değildir. Bütün geçmiş tarihtir. İnsanın bütün faaliyetleri elbette bir geçmiş zaman kategorisindeki bütün faaliyetleri muhasebesini yaptığınız zaman bir anlamı var. Yani ilimden anlamayıp, felsefeden anlamayıp, dinden anlamayıp, efendim tasavvuftan anlamayıp peki kardeşim sen ne tarihçiliği yapıyorsun. Valla işte Kanuni şöyle bu biraz çocukça bir şey olur. Çok saati bir anlayış olur. Nitekim öyle oluyor. İnsanlığın bütün mirasını değerlendirecekse tarih felsefesi o zaman bu bakış açılarından mecburen hepsinden anlamayı ve ihtiva etmeyi de tabi olarak __ ediyor. Bu değerlendirme, bu sonuç çıkıyor. Netice-i kelam eğer bu perspektifiniz uygunsa durduğunuz nokta ve ya uygun bir zamandan bakıyorsanız siz hatta bir gökkuşağının resmini bile çekebilirsiniz. Tarihte böyledir, diğer şeylerde. Ama siz nasıl bakıyorsanız hadiselere bilgi destesi olarak mesela şimdi sanat diyorsunuz. Ne ya bu? Benim temayülüm şu yani yaratıcı sonucu olarak bazı insanlar sanatkâr olmaya temayül ediyorlar ve sanatkâr oluyorlar şu veya bu sanat nev’inde tamam ama bu sanatın kullandığı usul muhakemeninkilere ne kadar benziyor, ne kadar benzemiyor. Mesela mantıkta biz biraz hatırlarsanız Ego sum Qui sum lafını bahane ederek identity ve __ gibi bazı __ kısaca bir işaret etmiştik. İşte particular, universal, holist bunlar falan __ __ çıkıyor. Bunlardan discrete ve ya contilüs hadiseler falan demiştik. Burada mesela mantıktaki, matematikteki ayniyet, özdeşlik falan gibi kavramlar biraz serbest bir tarzda kullanılır. Daha çok analoji birebir ayniyette değil de benzerlik sanatta. Hatta şimdi tabi teferruatını hatırlamıyorum çok da uzun bir konuşması vardır. Benim sitede de olacak galiba bu şey __ kitabını yazan adamın adı neydi. Hoştat  benim düşüncemin muhakemenin temel yapısını, işleyiş mekanizmasını analojiler dönemine işaret eder.

 

  1. HAFTA KISIM 4

Analojiyi unutturmayın oraya gireceğiz. Şimdi bu Platon Pisagora sormuş ya: ya Pisagor Mısır rahiplerinin talebesiydi yani Mısır rahiplerinden başlıyor zaten  bu ölümsüzlük fikri  o firavun o piramitleri ………………………… yani zaten şey de oradan başlıyoruz semitik dinlerde oradan  başlıyoruz . Musevilikle  Musa firavun şehzadesi olarak yetiştirilmiş. Bu tartıştık var ya belli …………. tartışma bu. Yani Musa firavun ………….

Numan Konuk: güzel bir makale buldum. Nöropsikiyatrinin rozetta taşı diye. Şimdi bu Mısır çözümlemesi ile ilgili. Nöropsikiyatri ile ilgili şuur gelişmelerden bahsediyor. ……….. düzeyinde keşfettiğimiz bazı şeyler vardır hoş, paylaşırız.

Şahin uçar: paylaşın. Şimdi bu Eflatun üstadımız zaten Pisagorcuların …………… he şey de var tabi ………………. soul derken daha çok nefsi canlılığı kastediyorum ben böyle aralarda örnek vermiştim ya…………………oradaki can yani. Esasen uzun zaman canlıların nefsi veya ruhu aynı sayıldı. her neyse onun çok uzun tartışması var.

Yücel Hoca;Aslında hocam tartışsak güzel olur.

Şahir uçar: onları tartışmamız lazım esasında. Fakat şimdi onları tartışmaya başlarsak, teferruatına girersek bu iş bitmez. 8i de bitirip ondan sonra tartışacağız. Esasında onları  tartışmamız gerekir. Şimdi ben burada ben buraya bakmadım tabi yarın konuşacagız. aslında buraya yazmışım hatırlatmaları bazı notlar kendim için mesela  perspektif bakış açılaraı derken in—içe bakış efendim perspektane demişim artık burada olsa olsa dini hikmete yakıştırırız falan diye rospektane demişim ……………….kavramların incelenmesi falan filan tarihçilik felsefesi için —- demişim hatta — diye bir şey var — diye bir şey okudum önemsiz teferruat bahsi.

Şimdi burada sanat var. Sanatta sanatkâr ne yapıyor. Sanat yapıp hangi sağlam fikirleri icra ederseniz. tabi bir de şöyle bir şey var. Sanat hakkında konuşmak istiyorsak o işleri fiili yapmak lazım. Çoğunlukla sanatkarlar da hiçbir şey bilmezler o konularda onu da söyleyeyim. Ben ayrıca meraklı olduğum için bir sanatkâr tarafımın dışında bazı şeylere kafa yorarım tabi ki estetiğe mestetiğe. 

Şimdi sanatkar mantıktaki gibi sağlam sanat analojileri de yapmıyor. Mesela ……… …….. galiba Mustafa— tercümesidir yaratıcı Muhayyile kitabında tabi hatırladığım kadarını söylüyorum daha teferruatı çoktur da efendim mesela muaşeretle müşabehet veya mücaveretle müşabehet diye ayrımlar yaptığını hatırlıyorum. Yani bir şey başka bir şeye komşudur o yüzden ona yakın aynı bölgede işte. Mesela Türkiye ve İran’ın ne farkı var ikisi de Ortadoğu ülkesidir kültürleri birbirine benzemiyorsa mesela. İyi de ne kadar benzer yani bire bir aynı yer değil tabiki. Yani mantıktaki keskinliği burada aramayalım. eh işte yarım yamalak bir benzerlik tamam mı ……………. dayanarak bir takım metaforlar kullanılıyor sadece veya mücaveretle müşabehet yani benzerlik birbirine yakın olan fikirler birbirini çağrıştırıyor demek ki. Efendim veya masevet benzerlik de birbirine benzediği için mesela eflatun ismi efendim yeni eflatun o gnostik felsefeye onun tasavvufa benzeyen tarafları vardır filan hatta etkileri vardır. Konuşulabilir efendim bunun gibi. Başka türlü veya Budizm başka türlüdür de ama taoizme akraba çıkabilir yani bizim  yunus emre falan diyebilirsin yani benzerlikten hareketle

Şimdi benzerliklerden hareketle analojiler veya işte  yakınlıktan fikirlerin yakınlığından coğrafyanın yakınlığından hareketle yapılan analojiler sanata akıl yürütmesinde çok fazla rol oynar.  Ayrıca bir de Toyinbee’nin …….yanlış dediği bizim Şipenklerin tabiriyle ise antromofist(?) yani insana benzer. Taaa en eski çağlarında insanlığın Şamanizmden başlayarak ve belki 100 bin yıl evvelden başlayarak her şeyin bir ruhu olduğuna inanmak şeklindeki Cansız nesnelerin de ruhunun olduğuna inanmak ırmağında ruhu var ağacın da ruhu var. Mesela ben bir ağacı kelam şeyi üzerinde tartıştım. Orada  ………………………………………………………………….  yani şimdi her şeyin bir ruhu var. Peki cansız nesnelerde canlılık ispat etmekte mesela yunus emreden misal veriyim.

Karlı dağların başında

Salkım salkım olan bulut

Saçın çözüp benim için

Yaşım yaşım ağlar mısın

 

Yani onu bir kadına benzetiyor yani kadın saçlarını çözüp benim için ağlıyor falan. İnsan gibi yani. Tabiattaki cansız nesnelerin duyguları insani vasıflar izafe etmek anlamın da. Bunlar patetik yanlış demiştim. Şimdi zamanımızda bu eskilerin patetik yanlışına mukabil apatetik yanlışa düşmekte. Yani su sefer zamanımızda iste canlıları cansız nesne görmeye başladık. Bu materyalizmin, pozitivizmin etkilerinden ve modern dünyayı kaplayan etkilerinden insanları da zaten kandırıyorlar hayatları mayatları falan ruhları muhları her şeyleri hiçbir önemi yok kardeşim zombi adamlar insanlara zombi muamelesi yapılıyor.  Bu da tabi zamanımızın sakat tavrı. Bilhassa bürokraside devlet adamlarında falan. Çokça müşahede ettiğimiz üzere.

Şimdi mesela adam bir çiçeğe bakıyor şair ya şimdi çiçek. Ha şimdi ben o şiiri okuyum bakalım. İşte o sabahyıldızı yüzünden paylaşmıştık hani Venüs sabahları da gördüm akşamları da gördüm akşamları vesvenüs diyorlar sabahları — diyorlar işte gâvurlar falan yani birine sabahyıldızı birine akşam yıldızı diyoruz. Bende işte bir şiirimde işte sabahyıldızı bitiyor gece diye başlamıştım o eskiden sabahyıldızı da görülüyor hakikaten büyütünce efendim sen yoksun facebookta onlar varda

Afif Hoca; hocam bende çok nadir giriyorum.

Şahin Hoca; Efendim yani şimdi analojilere benzetmelere metaforlara bakarak e tamam orda bir sabah yıldızı görülmüş  işte sabah yıldızı işte bitiyor gece uyandırdı dağları şafağın parmakları. Şafağın ışıklarını parmağa benzetiyor falan ey karanlık gönlümü kavrayan el gizlice yani gönlü karanlık da bir gizli el onu kavrıyor …………………………………………..seninle doğar kelam ve seninle her hece şiir olur akıtır şarapları ırmakları. Sularsın gönülleri o sussuz  toprakları. Yağmur olur çilersin toprağa ince ince. Burada şey  yağmur oluyor toprağa ince ince iniyor değil mi? yağmur olur çilersin toprağı ince ince. Dur bakıyım şimdi ara verince ahengi kayboluyor şiirin şimdi burada tuhaf özellikler var. Sanat açısından müşahede edecek olursak. Madem sanat konuşuyoruz. Yani Tolstoy’dan Harp ve Sulh’e işaret edecektim ama Buradan başlayalım eskiden de derslerimde kendi şiirlerimi şerh ettiğim vakiydi yani tarih açısından. Hoşuna giderdi talebelerin.  şimdi efendim affınıza sığınarak tekrarlayacağım başka türlü çünkü devamını getiremiyorum şeyin ………… ahenk. Bunlar aslında dört hece üç hece 7+7 dört hece üç hece onlar bazen üç artık dört oluyor bazen dört artı üç oluyor bazen 4+4+3 oluyor filan toplamda 14 oluyorlar. Böyle sayıların kendi içinde bir hece saymaktan dolayı bir damar kesilince hatırlayamıyorsun. Geri kalanını ne söylemişim diye. Ama ritme tabi olursan kulak hafızası varsa tabi göz hafızası varsa değişik kulak hafızası varsa hatırlar. Efendim

İşte sabahyıldızı işte bitiyor gece

Uyandırdı dağları şafağın parmakları

Ey karanlık gönlümü kavrayan el gizlice

Seninle doğar kelam ve seninle her gece

Şiir olur akıtır şaraplar ırmakları

Sularsın gönülleri o susuz toprakları

Yağmur olur çilersin toprağa ince ince

Bir mevsimi çiçekler getirir ilkbaharı

Ve sonunda boş kalır ağaçların dalları

Yok mu facebookta senin (hemen bakıyorum) işte burada da zamanın geçtiğini anlatmaya çalışıyorum. Şeyden nebatların açması solması mevsimden hareketle efendim.

 

  1. HAFTA KISIM 5

İyi izahat yazmışım ha. Bak bu da başka bir şey. Ben yanlış paylaşmışım. Hayda telefonu ……………..heh burada işte buldum. Şey demiş doğru söylemişiz de biraz da yanlış söylemişiz.

KELÂM

İşte sabah yıldızı işte bitiyor gece

-Uyandırdı dağları – şafağın parmakları-

Ey karanlık gönlümü kavrayan el gizlice-

Seninle doğar Kelâm ve seninle her hece-

Şiir olur akıtır şaraptan ırmakları-

Sularsın gönülleri, o susuz toprakları-

Yağmur olur çilersin toprağa ince ince…

 

Altın rengi filizler getirir ilkbaharı,

Bir mevsimlik çiçekler solup döner yaprağa,

Ve sonunda boş kalır ağaçların dalları

 

Sessizce akar zaman çürütür her meyveyi…

Kalk, çalış çünkü bu ân, gül yaprağından ince

Şafak sona ermeden söyle bitir her şeyi,

 

Şâir geçen zamanı yoğur alın terinle

Şiir bahçelerinden gül devşir ellerinle:

Kelamın nasıl doğup geliştiği falan üzerine böyle Koh etik şeyler sonra aradığın cevher nasılmış eski çağlarda sonra kelam bahsine giriyor işte kelam sayesinde bilmem şu oluyor bu oluyor uzun hikaye bunu şerh yapacak değiliz. Ne oluyor adam kafasındaki serbest çalışmaları bilmem bilmem ne ……..hatta hiç mümkün olmayan böyle cansız nesneleri canlı saymak gibi patetik bir takım şeylere dayanarak kendince bir şey getiriyor. Peki ama bundan ne hasıl olabilir. Yani nasıl bir bilgi hasıl olacak. Veya bundan nasıl istifade eder insan. Ne işe yarıyor bu sanat dediğimiz şey. Şimdi evvela şunu arz edeyim. Benim sizinle paylaştığım metni var yani ad bahsinden. Tolstoy’un what is art diye bir kitabı vardır, sanat kitabı tercümesi de vardır orada yani Tolstoy kendi estetik anlayışını anlatır. Benim de benimsediğim bir şey onun için paylaştım. Sanat böyle sadece bir eğlence vasıtası veya efendim sadece zevk meselesi olmadığı hatta diğer insan faaliyetlerinden bile daha önemli olduğunu anlattığı için kitap benim de hoşuma gittiği için o fikirler fazla aşırı görüşleri de yok değildir. Yani Mal mülk  meşhur sanatkarlar sanatçılar bunlar …………… telkin eder tabi. Adam kendine fazla güveniyor efendim ama çok enteresandır tabi Tolstoy bir filozof değil. Yani alışılmış teknik anlamda felsefi estetik teorisini yapmak için yazıyor değil ama filozof değil ama filozoftan geri kalır tarafı da yok. Bir kere gelmiş geçmiş en büyük sanatkâr roman sanatında. Ayrıca çok fazla hem de ana dillerinde felsefi dini pek çok metin okumuş bir adam Bilgisi olan bir adam. Büyük bir tecrübeyle konuşur bir de işi yapan bir adam olarak bilen. Tabi onun değerlendirmeleri önemlidir. Ben kendi benimsediğim estetik teorisi olduğu için onu referans veriyorum. Yoksa kalkıp da …………..vardır felsefeci tecrübesi şeyi teorisi bilmem efendim   başkaları da vardır. Bir sürü estetik şeyi de okumamış değilim bende Gençliğimde estetiğe meraklıydım. Hatta Estetikle ilgili konferanslar vermiştir. Sonra dedim ………………….kitap yazdım falan da o işleri bıraktım. Ama gençliğimde okumuşluğum vardır estetik teorilerini bir sürü kitap. Hatta edebiyat Fakültesi kütüphanesi vardı ya yukarda. Böyle felsefedeki talebelerin yaptığı estetik üzerine şeyleri böyle hepsini bilmem vardır yani kimin hakkında neyi yapmışlar falan diye. Yani ama bunların içinde hakikaten işe yarayan tolstoyunkidir onu söyleyeyim. Öbürleri lafta. Mesela şimdi sizin hocalardan İsmail Turan ……estetiği kitabını okudum ben. İşte platona göre şöyle Aristo’ya göre böyle yok yok…..yok……. anlatım şeyleri. Hatta yine şeyin vardır İsmail Turanın tercümesi ……estetik kitabı onu da okumuştum.

Yücel Hoca; ama estetik disiplinini Türkiye’ye o getirmiştir. İsmail hocam

Şahin Uçar;  Hayır onları ben  suud kemal ……………kastettim üzerine bir şeyler neşrettiler basit şeyler vardır. Ama esasen İsmail hocanın yazdıkları da nihayet dökümanterizasyondur batıda  falanca şunu söylemiş kendisi bir şey söylemiş değildir estetik üzerine. Ama ………..bir adam değildir. Filozof ya felsefe hocası. Yani o sadece nakil yapıyor. Şey yapmıyor. Kendisi benim görüşüm budur diye ortaya çıkıp bir estetik teori ortaya atmıyor. Var olan estetik teorilerini bilgisi var adamın işi gerek estetiğini de biliyor onu da biliyor bunu da biliyor neyse bunu tercüme ediyor. Tercüme etmek veya tanıtmak veya anlatmak başka bir bahis.

Yücel Hoca: Macit hoca da önemli bir kişidir felsefe açısından ama Macit Gökberk filozof mudur o yorumu size bırakıyorum

Şahin Uçar; akademisyenlik başka bir şey. Şimdi ben dünkü mektepler ve ilime dair diye bir yazı yazmıştım. İlmi kuranı ihlas eden adamlar Ebu Hanife gibi eflatun gibi bu adamlar mekteplerde yetişmez. Mekteplerde profesörlerden bu olmaz. Bunlar mektep kurar. Bunların adı da mektep kuruludur ekol yani. O Allah vergisi bir şey. O öyle bilgiyle oluşacak bir şey değil. Yani siz istediğiniz kadar uğraşın. İstediğiniz kadar da çalışkan olsun. Yani filozof yetiştiremezsiniz. Çünkü yaradılışında varsa filozof olur bilgili olur büyük bir felsefeci olur. Şimdi çok böyle adam var. Mesela hatta filozof kabul edilen bazı adamlar vardır mesela ………….iyi bir felsefecidir Allah Allah yani şimdi inkar mı edelim bir sürü de şey yazmış adam. Veya ……. veya bilmem sayıyım işte ben sana …….. vs vs bir sürü adam var meşhur İsim yapmış batıda yani bizimki gibi böyle Türkiye çapında falan da değil dünya çapında isim yapmış felsefe profesörleri de var ama ben onları yine felsefe profesörü kabul ediyorum. Kendi sistemini eserini veya iddiasını ortaya koymuyorsa. Ama bazıları da bir ölçüde koyuyorlar o ayrı. Tabi haksızlık da etmeyelim. Şimdi Tabi o kadar da yakından tanımıyoruz. ………………….

Yücel Hoca: hocam bir şey söylemek isterim müsaade ederseniz yani felsefeci filozof ayrımı açıkçası ben hani prensip olarak felsefe okuyan felsefe tarihçiliği yapan herkese filozof diyoruz prensip olarak. Bunu söylememin sebebi şu. Şey vardır bizde hani biz niye sosyolojici demiyoruz da psikolojici demiyoruz da (sosyolog diyoruz)  onun gibi ama tabi büyük filozof olmak (o ayrı o bambaşka bir şey)…………….

Şahin Hoca; o ayrı felsefeyle uğraşan değil de felsefe yapana filozof diyoruz. Felsefe kendisi bizzat felsefe ama kaliteli ama büyük filozof ama küçük filozof ama önemli filozof ama önemsiz filozof. Fakat ama felsefe yapıyorsa filozof denmeli. Öbür türlü akademisyen olur başka hayallerin peşindendir. Felsefeci de ayrı bir tabirdir ayrıca. O filozofluk başka filozofluk başka. Şimdi eski aydınlanma çağını sonlarına doğru felsefeciler arasında böyle bir ayrım yaparlar. Bir kısmı ………..bunlar felsefeci bunlar filozof değil falan derler böyle aydınlar toplanıyor felsefe konuşuyorlar veya akademisyenler. Böyle felsefeci filozof ayrımı eskiden de yapılmıştır ama ben o anlamda söylemedim. Benim kast ettiğim şu yani adam kendi gayretiyle felsefe yapıyordur. Ama yapmıştır yapmamıştır. Başarılı olmuş olmamıştır o başka mesele. Fakat felsefe yapar hatta onu da geç daha da ileri gidersek felsefeyi sadece sever ehli ……….yapıyordur ……yani o da doğru ona da tamamen yanlış diyemeyeceğim. Ben öyle değilim mesela oldum olası felsefeyi seviyorum. Yapmaya da çalışıyorum ama işte beceremiyorum fazla gördüğünüz gibi neyse şimdi efendim Analoji faslına geri dönelim. Şimdi bu sanatkar mantıktaki gibi veya matematikteki gibi çok sağlam hükümlere dayanarak böyle eşitlik özdeşlik aidiyet falan veya bire bir karşılığı var mı yok mu tabiatta ona bakmaksızın gayet gevşek hatta bilerek ve mahsusa sanki he işte bir takım çiçekte nebatlarda canlılık vehmetmek gibi örnekler olduğu gibi veya o şiirde gördüğünüz gibi efendim şuur vehmetmek gibi kendisine benzetiyor yani…………….öyle gevşek analojilerden hareketle gayet serbest bir muhayyele kullanımıyla biraz da rivayete göre bir şey. Ama burada Tolstoy’un anlattığı şudur fikirden ziyade duyguları tasvir etmek ve onları aktarmaya çalışmak sanatın işi ve aslında da insanların duygusal yakınlaşması ile birlikte kültürel ve duygusal yakınlaşmasını hedeflediği için diğer faaliyetlerden daha önemlidir sosyal yönden etik yönden falan diye uzun uzun onları işaretler. Ben de aynı kanaatteyim ama o mesele üzerine fazla durmayacağım. Şimdi zaten Tolstoy’u ayrı anlatacağım dedim. Şimdi sanatın bir diğer özelliği de muhayyel bir hayal edilmiş bir varlık alanı meydana getiriyor. Ve o muhayyel gerçeklik ne derler ona ………………şey sanatkarın hayal ettiği şey efendim şey oluyor gerçeğin kendisi gibi kendisi değil biraz önce tasvir ettiğim fakat kendisi gibi örneği olmak bakımından kendine göre de farklı kriterleri var Tabi her sanatın. Ama her zaman bir sembolik reprezantasyon biçiminde Mesela insan hayatını tasvir eden roman yazarken bir de insanların duyguları var içinde yaşadıkları muhit var efendim münasebetler var işte bir şeyler yaşıyorlarsa işte bir olay var bir entrika var işte kimisi o entrikaya öyle der kimisi başka bir şey der yani insanların tabiatı göre de değişiyor ama bir de o işin kendi tabiatında ………….. olan hususiyetler var. Onları görüyorsunuz yani peki ama bu illa gerçekten  olmuş olması gerekiyor mu? yook hepsi de hayal olmuş olabilir. Bunun ne kadar iyi de gerçekçi anlatıldığı önemli. Gerçek olup olmadığı değil ama. Değil mi. Yani sanal bir gerçeklik var orda ve yaratıcı muhayyele kullanmak suretiyle hayali bir dünyaya işaret ediyor. Hayali bir dünya. Dış dünyada öyle bir değeri yok. Fakat hayali bir dünya. Tabi her şeyi ….sanat açısından örnek vermek de doğru değil. Tabi bir sürü başka …………..var plastik sanatlar var şeyler var. Efendim be diyorlar ona fonetik sanatlar var şimdi burada sanat yapanların çokça kullandıkları şeylerden biri …………….yaparken işte sembollere yöneldikleri için zaten başlı başına sembolik bütün ……………………..parçalarda da bakıyorsun metaforlar kullanıyor devamlı böyle teşbihler misaller işte şunu şöyle iyi de niye kullanıyor bunu. Yani bir günlük dil var, konuştuğumuz dil. Ana dil. Üst diller var elbette matematik gibi mantık gibi sanat dili falan şiir dili gibi  ama sanatkar günlük dili kullanmakla beraber günlük dilin kifayet etmediği zamanlarda bir takım duyguları veya fikirleri ifadeye günlük dilin kifayet etmediği zamanlarda bir kavramın içine başka bir takım anlamlar gizleyerek edebiyatta işte mazmun diyoruz modern dilde metafor diyoruz bir takım böyle ……hissettiklerini veya hissettirmek istediklerini hem sanatın diğer unsurları ……falan gibi ahenk gibi hem böyle metaforlar bir takım tuhaf benzetmeler tuhaf da değil de güzel yapılırsa tabi efendim suretiyle normal…………dilde mümkün olmayan bir takım fikirleri ifade etmek gayreti ile doğuyor. Yani işte siz bunu diyelim ki şiir olarak değil de nesir olarak ifade etmeye çalışırsanız belki yazarsınız ama aynı şeyleri söyleyemezsiniz. Veya roman yerine fikir makale diye yazmaya çalışırsanız sosyal hayat hakkında belki yazarsınız ama aynı şeyleri söyleyemezsiniz. Farklı bir tarzı var sanatın ayrıca farklı bir zenginliği var, çünkü sezgiyi kullanıyor. Normal mantık muhakeme dil …… ibaret değil. Kendi ilhamına tabi olarak Allah için ve kudreti nispetinde her sanatkarın elbette çok zayıf bir sanatçı da olabilir. Çok kuvvetli de olabilir değil mi ? netice olarak hem bu ilhamı nasıl alıyorlar bu sezgileri hem de yaşadığı tecrübeyi ifade etmek bakımından gerektiği vakit normal dilin yetmediği zamanlarda böyle bir takım gevşek analojiler bir takım metaforlar hatta………ifadeler de bulunarak kendine göre bir dil oluşturup farklı bir dil sanatın dili yani o resmin dilinde farklı bir dildir sinema dili de farklıdır. Her şeyin dili var yani. Aslında bir yerlerde söylemiştim daha evvel de eski yazılarımda birinde, eski yazılarım çok kıymetli değil ama bazen aklıma geliyor işte. Her nevi tenkit sonunda dönüp dolaşıp bir nevi dil tenkitine de dönüşebiliyor. Burada da gördüğünüz üzere şimdi sanattan bahsederken de sanatın dilinin kullanılış tarzından bahsediyor. Mantığın kullanılış tarzı başka dili. matematiğin ki zaten kendisi soyut bir dil ve kullanılış tarzı başka. Semantiğin ki başka sanatkârınki başka onu anlatmak istiyorum. Farklı bir dil kullanıyor. Ve normal gerçeklik yerine bir sanal gerçeklik meydana getiriyor. Ama şimdi sorarım ben şimdi. Peki siz tarihçi olarak yani tarihin konusuna girdiği için tarih diyorum diyelim Napolyon’un Moskova seferini anlatmaya çalışın ne kadar anlatabilirsiniz. Bir de Harp ve Sulh’den anlatmaya çalışıyorsunuz ne kadar ustaca falan diye. Çünkü zaten senin elinde bilgi yoktur yani Napolyon’un ne hissettiğini sen nerden bileceksin. Bu tarihi kaynaklarda geçmiyor ki. İnsanların duyguları vardır. İnsanlar sadece dış görünüşlerinden ya da sadece maddeden ibaret değil ki. İç dünyaları var. O iç dünyada motivasyonları var. İnsan bir şey yaptığı zaman o motivasyon onların duygularını işte öfkedir sevinçtir veya bilmem uyanıklıktır her neyse. Motivasyonlar içerisinde harekete geçer. Yani ………………………….derken ben onu kast ediyorum. Yani fiillerimize o düşünceler o motivasyonlar onun meydana getirdiği motivasyonlar yön veriyor elbette. Peki, öyleyse o zaman insanın iç dünyası anlatmıyorsanız veya anlatamıyorsanız bu imkanlardan mahrum iseniz elinizdeki bilgi itibariyle o zaman zaten bişey anlatmıyorsunuz insanlar hakkında gerçekten. Sadece dıştan görünüşünü anlatıyorsunuz. Hatta şey vardır Faruk nafiz Şair diye bir şiirinde Eşyayı tanırken hepimiz sade dışından
Esrarına yol bulduk onun anlatışından Yani biz eşyaya dışarıdan bakıyoruz. Bilim adamı gözüyle bakıyoruz veya başka bir gözle bakıyoruz. Ama sanatkâr bizi eşyanın o arkasında gizli olan esrara esrarı ruhuna yönlendiriyor. Onun sayesinde oraya bir şeyler hissediyoruz o gerçek hüviyeti mahiyetini. İnsan ruhu yaradılışı duyguları hakkında o kadar sağlam o kadar tatmin edici tasvirler bulursunuz ki işte böyle bir roman eserinde veya bir şiirinde falan sonuçta sizin oradan aldığınız ……..falan ilmi metotlarla zaten temin etmeniz mümkün değil Veya başka bir yerden.

 

  1. HAFTA KISIM 6

Diyelim ki cemiyet hakkında mütalaa ……….diyelim ki …… ya da başka biri olsun şimdi oradaki cemiyet hakkındaki tasvir tasavvuru anlayışı ve mütalaalar evet bir kültür içinde kendine göre değeri vardır ama öbürüyle kıyaslandığı zaman kupkuru bayat lüzumsuz ve aptalca …………görünüyor çok fakir, Aşırı derecede fakir. Aslında felsefe de öyledir. Felsefe her şeyi fakirleştirir.  Biliyor musunuz yehuda halevi kitabı Kuzari’de şöyle demiştir felsefe hakkında bu felsefe bilinmesi —- semeresi yoktur. Aklı mantığı tatmin eder ama duyguları tatmin etmez. Peki, duyguları ne tatmin eder. Duyguları sanat tatmin eder. Felsefe akla inanıyor mantığa inanıyor kardeşim yani his üstü düşünüyor değil mi. Yani olmaz oradan felsefe de duygulara ha şimdi böyle çok çok büyük bir filozof okursanız eflatun şimdi Sokrat un savunmasını okurken duygulanabilirsiniz o başka istisnaları vardır ama —- itibariyle mahiyeti itibariyle genellikle böyledir. Elbette istisnalar vardır. ………………………..okurken duygulanabilirsiniz ………………falan bazıları roman da yazmıştır mesela sartre son derece sıkıcı romanlar yazmıştır. Sartreni……….. diye bir hikayesini okudum İngilizce o hikayesi muhteşemdi yani şimdi hakkını yemeyelim. Şey ne demiş biliyor musun …………..bunların ikisi hem zıtlaşıyorlar ……………….da biraz tarih felsefesi olarak da efendim sartre ölünce ……………………..bir sayfa makale yazdı. Ya dedi sen gençliğinden beri zıtlaştık sartrala önce iyi arkadaştık sonra da hiç görüşmedik. Ama hep de birbirimizin aleyhine yazılar yazdık. Ama birbirimizi çok iyi takip ettik. Ben ne dedim o ne dedi falan tenkit ettik ama şurası gerçek ki tarih sartredan bir dahi olarak bahsedecek ama …………..unutulacak filan diye yazmış neyse yani iyi tarafları yok değildir sartreın da. Biz onu yargılayacak durumda değiliz zaten. Demek istediğim yani insanlar böyle tornadan çıkmış gibi tek bir kalıp doğmuyorlar. Adam aynı zamanda filozof veya sanatkâr olabiliyor Nice gibi bilmem sartre gibi aynı zamanda romancı olabiliyor. Şair olabiliyor başka bir şey olabiliyor.   Birçok vasfı bir arada toplamış bulunabiliyor. Tabi ki farklar oluşur bu sebeple. Ama saf felsefe görüldüğü kadarıyla hele 20. yy da tam manasıyla semantik bir analize dayanıyor. Yani bu söz ne kadar doğru ne kadar anlamlı karşılığı ne falan benim enteresan bir yazım var Şahid-i mana benim, kimdir asıl söz sahibi orda enteresan bilgiler vardı yani yazı da fena bir yazı değil de filozoflar edebiyatçı değildir. Kelimelerle oyun oynamazlar. Edebiyatçılar yapıyor bu kelimelerle oyun oynamayı. Şafağı parmağı ne demek kardeşim, şafağın parmağı mı olurmuş yani öyle değil mi veya karanlık gönül ne demek yani. bu da böyle bir laf Allah Allah ne demek yani ben bir şey anlıyorum tabi herkes de anlıyor da biraz tuhaf bir mesele.

Yücel Hoca: bir kısmı da zaten bunu yok etmek için uğraşıyor biliyorsunuz.

Şahin Hoca; evet  Hatta biliyorsunuz Snow’un iki kültür diye bir denemesi vardır. Şimdi edebi kültürdür romantik kültürüdür başka bir şey modern dini kültür materyalist kültür başka kültürdür bunlar birbirleriyle cebelleşiyor savaşıyor işte……….falan diye kendine göre değerlendirmeleri vardır. Sadece ……………evet ben okudum mesela o adamcağız öyle şeyler söylüyor. Demek ki birbirleriyle cebelleşiyorlar dediği gibi ayrıca. Şimdi bir taraf zaten eğer sanatsa tamamen duygulara göre. Şimdi ama bizim unuttuğumuz bir şey var. Felsefecilerin diğer meslek erbabının ve tarihçilerin İnsan çok egosiyel bir varlıktır. İnsanın egosiyel tarafı rasyonel tarafının çok ötesinde ve en iyi işte hocam biliyor çok etkilidir. İnsanın hayatını kaybedebilir. Belki 15 sene depresyona sokabilir mesela egosiyel ruhları hiç de gereği yokken Veya çok başarılı yapabiliri. Ne bileyim çok fazla etkiler insan hayatını. Hiç rasyonel duygulara rasyonel düşüncelere mantığa falan benzemez. Hatta tarihçi ………….şöyle bir şey demişti temas ettiğim için hatırlıyorum Askerler ve ……….çok iyi biliyor ki insanlar rasyonel değildir bilakis irrasyonel bir yaratıktır, askerler insanı kendi ölümüne gönderirler ölmeye ve öldürmeye insan da gider yani eşek olur …………………………………..gidip birini öldür derdin ne senin ya veya öleceksin sebep birileri bir şey söylemiş olup biten hakkında fikri olmasa bile. Bizim köylü çocuklarının askere gidip ölmesi gibi. Yani belki hiçbir fikri de yok veya kendine göre bir takım hayaller, telkinler, basit lakırdılar falan o Clausewitz  de şöyle demiştir savaş üzerine kitabında generalin aptal olması gerekir çünkü sayısız insanı ölüme gönderecek vicdan akıl bütün bir şey yoksa yani böyle bu kadar karar verebilir mi insan ölümüne yani baştaki general öyle olması gerekir şimdi haksız mı kardeşim adam benim başıma geldiği için çok doğru diyor yani

Yücel Hoca; asker ocağını aptallaştırma enstitüsü

Şahin Hoca; tabi hipnotizasyon yapıyor ve robotlaştırma uygun adım yürü tabur refakati falan neyse o ayrı bir bahis. Ama sonuç olarak insan rasyonel düşünceden ziyade o beynin sol tarafına mı denk geliyor mantık yürütme falan irrasyonel tarafının etkisinde olan bir yaratık. İnsanın üzerindeki kendi üzerindeki başkaları üzerinde de öyle hatta işte sanatın tesirinde gördüğünüz gibi dinin tesirinde gördüğünüz gibi en büyük etkiyi yapan şey rasyonel argümanlar değil duygular. Rasyonel bağımlılıklar sevgi ve saygı ne diyecekseniz artık yani çok daha etkili. İnsanların hayatını yönetmede tanklar toplar akıldan bazen yüzlerce kat daha fazla ve etkili bir ordudur bunu unutmayalım. Eğer bu kadar etkiliyse insanların duygularıyla insanların davranışları üzerinde veya toplumsal hayat üzerinde o zaman sanatın en önemli insan faaliyetlerinden biri olduğunu söylemek de Tolstoy’a hak vermek zorunda kalacağız. Yani öyle uzun uzun argümanları şimdi ben uzatmayacağım, isteyen arkadaşlar zaten okuyabilir. Sanattan bu kadar bahis yeter gibi geliyor bana bir yaratıcı muhayyele yoluyla  hayatın gerçekliklerinde zaten bu hayat olmayabilir ki sanat her zaman her biçimde bir sembolik reprezantasyon yani bir sembolle basit bir gerçekliği bir sembole dönüştürülerek .velev ki dili de kullansan roman sanatında hayatı tasvir etse bile sembolik reprezantasyondur o ben çok şey anlatabilirim. Sizinle paylaşmıştım ………..Harp ve Sulh hakkında değerlendirme verdiği o kitabında ……….orda adam enteresan yorumlar da yapıyor. …………………….sanat dediğin zaman işin bir yönü de estetik teorisi, bir yönü pratik. Şimdi estetikte hissetmek demek estetik yani sanattan bakacaksın ne kadar etkiliye biliyorsa sanat eseri  o kadar duygulanacaksın. İşte anestezi lafı oradan geliyor ya malum şimdi iyi ama estetiği ciddi olarak ele almak için birkaç tane vasıf gerekir. Mesela bir kere felsefeci olacaksın Eğer estetik yapacaksanız. Yani felsefe bileceksiniz felsefi olma estetik yapıyorsanız sonra ………………………………………………………biraz yaratıcı tavrın da olacak. Sonra sanatı içeriden tanıyan birileri yani hakikaten sanatkar bir tarafı olacak. Yoksa anlamadığınız bir konudan bahsetmiş olursunuz. Şimdi ben bunu çok uzatmayacağım. ………………geçeceğim bir tarihte bana divan edebiyatındaki metaforların mahiyetini sormuşlardı. Hocaların yazdıkları uydurma şey diye telkin edince ben, o zaman doğrusunu yaz dediler bende mana……….o kitabın ilk bölümü metaforların kullanış tarzını şiirdeki rolünü, romandakinden farkını falan bir kırk elli sayfa belki daha uzun münakaşa edilmiş bunu tekrarına gerek yok. İsteyen arkadaş okur oradan. Yani metaforların sanatta ki kullanılışı üzerine oldukça esaslı bir şeyler söylemiştim orda,  orda söylediğim cümlelerden birini de şimdi söyleyeyim. Mesela şiirde bahsetmek diye……….içinde kuş olmayan bir kuş kafesinden bahsetmektedir. Şiirden bahsedilmez sanattan bahsedilmez o okunur hissedilir yani bunu tarif ederek nereye kadar tarif edeceksin estetik teorisiyle demeye getiriyorlar. Buyrun hocam

Yücel Hoca; şey aklıma geldi hocam …………………ın bir sözü aklıma geldi mealen söyleyeceğim de şey diyor aslında metafizikle uğraşanların şeye benzetiyor nasıl tarif ediyor aslında yapmaya çalıştıkları şeyin bir tür sanat olduğu iddiasında ama metafizikle uğraşan filozofların da son derece yeteneksiz sanatçılar olarak değerlendiriyor. Öyle ilginç bir şeyi var.      Numan Hoca: buradan daha kapsamını siz ifade ediyorsunuz aslında. Bunlar birbirleriyle …………….. eden bilgi kaynakları değil. Sanatkâr olan adam ilim tarafına yabancı, tarihçinin diline yabancı, tarihçi olan tarih filozofunun diline yabancı

Şahin Hoca; sen bana diyorsun ki kardeşim bu bardak plastiktendir. Efendim 6-7 santim genişliğinde işte buna 40-50 gram su sığdırabilirsin falan tamam bu gerçekliğe uygun bir tarif olabilir de son derece sıkıcı bir tarif sanatkar bunu ne yapabilir ………………….neresinde bunu    

Yücel Hoca; ama bunun ben kesin konuşmuştum……şeye kesinlikle katılıyorum. Şöyle söyleyeyim. Estetikle uğraşan bir kişinin kesinlikle ve kesinlikle sanata bir şeyi olması lazım, Bir yeteneği olması lazım. Ama bir de şöyle bir sıkıntı var. Eğer kişi sanatsal yetkinliğe sahip ise

Numan Hoca; o zaman — bilim felsefesi olmazdı.

Şahin hoca; Hayır, şu vardır bir tarihte bir televizyon konuşması yapıyordu entelektüel bir arkadaş diyelim şimdi bana diyor ki hocam şimdi siz hem sanatla uğraşıyorsunuz, Hem bir taraftan bilim tarih bir taraftan sanat felsefe bunlar bir kere zıt mizaçlardır. Birbirleriyle barışık değiller. Yani sanatkar bir kere kendisine ruhuna hitap eden onu etkileyen duygulandıran bir şeyler arar yani. ……………….kardeşim benim ruhumu yüceltmediği anlayışımı genişletmeli bana bir şey katmalı. İnsan olarak yoksa ne yapalım duygusuz laflardır felsefede. Felsefeci bakar edebiyat yapıyor keman çalar gibi bir şey yani saçma sapan laflar. Şimdi öbür adam bakar ya bunlar geveze hani bunun gerçekliği hiçbirinin gerçekliği dış dünyada neye tekabül eder, bu ne işe yarar bu olmasa ne lazım gelir. Ne işe yarar pratikte ne değeri var. Yani felsefe vesvesedir,  sanata da keman çalmak der geçer gider yani. Şimdi öbür adam öyle bakar. Tarihçi zaten hikaye anlatan bir adamdır geçmişe dair hikayeler anlatır durur O da tamamen yabancı devamlı hikaye anlatır lirik hadise  tek tek hadise anlattığı için genelleştirmelere üniversal kavramlara falan her ne kadar dilin tenkidi sebebiyle mecburiyet sadedinde ister istemez  ve  farkına varmadan bol miktarda kullansa da tamamen  yabancı bir ruhu vardır yani ve bir tarihte felsefeci oğlum beni birkaç iyi tarihçinin sohbetine götürdü, adamların da çok geniş arşiv bilgisi var çok fazla geniş doküman bilgisi tamam anladık da hiç muhakeme yok. Çünkü felsefeci değil, bir felsefecinin bir tarihçiden muhakemesi sağlam esaslı bir muhakemesi bu işe bir şey söylüyor falan filan genellemeleri şöyle filan çünkü adam bakacak yahu durmadan hikaye anlatıyor manasızca hikayeler anlatıyor Hatta Tolstoy’un bir benzetmesi vardır der ki Bu tarihçiler kimsenin sormadığı sorulara cevap vermeye çalışan sağırlara benziyorlar. Kim sordu senden beş bin sene öncesini bize ne yani falan veya şey der mesela çok iyi bir şeydir …………………….veya dalga geçer yani mesela………………….bu tarihçiler birbirlerine şu şöyle olmuş bu böyle olmuş diye bir takım saçma sapan malumat kırıntısı söyleyince gerçeğin tamamını bildiklerini falan zannediyorlar, tarihi de böyle bir şey zannediyorlar falan bunu da bilgi zannediyorlar diyor.

Numan konuk; ………işte romanın kahramanlarından bahsetseniz ……………………….

Şahin Hoca; yani şimdi zıt mizaçlar tarihçi ha şunu söyleyeyim bir roman teorisi kitabından naklediyor bunu Türkçesi de var bulabilirsiniz ve tahkik edebilirsiniz ……………………….şey demiştir …………………….insanlık mağara devrinden beri hikaye dinlemeyi sever. işte ….atalarımız şöyle olmalı böyle olmalıydı diye ateşin başında  hikayeler anlatırlardı…………..valla deminden beri hikaye dinlemeyi seviyoruz. Enteresanda güzel de anlatılırsa tamam rağbet de görebilir ama Aristo da poetikasında söyler şiir bile daha genel bir şeydir fabl bile çok daha genel insani meselelere işaret eder. Hâlbuki tarihin tek tek olaylara ait bir şeydir.  Teorisi yapılamaz. Teorisi yapılamayan bir şekilde istifade edilemez. Yani düşünce değeri yoktur. Hiçbir teoride bir genelleme yapamıyorsun falan tarihte şöyle olmuş ama bunlardan ne çıkaracağız. Nasıl bir fikir üreteceğiz. Fikir üretemezsin. Diğer bir tenkidi Aristo da yapmıştır. Tarih felsefesi tarafından da ………………………………..doğal öz ve tarih felsefesi diye bir kitabı vardır. İşte bu dediğim gibi adam felsefe hocası ve tercüme etmiştir. Epey de çok sayıda tarih felsefesine dair batılıların yazdıkları şeyler bir kitabında da kendine göre bir tarih felsefesinin geçmişini anlatır. Orada mesela o tarih felsefesi kitabı baştan aşağı filologların işte bu tarih hakkındaki teori historia yani tek tek uniqe hadiseler veya genelleştirilmiş anlayış veya anlamlar efendim teori ve historia diye bir konu var. İşte filozofların bu konuda yazdıklarını dokümanterize ederek anlatır yani benim ……………………….

 

  1. HAFTA KISIM 7

Yeni filozoflar tarihten hoşlanmıyorlar. Dahası tarih, eski zamanlarda evet gene vardı ama yani insanların eğitimi üzerinde fazla müessir değildi. Çünkü medresede veya üniversitede tarih eğitimi de yoktu yani. İsteyen yapardı, yazardı tarihi. Almanlardan başladı bu tüm dünyaya. Alman tarih geleneğinden yani 18. asrın ikinci yarısında. Hatta bu yüzden işte biraz daha Collingwood’un tarih şuuru ancak 19. asrın ikinci yarısında ortaya çıkmıştı falan demiştir. Ve bu psikoloji kongresinde söylediğim speculum mentis diye bana da çok ilham veren böyle map of the knowlegde diye de bir alt başlık koymuş oraya bilginin haritası diye şimdi bizde öyle söylüyoruz efendim. Yani insanlık başlangıçta da zaten bir takım ….. ….. Sonra işte belki 40- 50 yıl önce Şamanizm ile , ruhlara inanmakla , Animizm ile, cansız zannettiğimiz nesnelerin arkasında onları izah eden bir prensip arıyor. Sanatkar ….. prensipler arıyor. Çünkü duyguları harekete geçirmeye çalışıyor o yüzden o patetik yanlışı bilerek yapıyor. Peki ya öbürü? Öbürünün de hadiseleri izah etmesi lazım canım şimdi. Ormanda yaşayan bir pigme; iyi de adam tam avlanırken oraya bir yıldırım düşüyor. Şimdi korkutucu hadiseler eski devirlerde değil mi? Yani o cüzamın çaresiz olduğu zamanlarda. Hiç bir izahı da yok. Gök gürlüyor, Tanrı’yı hiddetlendiriyor. Yıldırım Tanrı’sı diyor ondan sonra. Yani şimdi animizmde, sonra dil vasıtasıyla varlığı anlamlandırma gayreti içinde Şpengler gayet güzel anlatır. Ben bir yerlerde bahsetmiştim ama bu elinizdeki metinlerde yoktur zannederim başka bir yerdedir. Ormanda, şiddetli bir fırtına estiği zaman o kocaman ağaçların nasıl eğildiğini gördüğünüz zaman bir gücün varlığını hissedersiniz. Nedir bu? Bunu dini bir tecrübe ile anlamlandırabilirsiniz. O zaman vereceğiniz isimler işte destan, …….. bilmem ne Tanrısı falan diye dini terminoloji olur. Tanrı dersiniz, ilahi bir varlık dersiniz, falan dersiniz. Ya da ilim dili ile , o zamanda işte şimdikilerin söylediği gibi atom bilmem ne gücü falan Ama iki türlü ruhi tecrübe mümkün. İkisi de mümkün. Dini açıdan da bakmak mümkün hadiseye. İlmi açıdan bakmak da mümkün siz sadece sizin….. üzere verdiğiniz isimler ne isimler meselasi geliyor Spenglerden karşımıza hadiseyi dini bir karakterde veya ilmi bir karakterle tasvir ile sonuçlanıyor. Sonuçta ikisi de bir rüzgârın bir fırtınanın gücünün ağacı eğmesi. Ama birisi dini tecrübe, mistik tecrübe olarak değerlendiriyor ve anlamlandırıyorsunuz. Ve bunlar sadece isimlendirme ama sonuç olarak. Şimdi ben biraz fazla şüpheci olduğum için tamam hepsinin de meziyetlerine falan da işaret etmekle beraber bütün bu insan ruhunun faaliyetlerini sonucu olan sanat gibi felsefe gibi tarih gibi ilim gibi ve işte saydık burada, bütün bu şeyleri,  insanın tüm marifetlerinin mahsullerini ben şüpheli sayarım. Bilhassa kendi tabiatı

  1. HAFTA KISIM 8

felsefenin de bir tarihi var, elbette sanatın da bir tarihi var, hepsinin ne yapmış ne yapmamış, kim hangi devirde ne boyutta ne modelde , ne kadar yanlışlanmış, açıklanmış, bilmen ne olmuş, hepsini değerlendirmek, muhasebesini yapmak insanlığın yükümlülüğü, müktesebatını falan diye baktığın zaman hatta varlığın diyorum ben bazen bir tane tarih felsefesi üzerine yaptığım bir röportajda öyle demiştim. Burada paylaştım galiba şeyde. Şimdi ama şöyle bir şey de var: Eğer bunları yerine göre ve dozunda yeri geldiği zaman yani … değilken de böyle yeri ve zamanı geldiği ………….. dozun kullanılmazsa bütün bu bakış açıları birbirine karışıp aynı ışık dalgalarının üst üste binip birbirini şey yaptığı gibi iflah ettiği gibi bir aydınlık, temin etmek yerine,  bir perspektif, bir görüş açısı temin etmek yerine iyice manzarayı karartıp kompleks, içinden çıkılmaz hale getirebilir. Çok dengeli olmak kaydıyla yapacaksın bunu. İyi de şimdi o zaman tarih filozofu diyeceğimiz adamlar eğer eski tarih filozofluğunda da böyle ….vasıfları içerisinde sanatkar olacak dengesini korumak kaydıyla ilimden anlayacak felsefeden anlayacak tarihten anlayacak. Sadece felsefeden değil …. E kardeşim yani insanların da inanışları var. Benim misal normlarım var. Mesela bazı insanlar işte illa felsefeye yatkın olarak doğarlar. Bazı insanlar sanata yatkın olurlar. Yani kabiliyetleri  o yöndedir. Bazı insanların da tarihçi olmaya ……. İnsanların da yani ……. kabiliyet…. sahibi olmaları … bir ihtimal. Öyle bir hevesleri varsa benim gibi o  zaman da bunlar birbirine girebiliyor yani……………………… Tabi ki zor. Ben bazen bir yazı yazıyorum, bakıyorum, ya bu yazı çok lezzetli, güzel bir yazı süslü püslü ama hiçbir fikri değeri yok edebiyat işte ya da ………  bunun içinde tarih felsefesini falan da alabilirsiniz. Hatta dil tartışması bile bulursunuz. Başka, benim için karışık, özellikle sanat eserlerine de yansıyan bir …..  onun dışında Yunan felsefesi ……..  veya matematik bilmem ne teorisi, optimum teorisi ……..bilmem neye …. şeyler falan. Böyle şeyler yapabiliyorum yapım gereği, yapım karşı olduğu için ama o mizaç kendi içinde kavgalı. Yaptığı şeye bazen demiyorsun ki ya bunun tıbbi değeri yüksek tamam ama hiç bir ilmi değeri yok tatsız tuzsuz bir yazı … ne kadar sıkıcı, yani böyle sıkıcı üniversite profesörlerinin yazılarına benziyor falan diyorsun. O sanatkâr tarafı veya öbürü. Yahu kardeşim iyi de bu gerçeklikten bağlı Hani karşılığı maddi dünyada. Ne konuşuyorsun sen ya hayal dünyasında mı yaşıyorsun? filan diyor tamam mı Mesela bu insanları …….. Enteresan bir şey. Şöyle bir şey de var fıkra anlatayım hadi. Dedikodu yapayım da lezzetli olsun Şimdi bu Necati hoca öyle miydi soyadı onun? Sever beni sağ olsun. Bir gün davet etti. Onunla bir iki konuşma yapmıştım daha evvel. O varlığın anlamı ………………… Felsefe kongresine davet etti. Ben de bir insan, varlık ve zaman diye felsefenin bütün konularını bir yirmi sayfada özetledim ama oldukça fiyakalı bir yazı yani üslup olarak. Bir edebi tadı da var. İşte ego sum  diye başlıyor efendim ….. gibi böyle lafa bir girişi, bir ele alışı, cümlelerin bir lezzeti var kendine göre. Her ne kadar fikri cümleler de olsa da gene bir takım fedailer falan var. Yani hoşça bir yazı üslup olarak. ….. Şimdi konuşuyoruz orda. Bir mantık profesörü var: AbdülKuddüs Bingöl falan. O da benim Erzurum’dan arkadaşım. O da oturum başkanı. Şimdi bu sersem ne dedi biliyor musun? Ben konuşmayı yaptım, bitirdim. Ya cevapta vermedim arkadaşım ama ne gerek var. Dedi, ‘ya tabi siz Şahin Bey’i tanımıyorsunuz dedi. Şahin Bey dedi bir şair hatta bir divan şairidir. Tabi o yüzden kelimeleri çok güzel kullanıyor. Kelimeleri bu kadar güzel kullandığı için, üslubu böyle güzel olduğu için belki sizi etkilemiş olabilir ama yani bu onun doğru olduğu anlamına gelmez.’ ……. İyi mi? Ben de tabi  artık demedim yani, Kuddüs Bey tamam bu doğruluğu garanti etmez güzelliği de yanlış olduğu anlamına da gelmez, güzel olması mutlaka yanlış olacağı anlamına da gelmiyor yani. Sen niye bunu kusur diye söylüyorsun ki? Yapacaksan tenkidini yaparsın yanlış diye. Biz burada doğruluğunu, güzelliğini tartışmıyoruz ki, felsefe kongresi bu. Yanlış veya doğru de değil mi? Neyse bir şey de demedim ama Şimdi burada da zaten o benlik? Meselesinden girmişiz de, ondan sonra din meselesine gelmiş.  Yine dediğim gibi nevi tartışma sonunda dönüp dolaşıp din tartışmasına dönüşebiliyor. Çünkü bunların da aslında kendi ifade dilleri var. Mesela sanat çok fazla metafor kullanıyor. Vahiy dili de öyledir. Çok fazla müşabih vardır. Ya işte bunu söylemek istemiyorum ama kendi kültürüm falan canım sıkılıyor bazen kendi söylediklerime de, ama dün yani mesela bir hoca efendi dinliyorum, Kuranı Kerim’den Lut Kavmini anlatıyor bilmem ne anlatıyor. Şunu yapmışlar. O kadar teferruata giriyor ki kardeşim yani. O kadar saçma şeyler söylüyor ki. O kadar harfiyen anlıyor ki Kuranı Kerim’i tamam mı? Karşısındaki de o zaten zır cahil bir gazeteci, O da dinliyor ‘ a öyle mi ‘ falan. Bu anlatıyor. Yahu Arapça biliyorsun anladık. Kuran’ı okudun bu malumatından anladık. Burada da böyle yazıyor tamam anladık da sen ne diye bu kadar malayani(basit) konuları gündeme getiriyorsun yani? Kuran-ı Kerimdir, dinimizin inancı budur yani insanın canı sıkılıyor tamam mı. Yok Lut Kavmi, homoseksüellik şöyleymiş de şöyleymiş, o kadar detaylı teferruata giriyor ki. Belki izlediniz bunu dün akşam. İğrenç teferruata giriyor falan. Yahu kardeşim, biraz insanda azıcık kendisinin farkında olur. Sen resmen gülünç şeyler söylüyorsun. İsterse Kuran’da yazsın kardeşim, böyle konuşulmaz! Üslubu vardır yani. Şimdi Kuran’da yazan her şey de oradaki cümlenin harfiyen geldiği anlama gelmeyebilir yani. Bir de o var. Şimdi sen böyle bütün bu ifadeleri, bir takım sebeplerden dolayı kullanılan ifadeleri aynen ve harfiyen alıyor ve o anlamı bugün ki insana benzer anlayışı diye Müslümanlık diye takdim ediyorsun ama iyi de kardeşim senin amacın Müslümanlığı gülünç yapmak mı yani? Hasta mısın ya? Ama adam zaten cahil ve hasta, Yani mistik hezeyana dönüştürüyor dini hikmeti tamam mı Dindarlar farkına varmıyorlar. Bazen çoğunlukla ki bütün dinlerde, tarihte müşahede edilen bir şey bu. Bazen hadsiz hudutsuz genişlikte şümulü olan çok enteresan şeyler olabilir bu mukaddes metinde. İşte Musa metinde gördüğümüz ego sum qui sum diyor gören adam identity probleminden çıkıyor ta nerelere gidiyor. Ta continium’undan bilmem nesine kadar 50 bin tane tartışılabilecek konu var. Biraz konuştuk azıcık da olsa. Şimdi bazen de öyle olabiliyor. Ama bazen de siz onu anlıyorsunuz kardeşim orda … metaforları falan öyle harfiyen gerçek İyi de biraz insanın aklı başında olur. Her şey için sonuçta evet mesela şimdi Tolstoy 50 yaşından sonra Yunanca hocası tuttu. ‘Niye İsa’ya tanrının oğlu diyor?’ falan diye. Yunanca ‘ya tercüme eden kişi yanlış tercüme etmiştir falan demiş. Peki ben bunun o tahakkümünün doğru olduğunu bir yerden tahkik ettim ve yazdım da hatta Bir yerlerde var. Aramice ‘sini bilmiyor zaten de Yunanca tercümesinden bakıyor. Neyse önemli değil o teferruat aslında. İnsanlar bazen ne anlıyorlarsa herhangi bir sembolü ifade eden onun harfiyen kendi anladıkları olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki öyle değildir. Bakın burada …. bir sözü var. Şuradan okuyayım size. Dinle ilgili kısmını okuyayım. Dinden bahsediyor bu adam. Şimdiyse dinin meydana getirdiği birçok anlayış ve ifade probleminin mevcudiyetine işaret etmekle iktifa(yetinmek) edeceğim. Ne yazık ki dinin sembolleri olan kelimelerle gerçekler çok farklıdır. Çünkü sembol bu zaten adı üzerinde Kelimeler araziyi tarif eden haritalar gibidir. Araziyi göstermez fakat tarif ederler. Cassirer’in dediği gibi Ernst Cassirer dediği gibi ‘ insan sembollerle efsaneler üretmeyi seven bir canlı. Ve bu semboller sayesinde düşünür. Sembolik olmasa düşünemeyeceğiz, bir de o var özelliği. Yani sadece duyularla, perception’la, sadece condition ile duyular olmaz. İnsan sembollerle efsaneler üretmeyi seven bir canlı. Ve bu semboller sayesinde düşünüyor. Şpengler’de ise Batı’nın Çöküşü kitabında sayı, sebep fikrinin sembolüdür. Veya matematik birinci sınıf bir metafiziktir diyor. İnsan var olan her şeye bir isim verir. Nesneleri verdiği isimlerle yani kelime dediğimiz ses sembolleriyle çağırır. Böylece onları büyülemeye, yani onlara hükmetmeye çalışır. Acaba bu ses sembolleri içinde bir hakikat barınabilir mi? Bir sembole inanmak, orada o sembolün maddi varlığı içinde gerçekten mevcut olmayan fizik ötesi bir şey yani anlama inanmak değil midir? Şuan da dil de birinci sınıf bir metafiziktir.  Şuanda ses sembollerinin yani herkes metafizik yapıyor, metafiziğe karşı çıkıyorum diye konuşuyor bir de adam e farkında değilsin, zaten konuşurken metafizik başlıyor. Şuanda dil de birinci sınıf bir metafiziktir. Ses sembollerinin bir virgülden ibaret olan bir  kelimelerin içinden kendi fiziki ses yapılarının ötesinde bir mananın bulunması tamamen metafiziki-fizik ötesi bir mevcudiyet biçimi değil mi acaba? Hatta bu fizik ötesi anlamların da ötesinde bunları meydana getiren insan ruhu yok mudur? Demek oluyor ki bir manada metafiziğe inanmadan düşünmek mümkün değildir. Çünkü dile yani kelimelerin gerçekliğine ve değerine inanmak metafiziktir. Ve dili kullanarak düşünüyoruz. İster sanat isterse matematik Remzi düşünce yani sembolik düşünce mistik ve metafizik bir hadisedir. Kullandığımız kelimelerin kendi çağrışımlarını çıkararak, adım adım bir düşünceyi inşa edebilmesi ise çok daha metafiziki bir hadisedir. Yani biz yazmıyoruz o yazdırıyor kendini kendini Bir de o var yani. Bak demin söylediğim nakil burdaymış : “”Daha önce yazdıklarımı tekrar etmeyi sevmem ama bu noktada Şahin’in bana yazısına bir iltibas daha yapacağım Filozoflar edebiyatçı değildirler Kelimelerle oyun oynamazlar. Ve kelimelerin estetik güzellikleri ile ilgilenmezler. Kelimeleri kavramlar olarak, birbirleriyle ve gerçekle münasebetleri açısından incelerler. İlim adamlarına gelince onlar için bizzat kelimeler değil isterse matematiğin sembolleri olsun kelimeler onlar için bizzat kelimeler değil kelimelerle ifade etmeye çalıştığımız nesneler dünyasının hakikati yani kavramların realiteye mütekabiliyeti mühimdir. Onun için ki ilim adamları mümkün olduğu ölçüde tabi bir müphem yani arazinin hususiyetlerini tam bir sadakatle aksettiremeyen bir haritaya benzeyen kelimelerin yerine çok daha mücerret ama açık seçik semboller kullanan matematik ilmini tercih ederler. İnsan oyununu ilim adamı başka, felsefeci  başka türlü oynar. ….. diyordu ki felsefe, düşüncelerin mantıki olarak netleştirilmesini hedefler. Mamafih filozof —– eserinde de demiş ki; felsefe lisanın kullanılması suretiyle aklın yaratılmasına karşı bir mücadeledir. İnsan yanıltıyor seni. Sen o semantik analizini, gerçekle münasebetini falan inceleyerek o lisanın, kültürün, telkinlerin, yanlışları aşıyorsun diyorsun ki ha bunu söylemek istiyor Ama şimdi kardeşim sen alıyorsun ne din hakkında ne felsefe hakkında, ne dil hakkında ne herhangi bir şey hakkında kendi şuuru da dahil olmak üzere herhangi bir  varlık hakkında hiçbir şuurun  bulunmadığını beyan edebilecek kadar cahil bir vatandaş olarak bana Kuran tefsiri yapıyorsun sen. Elbette sinir oluyorum ……………. anladın mı Yani olmuyor. Yani dil insanın yaratıp, a şimdi bu mukaddes kitapların bir dili var, farklı bir dil. Toynbee yazmıştı bunu Ben de iktibas etmiş olduğum için hatırlıyorum yine. Benim doktora tezimde Bizans Kilisesi’nin inkılaplarından bahsederken bahsetmiştim. Yunanca ‘ya tercüme ederken Kirilleri diyor mukaddes kitapların vahiy dilinin metaforlarla dolu ifadelerini …….. Yunan felsefesi diline Yunanca’nın diline tercüme etmek suretiyle İncil’in ruhunu tarif etmek …. Dil de fark ediyor çünkü. Kültür de başka bir şey yani orada şimdi Aristo var kardeşim. ….. bu var. Yunanca’nın kendi kavramları var.

Yücel hoca; Çok tanrılı bir din var

Şahin Hoca; Efendim var oğlu var. Şimdi bütün bu tefsirler geliyor. E şimdi sen ondan sonra diyorsun mesela Friedrich … ‘in şeyinde görmüştüm İncil üzerine makalesinde Amerika ansiklopedisin de …….. bunlar o Adamın lafını tekrarlamışlar Tevrat’taki Bu … kitabı da enteresan, oradan bir sürü şey çıkıyor. Ondan sonra Yunancadan tercüme ederken gördü ki yahu âdemoğlu da demek alelade bir iş. İnsanoğlu falan Bu İsa öyle  insan üstü bir yaratıktır. Binaenaleyh Ademoğlu .. Allah da .. Tanrı da….  Veyahut alışmış .. .Yunan eski şeyi tamam mı. Onun dilinden …. tercüme. Ve ademoğlu ifadesi Tanrı’nın oğluna dönüşünce de Yunanca ‘da çok da sırıtmıyor o günkü kültürel ve…. anlayışa göre. Hatta bilim mantığına göre belki.  ……………..

Yücel Hoca; Teslis meselesi hakikaten tam anlamıyla bir delinin kuyuya taş atıp 40 adamın çıkaramaması meselesi gibidir

Şahin Hoca; Ya başka şeyler de var mesela ama St. Augustine’de ne diyor ? İşte nasıl bu  ……………………….kelam aramızda yaşadı Kelam o eski Yahudi Philo’nun ——– tam karşılığı olsun diyorsun. Mantık da öyle Ve kelam da insan bedenine dönüştüğünde aramızda yaşayan derken insanı kastediyor bu yüzden teslisi mesela bu şeyle ilgili …. ……. ……. ilgili falan hareketle … rahiplere … karşı St. Augustine savunmuştur İznik Konsili’nde Oraya katılmış olduğunu ben bilmiyordum sonradan City Of God’ı okurken fark ettim.  Şimdi ben bazen böyle cesur cümleler veririm ama bazen de olur ya bir şeyler okuyacağım tutar söylediğim lafla ilgili citf of god’la falan ilk tarih felsefesi kitabı da şu da bu da Biraz daha araştırınca ya St. Augustine büyük adam tamam büyük adam da kardeşim okuyorsun bakıyorsun da tahmin ettiğimden daha büyük bir adam diyorsun Etkileniyorsun tamam mı. Şimdi böyle iptidai büyük filozofların fikirleri yine tartışmaya açık. Ben de bol bol tartışıyorum Ama etkilenmemek zor böyle St. Augustine, St. Thomas falan Eğer anlıyorsan ne dediğini adamın tamam. İtirazdan inceden hakikat ürer belki ama hepten de hikâye değilmiş bu falan demek zorunda kalırsın sen yaptığın itiraz noktasında. Böyle şeyler olabiliyor. Bu teslis meselesi de biraz o yüzden karışık Her neyse. Teslis yüzünden zaten Tolstoy Hristiyanlığı falan bırakıp gitmişti. Çok kimsenin dikkatini çekmiştir teslis meselesi ama başka şeyleri var hadisenin Başka yönleri var. O işte harfi anlamaktan kaynaklanan bir sonuç mecazi ifadeleri. Adam bambaşka bir şey söylüyor. Adam Heraklit felsefesine gönderme yapıyor Bilmem ne yapıyor falan. Ondan sonra mantığın, aklın ehemmiyetine falan Ondan sonra sen onu alıyorsun başka bir şeye dönüştürüyorsun. Sonra onu hakkında tercüme ediyorsun ve harfiyen aynen böyleymiş gibi Ortaçağda da. Neyse şuradan birazcık daha okuyayım da kapatayım bu bahsi. Kullandığınız dil bize son derece tabii görünse de dilin gerçekleri ifade etme kabiliyeti bakımından mahdut imkânlara hatta aklı yanıltıcı hususiyetlere sahip olduğunu söylüyoruz. ee yani iş orada başlıyor zaten. Ancak insan aklı tabii dilleri ve hatalarını belki — sadece matematik dili gibi suni ve mücerret diller icat etmeye de muktedirdir. şu da var ki teknoloji bize muhteşem idrak vasıtaları ve keskinliği bahşetti. Gözle görme kabiliyeti değil de teleskop, mikroskop insan gözünün göremediği frekansları — ve onları görmemizi sağlayan o halde idrak kabiliyetimizi bu cihazlarla artırarak daha keskin ve farklı dünya tasavvuru ve şuuru oluşturmamızı —- ilmi müşahedeye tabiatın bahşettiği ———— görüş ve sağduyulara daha fazla güvenmek zorundayız. Çünkü o fotoğrafta var sabahyıldızı büyütürsen görülüyor tamam ama küçücük bir nokta var gökyüzünde büyük bir teleskopla bakmak gibi değil yani. Ancak iş düşünce planına gelince unutmamamız gerekir ki bu ilmi idrak ve şuur biçimi dâhil ha burada enteresan ilim tenkidi geliyor. Unutmamak gerekir ki bu ilmi idrak ve şuur biçimi dâhil seçmek, sadeleştirmek ve basitleştirmek. hatta normal dilin —- kurtulmak için mantık ve matematik gibi daha sadeleştirilmiş ve bir netice hakikatin kompleks bünyesini daha basit gösteren üst diller kullanmak zorundadır. İyi mi enteresan bir tarafı var tamam daha kesin daha uygun ifade ama daha basitleştirilmiş tah– edilmiş yani aşırı basite icra edilmiş. yani gerçekten daha kompleks olan bir bünyeyi basit bir modelle izah ediyorsun. Bu yüzden eski çağlarda gerçeği, mantıklı tutarlılık prensibi ku— dışında üç tane daha gerçeklik kriterinden bahsediyoruz falan filan. Neyse bu oradaki makalelerin dışında varlık ve zaman kategorilerinin ne kadar gerçekliği bahsetmiş. Orada da biraz kuantum mekaniği şunda bunda ——— ben şu şeyi 5-10 dakika da toparlayayım. Şimdi burada her birini yerli yerinde kullanmak ve dengeli kullanmak kaydıyla tarih filozofunun yapacağı eğer varsa böyle biri ben kendimi öyle iddia ediyorum ama aslında bir şey yapamadığımı da görüyorsunuz efendim varsa böyle biri o zaman ilmin de sanatın da diğer bütün disiplinlerin de kendilerine göre avantajlarını dezavantajlarını tebarüz etmek suretiyle hangisi ne zaman nerede işimize yarayacaksa — yapmak ——– şimdi mesela Tolstoy’u iyi anlamış ve okumuş bir adam olarak Tolstoy’un estetik fikirlerine itiraz edemiyorum. gerçi bir Tolstoy’un yazdığı —- estetik şeyde hiçte benzer bir tarafı yok gayet rahat anlaşılır cümleler, gayet güzel örnekler falan filanda vardır şudur budur da.  adam o kadar sağlam şeyler söyler ki bilader — filozoftur da çünkü adam filozof belki ama o kadar büyük bir sanatkar değil ki, bilmiyor ki sanatın ne olduğunu. Adam bütün tarihin gelmiş geçmiş en iyi sanatkârı yani tasvir kabiliyeti, hayatın tasviri bakımından, roman sanatı bakımından tamam şairlik ressamlık başka bir şeyde kendi alanında. Yani insan kalbini bu kadar esaslı bir şekilde ve doğru bir şekilde anlatan başka bir metin yok. Ne ilmi literatürde, ne psikoloji de, ne psikiyatri de ne başka bir alanda hiçbir yerde göremezsiniz. Eğer o işi yapıyorsan bir anlama meselesi var şimdi tabi yani roman okursun da kendisini de — lazım. Roman okuyucusu olarak romanı kafanızda yeniden inşa ediyorsunuz. o kadar geniş bir okuma tecrübeniz alışkanlığınız falan yoksa sınırlı kalabilir anlayışınız veya alacağınız tatlar biraz da anlayışa bağlı adam anlatıyor da sen ne kadar anlıyorsun. Yani neydi o söz ——- bu kadar sanat ve ilim bahsi yeter kapat artık bu kurumuş yaprakları ———— alabilsin yani şeyi kapasitesi olsun anlamında— çok doğru söz. Şimdi dini hikmetin bazen harfiyen anlamak kaydıyla tarihte bütün dinlerin mensuplarını müdafaaya düşmemek kaydıyla çünkü şu oluyorsun aslında bir şey anlamadıkları farklı farklı yorumların sonunda farklı farklı meseleler ve hepsi birbirinin —- hatta diğer dinlerden daha fazla birbirlerindeki farklı mezhepleri çoğalıyorlar. Mesela bir Sünni’nin Alevi’ye düşmanlığı bir Sünni’nin Hristiyanlığa düşmanlığından fazla oluyor veya ta tersi yani aşırı derece de bir kalıplaşma duyguları pis bir şeydir ama dinler tarihinde bütün dinlerin başına gelmiştir bu yani baktığımız vakit görüyoruz tarihe. Şimdi ben — şöyle şeylerde söylemişim onları da söyleyeyim de kapatayım sizde isterseniz çünkü zaten çok uzun olur. Sanat sezgiyle başlıyor, ilhamla başlıyor ve rüya oluyor adeta dreaming tabirini kullanmışım, rüya görür gibi bir hayali gerçeklik inşa ediyor. Sanat dünyasının gerçekliği o başka kategori sanat dünyası diye bir dünya. yani orada Harp Ve Sulh’un bir yeri vardır,— bir yeri vardır, bilemem yer altından ruhların bir yeri vardır o bunun aleyhine onu bilirler ———- anladın mı mesela şey örneğini verdim hatırlarsan o bizim Çanakkale’deki — dan ikinci kişilik diye bir şey vardır. psikiyatristlerde kullanır onu şahsiyet bölünmesi falan diye tamam ama orada başka bir dünya anlatıyor adam ve sonunda o kadar ileri gidiyor ki delireceğini bile bile delirinceye kadar da ısrar ediyor. Yani o ikinci kişilik konusunda aslında — başlamışlar enteresan bir hikâyedir. şimdi tabi psikiyatrist adam veya başka bir meslekten ee o sanat dünyası ———————– aklına gelmez ben ilgilendiğim için aklıma geliyor anlata bildim mi o başka bir dünya tarihin yazdığı geçmişte kalan bir dünya efendim yani içinde yaşadığımız yani gözümüzü açtığımız zaman gördüğümüz modern ilmi dünya o senkronik bir olaylar dizisidir. yani hepsini aynı anda müşahede ederiz tamam zaman ve mekan çok tartışılacak konular ama o —– gibi bir şey ve hepsi aynı anda —-dediğimiz detay aynı anda mevcut birlikte mevcut yani ben baktığım vakit aynı anda Numan’ın Yücel’in ve Afif ‘in karşımda fakat aynı anda hepsi tamamen — olarak birlikte olduklarını görebiliyorum. Çünkü her ne kadar ışık hızıyla bile desen ——– bir intiba — ama baktığım vakit hepsini aynı anda görüyorum. ————- bunlar kesin mutlak müşahede var ha tabi sen bunu tartışabilirsin ilmi olarak kardeşim ——–kâinatta da hareketsiz hiç bir parça yok galaksi de hareketli, güneşte hareketli,  dünyada hareketli hepsi de hareketli ee bu hareketlerinden ve hızlarından dolayı müşahedeye göre zaman önce veya sonra diye değerlendirildiğine göre — o zaman demek ki eş zamanlılık diye bir şey mümkün değil diyorsun. eş zaman kalmazsa zaten geçmiş zamanda kalmaz geriye gelecek zaman da kalmaz dolayısıyla zaman yoktur diyorsun. Şimdi mantık muhakeme yürütme bir düşünce deneyinden fakat —— tamam ama sen önceden mantığa ve matematiğe güvenerek müşahedeyi reddediyorsun. yani evet sadece müşahedeyle olmaz insan test edilmekle olmaz onu bir genel — içine oturtmak gerekir, onun içinde anlamlandırmak gerekir, bir paradigması olması vs. vs.  onun bir simetrisi bir matematiği olması gerekir tamam bunları anladık da bunlar netice itibariyle metafizik ifadeler halbuki

 

  1. HAFTA KISIM 9

İşitmek maddi bir şeydir. Maddi nesnelerin kutsallığından bahsediyoruz burada.  Hava dalgası çarpıyor buraya. Veya proton çarpıyor.  Ya da vurduğum vakit elim acıyor işte. Yani orda kati bir gerçeklik var.  O intibalar doğrudan doğruya yani duyuların aldığı hammadde verileri. Bundan sonra perception’a dönüşüyor, sonra efendim cognition’ e dönüşüyor. Sonra sen onun muhakemesini, matematiğini, bir genel teorisini yapabilirsin.  Tamam ama teorilerde o kadar ileri gidiyorsun ki soruda bütün onların daireleri perception’a tamam onun da sınırları var illüzyon var şusu var busu var. Şimdi St. Thomas ne diyordu? Veya Goethe ne diyordu? Individuum est ineffabile Her birey anlatılamaz, anlaşılamaz. Hatta ferdiyet kurtsaldır anlamına da gelir. ineffabile sözü layettaki yerlerin abdest ile güçlendirme diye tercüme edilmiştir Arapça’da … Hakkında konuşulamaz çünkü hakkında konuşabileceğin her şeyden daha kutsaldır. Tanrı gibi yani ego sum qui sum gibi Orda artık iyice putlaşmış bir dünya kavramı var, bir ferdiyet kavramı var. Ama hakiki ferdiyet ……………………………… bir takım yollarla kendine hak verebilirsin, o başka. Fakat ne diyordu adam zaten görünen bir şey. O hiç anlayış gerektirmiyor. Anlayış için daha …., daha genel universal ve teoriyle ilgili şeyler Orada anlayış gerekli. O da yani ferdi discrete hadiselerde çok mümkün değil. Şey de bunu söylüyordu mesela şimdi hatırlamıyorum istersem okurum siteden de St. Thomas söylüyordu mesela. Bir bütün, parçaların bütünden daha fazla bir şekilde onları biçimlendirir. O genel … teoride olan bir şeyi, mesela  ki zaten bu ifadeyi  ben şeyde aldım, ….. kitapta …….. yansımansın bu esas bir kitaptır. Orada nakletmiş St. Thomas’tan bu ifadeyi Benim de hoşuma gitti tabi, hemen siteme koydum.

Yani şimdi burada hadiseye bütün açısından bakınca bu tarih felsefesine, ha kardeşim burada fizik diye bir şey var ilim diye kardeşim . Ha burada da sanat diye bir şey var. Burada da tarih diye bir şey var. Burada da felsefe diye bir şey var bir sürü teferruatı Ama bunların her birinin kendine göre bir mahiyeti, bir bünyesi ve bir tabiatı var. Mesela tarihten hareketle teori yapamazsın kardeşim. Belki tarihçiler yapıyorlar. Yani mecbur oldukları için. . ……işte Osmanlıda şöyleydi İyi de Osmanlıda ortaya çıkan sonuçlar benim şu ana kadar üç ayda büyük tarihçilerde bile, çok istisnai büyük tarihçilerde bile …….. pek saçmaladıklarını görmedim ama, mesela bizim büyük bildiğimiz Türkiye’deki  tarihçiler de çoğu zaman zırvalarlar. Böyle şeyler söylenemez tarih hakkında kardeşim Bu genellemeyi yapamazsın tarih hakkında. Öyle bir şey yapamazsın.  Ona müsaade etmez tarihin tabiatı. Çünkü tarihte hadise birdir, tek başınadır, tek bir mekanda, tek bir zamana ait. Hiçbir hadiseye de hiçbir benzerliği olamaz. Yani ayniyetinden geçtik analoji de bulamazsın. Binaenaleyh oradan teori üretilemez, teori üretilemeyen şeylerden de istifade edilemez tıpkı Aristo üstadımızın dediği gibi. Zaten filozofların %90’ı da bu kanaattedir tarih hakkında. Şimdi sen ama tarihçi olarak bunu yapamıyorsun. Konuşuyorsun Türk tarihinde şu olmuştu da, siyasi tarih şudur. Ya kardeşim ne alakası var. Ama adam saf Ve bilmiyor işin arka planında bu kadar tartışmaların olabileceğini. Böyle benim gibi Binlerce şey okumamış konu hakkında Haberi bile yok. Sıradan, kendi alanı dışında her alanda cahil bir adam Akademisyenlerin çoğu öyledir. Kendi alanını bilir, öbür alanlarda kör. Tarihçi mi? İyi de kardeşim tarihten ibaret değil dünya. Bir de ilim var, bir de felsefe var, bir de sanat var, bir de dil var, bir de marifeti nefs var. Var oğlu var. İnsanının bilgi kaynaklarının mutlak sınırı nedir? Şimdi aklıma gelen sözü söyleyeyim. Yunus Emre’de bir şiiri diyor ki 4 Kitabın manası: belli bir redifle? Tabi ben de buradan hareketle vaktiyle tarih felsefesi ……, o da yarım kalan bir çalışma oldu. Başında dedim ki Valla ben de diyorum ki; Tanrı mukaddes kitapları sadece bu dini mukaddes kitaplardan, lahitlerden ibaret değil Tanrı’nın iki mukaddes kitabı daha var. Biri kainat onun ayetleri, kainatın inceleyerek yani hakikate ulaşmak, onlardan biri de o, biri de insan kalbi. Onu da sanata anlatır. Bunların içinde bana derseniz ki hangisi önemli Valla hepsini önemi ayrı ayrı avantajı var dezavantajı var. Yani şimdi Tolstoy’um baktığı yerden bakarsan sanat,  cemiyet ve insan hayatı bakımından su kadar ekmek kadar önemlidir. Öbür adam da ben sanatçıyım diyor. Ben ona soytarı diyorum. Halkı eğlendiren, sıradan, eğlence işte adı üstünde eğlendirir.  Bayağıdır yani eğlence nihayetinde Geçici bir heves falan.  …….. diyor ya hani üstat Sirk ve ekmek. Bu sanatkâr da diyor ki ben halkı eğlendireceğim. E iyi de şimdi yaptığın şey soytarılık kardeşim. Sen bunda bir hakikat arayışına mı gidiyorsun? Mesela bu demin naklettiğim ifadede olduğu gibi sen bana şöyle anlayış sahibi bir kalp getirsene ne öyle ilim falan diye konuşup duruyorsun Hani nerde anlayış? Kalbistan Yani Arapların bir sözü var. ……. Kabil-i istidadı nispetinde ilham da geliyor, imdat da geliyor, yardım da geliyor. İstidat yoksa sende, odun gibi kalbin varsa  sana ne ilhamı gelecek kardeşim!  Gelmez tabi ki! Yani duygu yok bir şey yok değil mi? Şimdi hasıl-ı kelam her birinin avantajları olabiliyor ve sanat işte o yüksek sezgisel …. mahiyeti sebebi ile belki insan şuurunun ve bunun daha temelini bazı yerlerde alakadar olduğu için bilemiyorum o kadarını. Efendim daha esaslı bir takım rabıtalardan dolayı,  öyle sadece nörolojik faaliyetlerden ibaret değil bu işler. Ve sırf o sebeple bazen gerek ferdiyet gerekse cemiyet üzerinde diğerlerinden daha müessir olabiliyor. Ve daha önemli de olabiliyor. Din de öyle. Ama din böyle fanatizme dönüştürüldüğü haller de var elbette. Öbür adam da diyor ki kardeşim tamam anladık, konuştuk, inandık tamam da ben bir de şahsen tecrübe edeceğim bunu diyor bu dini. Gnostik veya mistik Mesela Ibn-i Hayti’yi? söylerler veya Musa’yı. Ben bir de görmek istiyorum ölüleri nasıl diriltiyorsun diyor.  Şimdi basit cümlelerle aslında ama şahsi tecrübenin nakilden daha üstün olduğunu anlatan bir metafor. Mesela bu bizim eski mistiklere göre bir akli nakil vardır.  Bir mükaşefe vardır. Yani denge vardır. O devrin felsefesinde İslam kitaplarında böyle yazıyordu. Yani oradan hatırlıyorum. ….. kitabı varmış sizin hocalardan birinde.  Orda ne diyordu? Akli bürhan, Nakli bürhan, Kalbi bürhan.  Yani akli bürhanda matematik, mantık veya felsefi çıkarımlarla ulaşılmış bir takım sonuçlar, hakikatler veyahut veriler her neyse. Ne demekse zaten bürhan Delil demek zaten bürhan. Yani biz böyle duyduk, hadiste böyle yazıyor, kitapta böyle yazıyor veya dinimizin, inancımızın gereği böyle falan. Geleneğin naklettiği yani. Kalbi  bürhan da, benim kalbimin müşahedesi diyor. Ve ben akli bürhana da nakli bürhana da değil kalbimin müşahedesine bakarım diyor. Ben kendim tecrübe edeceğim kardeşim diyor. Bunlar da çatlak. Kimisi zaten mistik….. ……  içlerinde de bazen delice şeyler … söylenmiş olsa bile çok enteresan, çok derin, çok büyük laflar etmiş adamlar da var yani şimdi bu mistikler arasında. Görüyorsun yani. Bazen öyle bir lafa rastlıyorsun ki bunu bu çaptaki adamlar söyleyebilir kardeşim, öyle sıradan adamların edeceği lakırdı değil. Veyahut adamın öyle bir lakırdısına rastlıyorsun ki mesela ‘ Anlamları kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamdolsun’ diyor. Bak şimdi benim demin bahsettiğim kelime-anlam münasebetini nasıl alıyor?! Veyahut o kelam şiirinden naklettim. İşte her halde oradan kopya bizimki de yani İşte o ‘seninle doğar kelam ve seninle her hece diyordu ya. ‘ Anlamları kelimelerin kalbine indiren’ filan diyor. Bazen bakıyorsun onun arkasından birçok İslam felsefesi tartışması çıkar. Basit bir laf gibi geliyor ama. Veya öyle …. lafı gibi falan. Arkasından bir çuval semantik tartışması yapabilirsin. Şimdi öyle olunca da işte dediğim gibi …. sanat böyle yapıyor dedik…. Benim burada aldığım kısa kısa notlar var . Uzun uzadıya anlatamıyorum şimdi ama ilticalen konuştuğum için ama önemli şeyleri kısaca okuyuvereyim geçeyim, tamam mı? ……….. insanın oryantasyon ihtiyacını karşılamalıdır Ve sosyal bağ, cemiyetteki sosyal bağ. ………………………İbni Haldun’un da değerlendirmesi böyleydi —— Dinin sosyal tarafı. Sosyal tarafı hem faydalıdır hem zararlı. Aşırı büyük zararları da olabilir Müesseseleşmiş dinin Gelenekleri hakkında. Tanrı tarafından bize vahyedildiği …. Tanrı tarafından vahyedilen bilgiye dayanarak, ondan hareketle oluştuğu için teolog kendisini mutlak ve nihai merci olarak kabul eder kendi fikirlerini. Kendi teoloji fikirlerini Tanrı kitabından aldı, bunun tartışması olmaz yani o zamanda başka problemler çıkar. Şimdi tabi biz kültürel duruş noktası diye……………….. Önemli bir sosyal bağ. Tezahürlerinin ürkütücü olabileceğini içinde yaşadığımız Türkiye’deki hadiselerden de görüyoruz. Yani hiçbir şekilde desteklenemeyecek bir siyasi anlayış, dini hassasiyetler sebebiyle …..öyle değil mi enteresan neticeleri olabiliyor o sosyal bağın. Asabiyetin yani insan toplumlarındaki o sosyal bağın, başta İbn Haldun olarak zaten dini hikmete veya dini ideolojiye de işaret etmişti. İbn Haldun’un Mukaddime’sine benziyor mu bugünkü burada yaptığımız felsefe seminerleri biraz. Çünkü İbn Haldun Mukaddime’de zayiçe falı açmak da dahil olmak üzere kurtlarla ….. da dahil olmak üzere aklınıza gelen her türlü ilim biçimden bahseder Mukaddime’de kısa kısa da olsa. Efendim ben tabi hadise ne kadar geçerli, Hadiseler ne kadar güvenilebilir anlamında. Yıldız falı dair her şeyi anlatır.  İşte böyle yapılır, görüyorsunuz saçma bir şekilde mesela. Yani epistmolojik değerlendirme gibidir Mukaddime bir yönüyle. Bu Science’ye gelince, burada demiş ki ‘kar’? : İlmi metodlar kullanmak suretiyle objektif ide elde etmeye çalışın. Ve tecrübe ve neticelerin test edilebilirliğine confirmetion’una şart koşar. Yani bu tecrübe edilebilir olmalı, confirme edilebilir olmalı, efendim test edilebilir olmalı. ………, Science ;………………………….. Bu bilmek ama bilimin bilgisi yani science’nin …… , bilmek ama uzaya ve tabiattaki materyal objelere dair bilgi hedefinde. Yani şimdiye kadarki tezahürler öyleydi. Felsefe, demiş ve arada kısaca demiş ki semantiği, matematiği ve mantığı zihnin düşünce aletleri olarak kullanır felsefeciler.  Tabi o semantiğin teferruatına da, tafsili birtakım gerçeklik cetvelleri falan diye bir takım tartışmaları vardı. İşte bunlar efendim herhangi bir  cümlenin gerçekliği nasıl ölçeceğiz fiilini bilmem şusunu busunu falan diye Kendine göre bir takım matematikçi bir adam aslında Tahsini, fakat …. böyle bir takım müdahaleleri olmuştu, verimli de olmuştu. Onlar var elbette bu semantik analizi felsefenin içinde Olmalı da. Yani o konuda biraz eski felsefeciler cahildir. Çünkü o modern semantik aletlerinden mahrumdurlar matematik aletlerinden mahrumdurlar. Buna mukabil ben İbnül Rabbani ile bu kanaati paylaşıyorum. Felsefenin hedefi aslında sentetik bir anlayışla olmalı. Yani öyle her şeye analitik düşünce efendim nedir o Viyana mantık savcıları, pozitivist mantık savcıları yani böyle yok ‘bu atom mudur’ , yok ‘hadisenin bilmem nesidir’ diye tuhaf tuhaf değerlendirmeleri vardır.  Neyse teferruatına girmeyelim şimdi. Bunların kendilerine göre şeyleri vardır, kendilerine göre bir mantık anlayışları vardır. İşte onların da  tabi farklı farklı şeyleri var…………….kadar her biri başka bir şey söylüyor Teferruatı çok tabi. O kadar teferruatı burada tartışamayız.  Ama bu mantıksalcıların veya analitik düşünceye temayül eden illa da felsefe, efendim matematik gibi matematik de aslında ne kadar analitiktir o  da tartışılır ya analitik olsun sosyolojik olsun falan gibi temayülleri ne kadar gerçekçidir? Veya öyle bir felsefeye ne kadar saygı duyulabilir? Eğer….. … sadece semantik tartışmalarıyla mantık tartışmalarıyla iktifa edeceksen   Yani bir yerde yazdım ki tenkitle kardeşim epistemoloji dediği şey sonuçta mantık, semantik falan. Şimdi pedagoji lüzumsuz bir alandır. Şimdi evet eğitim felsefesi falan diye konuşuyoruz ama her cemiyet kendi ihtiyaçlarına göre adam yetiştirme gayretleri içinde bocalar. Her cemiyetin kendi kültür yaşantısına göre, ahlak anlayışına göre pedagoji de değişir. Hiçbir zaman genel geçer bir tartışmasını yapamazsınız çünkü kültürden kültüre fark eder. E estetik de öyledir. Her kültür kendi alışkanlıklarına göre farklı zevkleri vardır. Yani elimde bir tek mantık ve epistemoloji kalıyor. Metafiziği zaten dışladılar animizmden diye çağdaş filozoflar. Peki bu estetik epistemolojiyi anladıkta sonuna dipnot düşmek zorunda kaldım birşey bilmediğimizi biliyoruz  falan diye. Yani orda da işte görüyorsunuz , ……………………. bile demek zorunda kalmıştım bir yerlerde yani. O kadar fazla zorluyor ki. Şimdi yine teferruata mı daldım  bu mantıksalcılar, analitik  felsefi temayülden  belirli bir sonuç çıkmadı. Nitekim Felsefe, adeta iflasını ilan etti. Ben semantik tartışacağım cümleler yüklemler öteki beri ki İyi de kardeşim, kelime oyunlarından, kelimelerin tartışmasından ibaret, ukalaca bir gevezelikten ibaret görünüyor yani. Bu tenkidi de yaptım ben bir tarihteki konuşmalarda da. Ne anlatıyorsunuz kardeşim siz felsefe diye yani? Felsefeden geriye bir şey bırakmadınız yani! Böyle yani sadece efendim bir takım lisan oyunları üzerinden gevezelikten başka bir şey kalmadı geriye yani anlam kalmadı içinde bir şey bırakmadınız felsefenin! Böyle metafizik olmaz şu olmaz bu olmaz! Peki ne kaldı geriye? Aaa 20. yüzyılda böyle maalesef çok şüpheci bir  çağda yaşıyoruz.  Onun da kendine göre haklı gerekçeleri iddia edebilir elbette onların farkındayım. Fakat bana göre de aslında hakikaten Eflatun çağında olduğu gibi hikmetin bütününe şahit olmak iddiasında olmalıydı felsefe. Ama madem felsefe bu rolünden vazgeçti ve yapamıyor artık …. İtiraf etti. Şöyle bir problem var, ilim çok fazla derinleşti, çok fazla gelişti ve çok fazla ezoterik bir dil kullanıyor. Çok fazla teknik terim kullanıyor. O kadar ki, ilim adamları bile kendileri bazen kendilerinin ne söylediklerini anlamıyorlar değin ki felsefeciler anlasınlar. Yani zaten esasen insan mantığına, muhakemesine sığmayan yönleri de vardır modern bilimin.  Bütün bu şeyler yüzünden modern felsefeciler zaten ilmi değerlendiremez hale geldiler. E iyi tamam da ilimden tamamen kopuk bir felsefe olursa o zaman geriye matematik, mantık veya semantik tartışmasından başka bir şey kalmaz zaten! Anlamıyor çünkü adam ilimden. Kant anlayabiliyordu kendine göre ilmi. Ama anladığı ney Öklid geometrisi, Newton fiziği, Kuantum mekaniği yoktu önlerinde tamam m?  ….. da yoktu yani. Dolayısıyla …. da yoktu, bunlar yoktu. …. da yok. ….. hiçbiri yoktu. O zaman konuşuyorsun öyle . İyi de şimdi ben onları da işim düştükçe görmüşüm tarihçi olduğum için onların da zuhur ettiğinden haberdar olarak yani konuşmak zorundayım ilim hakkında. Ve yorumumu, felsefe yorumumu ona göre yapmak zorundayım. E tabi onların matematikçinin hakim olduğu kadar nasıl hakim olacağım matematiğe matematikçiler hakim olamıyor, ben ki filozof Yani o kadar çok ve detaylı uzmanlık bilgisi artık elde edilemez kimse tarafından. Fiziğe fizikçi hakim olamıyor ki Kant hakim olsun. Kant’ın bildiği fizik ne kadardı ki yani yok hükmündeydi birader.  Hemen hemen fiziğin üç beş şeyi Bir Newton’du, yer çekimini bilirdi. Birkaç şey bilirdi yani fizik hakkında sonraki gelişmeleri hiç biri bilmiyordu. O zaman tabi öyle. Ama şimdi sen ilimden anlamıyorsan, zaten o kadar karışmış ki şeyde benzemiyor……………. felsefe çok gerisinde kaldı ilmin Artık kavrayabiliyorum ne dediğini. O yüzden de anlamlandıramıyordu. İyi de şimdi bu ilim adamının da kullandığı teknik dili, halkın diline değilse bile en azından bir felsefi diline tercüme edecek insanlara da ihtiyacımız var. Çıkaramıyoruz! O yüzden ilimden de anlaması gerekir hikmeti öğrenmesi gerekir bence felsefeden Tarih zaten ondan söyleyelim bir iki kısa cümle tarih geçmişindeki yaşanan tecrübelerin keşfetmeye, onların neler olduğunu bulmaya ve bu bulduğu malzemeler, eline geçen dokümanlarla geçmişe dair bir hikayeyi inşa etmeye, tasvir etmeye teşebbüs eden bir disiplindir. Tabi ki imkansız bir şey teşebbüs ettiğinin farkında değil. Gerçek olsa iyi olurdu da demiş Tolstoy her neyse Bunun tartışması ayrıdır. Mükemmel bir şey olurdu tabi tarih, ah bir de keşke gerçek olsaydı demiş. …………………. şundan bundan da bir takım bahsedelim diye not almışım ama anlatmayacağım dediğim gibi.  Tarih felsefesi ile bitirelim. Bu da tarih felsefesi dediğimiz şey de; eskiden yaptığım benim ki tamamen bilim felsefesine dönüştü Spengler’in Toynbee’nin falan yaptığı genel tarih felsefesi. Geçmişi, geçmişte bazı anlaşılabilir örüntüler bulmaya çalışmak suretiyle geçmişte neler olduğunu anlamaya çalışan bir şeydir tarih felsefesi. Ve insan tecrübesi de böyle topyekûn insan kelimesi bu işte bulduğu patenlere göre, kimisi medeniyet diyor, kimisi kültür diyor işte açıklamaya çalışan bir disiplin. Bu tabi daha çok zamanla ilgili, Bu bahiste özetle çoğunlukla bahsettiğimiz konu olduğu için daha bir şeyler varsa da sanat şudur budur vs, burada bırakayım isterseniz.

  1. HAFTA 1. KISIM

 

          Numan hoca: Pekâlâ arkadaşlar sayın hocalarım hepiniz hoş geldiniz bilim felsefesi toplantılarına geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bilginin kaynağı olarak din ve sanatla geçen hafta bahsetmiştik bu hafta ilim ve felsefeden bahsedeceğiz. Bu cümleler olarak fizik bilimleri metodolojisi bakımından bilgi kaynağı olarak nasıl istifade ediyoruz kuantum fiziği özelinde belki örneklenir Afif hocamdan dinleyelim. Başlayalım bakalım bugün ki toplantımıza.  Buyurunuz Afif hocam.

        Afif hoca: çok teşekkür ederim.  Daha önce gene burada bu kürsüde aynen bu şekilde konuşurken şey demiştim tanrının adıyla başlarım söze.  Bu bir anlamda Şahin hocama bir atıftır. Şimdi tanrının adıyla başlarken hakikat ilmini, hakikati, hakikat tıp olma eğilimini araştırmanın değişik yöntemleri var işte Numan hocamın söylediği gibi Şahin hocamın daha onca anlattığı gibi işte sanat yöntemini kullanabiliriz, felsefe yöntemini bilemiyorum başka edebiyat, sanat derken sesli sanatlardan bahsettim, ondan sonra tarih yöntemini kullanabiliriz. Bunların arasında yöntemlerden bir tanesi bugünlerde birazcık fazla kutsiyet addediyorlar. İşte bilimsel yöntem ondan sonra yazı çiziyle yaptığımız zaman sanki daha evet daha bir şey midir, daha bir şeydir şöyle ki uzaya araç falan gönderme işi de başarılı. Ama mesela ahlak felsefesi üzerine bilim ne söyleyebilir. Ahlak üzerinde bilim ne söyleyebilir.  Bilim etiği nedir? Bilimin estetiği nedir? Bunların üzerinde konuşmamız gerekiyor. Üzgünüm ki modern felsefeciler dâhil olmak üzere bilimin yöntemleri ve biliminin yöntemleri içerisinde özel bir örnek olarak kuantum mekaniğinde şimdiye kadar deneyemediğimiz yani algılarımızla karar verdiğimiz düşündüğümüz ve ortaya çıkarttığımız şeylerle bir ufak bir çelişki varmış gibi gözüküyor. Olup olmadığına bakacağız ama eğer bilimin yöntemleri üzerinde konuşacaksak önce Şafak hocama bir atıf ta bulunmam gerekir. Ben bunu bir seminerde dinlemiştim. Demişti ki “insanoğlu merak eder” eh merak eder, ediyoruz çocukluktan beridir. O zaman soru sorar, sorular da kendi aralarında ikiye ayrılırlar. Neden? niçin? Ve nasıl?  Soruları. Şimdi neden? , niçin? Sorularına bir biçimli cevap vermediğimiz için. İşte neden tanrıya inanıyorsun? Yüz tane sebep söyleyebilir. Neden efendim, işte bu kıza aşıksın? Yüz tane cevap verebilirim ama nasıl neden ahlak? İşte iyidir yani tanrı öyle istedi diye, işte iyidir sosyal karşılıklı ilişkilerimiz böyledir diye. Ama nasıl ahlak sorusunu sormayı başardığımız da ki Kant zamanından beridir batı ahlak biliminde (bilimi diyorum), felsefesinde bu soruyu düzgün bir şekilde sorup ona göre geliştirmek mümkün. Oysaki ne yazık ki bizim (bizim diyorum ) bizim Ortadoğu,  işte efendim Balkanlar ve uzak doğu dâhil olmak üzere orada bu neden?  Sorusu yerine nasıl?  Sorusunu sorması dil problemimiz oldu. Halbuki, öyle addedilir işte Platon’dan, ne bizim Aristo abiden dâhil olmak üzere ondan sonra Ibni Rüşt ve devamında daha öncesinde ve devamında efendim o soru sorma problemiyle yani sorgulama problemiyle insan olmayı ben öyle anlıyorum, soru sorma ve sorgulama. Bu yalnızca dışarıda olan şeyler hakkında değil, içeriyi dışarıyı tabi sonra tartışırız ama dışarıda olma şeyler hakkında değil, kendine soru sorma, özeleştiri yapabilme gibi,  bir yöntem geliştirmekle ilgilidir. Batı bilimi bu anlamda hem kendi özeleştirisini hem de yaptığı işleri bir  temele oturtmak gayreti içerisinde iken Pauper de ve  daha öncesinde Descartes te ve  hatta Okkamin kılıcı da dahil olmak üzere Laykmis tan başlayarak şu soruyu sordu. Acaba bilim yapmanın yöntemleri nasıl belirlenmelidir? Makinist yaklaşıklıkla çok normal çünkü işte gene Pisagor’dan başlayıp Newton’a devam eden Descartes’le işte daha şey haline gelen sonra Birtley de dâhil olmak üzere. Şimdi burada felsefik ya bir de onu söylemem lazım yani burada koskoca Şahin hoca varken ..(Şahin hoca;  estağfurullah ) ulan ben deniz de zaten bir damlayım benim konuşmam zaten beyhude ama olsun bildiğim kadarıyla anlatıyım. Şimdi o soruyu sorduğumuzda yani mekanist olarak dünyayı tasvir etmek duyguları işte doğayla olan ilişkimiz,  kendimizle olan ilişkimize mekanist olarak tasvir etme problemimiz git gide daha da makas açtı. 1900lerin başına kadar en azından bilim yapan insanlar biraz daha felsefe, felsefe yapan insanlar biraz daha tarih, tarih yapan insanlar biraz daha sanat ile ilgileniyordu. Ama 1900lerin başından itibaren işte o dehalar devrinin sonuna gelmesi diyorlar. Einstein, işte ne bileyim Plark bizim alemde,  ondan sonra felsefi anlamda atıyorum Haydaye ondan sonra işte Hegel hatta Marks dahil olmak üzere. Bu dönem kapandıktan sonra insanlar da doğayı anlama sanatında kendilerine ve doğaya karşı çok yabancılaştılar. O yabancılaşmanın arkasında bir şey yatıyordu çünkü karşılarına yeni problemler çıktı fizik dünyası için söylüyorum. 1800lerin sonunda fizikçiler şey diyordu ya arkadaş biz bu konuda her şeyi biliyoruz, biz fiziği biliyoruz artık ya bundan sonra yeni hiç bir şey olamaz en fazla daha detaylı bir takım hesaplar yapabiliriz. Ama büyük bir klasik fizikçi olan Plank şeyi fark etti, deneysel sonuçlarla şeyi fark etti ki ya bizim şimdiye kadar klasik mekanik le tanımlayabildiğimiz işte dalga ve parçacık şeyleri neyse onlar, onlar aslında bir kavram halinde bir arada bulunuyorlar. Birbirlerini hem içerliyorlar hem dısarlıyorlar, bir dubalite alemi var taa Hegel e atıf ta bulunabiliriz Paramendis e kadar geri gidebiliriz de Hegel olsun işte o diyalektik denilen şey yani Mevlana’ya gidelim , Mevlana’da  da dahi o açık bir şekilde ifade ediliyor.  Bir şey kendisinin karşıtı olarak ama kendisinin karşıtı kendi içinde bulundurarak vardır. Bu bir oluştur.

         Şahin hoca; her şey zıddıyla kaybeder

         Afif hoca; böyle, böyle bir şey söylemiş şimdi bunun yani bizim küçücük fizik dünyasının içerisinde karşılığı Plank’in şeyi fark etmesiyle arkadaş benim bu ışık dediğim elektromanyetik dalga o zaman a kadar dediğim şey aslında parçacıkmış. Çünkü parçayla yani şimdi onu tamlamak biraz daha şey ama yapalım, tek tek olanlar la bütün olanlar ve bir şey ihtiyaç duymadan yayılabilenler arasında bir fark var.  Parçacık basittir bir bilardo masası alalım iki tane topu kafa kafaya çarpıştıralım dağılırlar ama dalgalar öyle değildir. Deniz dalgasını düşünelim iki tane deniz dalgası gelir birbirinin içinden geçer, hem saçılırlar kırılmaya, yansımaya uğrarlar  hem de geçirgenliğe tabidirler.  Şimdi bu fenomeni bir kere görmüş oldu fizikçiler. Fizikçiler için çok büyük bir problemdir bu. Çünkü o zaman a kadar taa Aristo’dan gelen kültürle işte at at tir , eşek eşektir, neyse o dur gibi bir kavram vardır. Daha daha da kötüsü oldu bizim şey Einstein abimiz çok büyük fizikçidir. Klasik fizikçilerin en büyüklerinden biri hiç şüphesiz.  O bu arada rölativite diye bir şey fark etti. Rölativite derken basittir anlatması aslında. İki tane tren alalım yan yana böyle duralım, bunun içinde ben olayım bunun içinde siz olun ondan sonra bu bu tarafa gidebilir ben onu bu tarafa doğru gidiyor diye görebilirim ya da ben bu tarafa doğru gidebilirim bunu kendim merkezci adem merkezci olduğum için bunu öbür tarafta gidiyor gibi görebilirim ve hangisinin hareket ettiğine bir karar vermemiz lazım o zaman bağımsız bir gözlemciye ihtiyacımız vardır. Bağımsız gözlemci diyelim ki siz olun,  şeyi fark etti ki hız da

    Şahin hoca; –İnsan şaşırıyor biz değil de hangisi hareket ediyor diye

    Afif hoca; hangisi hareket ediyor ve bunların arasında ki hız ilişkisi nedir? Onu bulmamız gerekiyor. çok basit aslında yani klasik dünyamızda rölativisttik olmayan Newton yen klasik dünyamızda iki tane araba var ben araba da oturduğum için 80 le gidiyorsam karşımdaki de  100 le geliyorsa bu bana 180 km hızla geliyormuş gibi gözükür. Bu 100 km ile gelen adama göre de ben ona 180 km yle yaklaşıyormuşum gibi gözükür ama bununla ilgili bir deneysel düzenek önerdiler, acaba ışık bütün referans sistemlerinde aynı hızda mi hareket eder? Maykilsin morley  deneyi deniyor ve  şeyi fark ettik ki evet ışık bütün sistemler de referans sistemler de aynı hızla hareket ediyor.  Şimdi o zaman toplama kuralı ayvayı yedi . Zira ben ışık hızında gidiyorsam  bu da karşımdan ışık hızında geliyorsa şöyle olması lazımdır, ben onun 2 ışık hızından gidiyor görmem gerekiyordu. Halbuki ışık hızından daha hızlı gidilemediğini fark ettik. Bende ışık hızında gitsem o da ışık hızında gelse toplam hızımız gene ışık hızı.  Peki bu nasıl olacak.  Şimdi ya mekanı çünkü hız dediğim şey konumun zamana göre değişimi, ya mekanın mutlaklığını ya zamanın mutlaklığını değiştirmek zorunda kalacaktım. Ve Aynştayine biraz daha öncesi de var aslında Laurence den başlayan, şeyi fark ediyor ki arkadaş demek ki bizim mutlak mekan mutlak zaman dediğimiz şey o kadar da mutlak değil. Onun mutlakıyeti adem merkezcil yani benim gözlemci ya da ____ olduğum durumdan bağımsız olmak zorunda. Öyle bana göre sana göre işte evrenin bilmem ne noktasına göre diye bir zaman mekan yok. Nasıl olacak rölativ yani bir takım ölçülebilir büyüklükler var. Örneğin zaman, örneğin mekan gibi ben başka bir hızla hareket ediyorsam Numan hocam başka bir hızla hareket ediyorsa bizim zaman kavrayışımız zamanı yaşayasımız birbirinden farklı olacaktır. Peki, bunlar iki tane çok büyük bir devrimdir yani fizik tarihi için aynı zamanda belki de felsefe tarihi için mutlakıyetin..

     Şahin hoca; rölativite ve kuantum

     Afif hoca; rölativite ve Quantum.  Rölativite nispeten daha kolay anlatılabilir bir şey çünkü doğa da ya da yaşadığımız klasik dünya da bir karşılığı vardır. Yani şeyi anlatabiliyorum rahatlıkla işte iki tane tren binelim bir tanesi böyle gitti bir tanesi böyle gitti o rölativiteyi bir şekilde anlatabiliyorum. Bir tanesi Galileo dönüşümleridir, öbür ki ışık hızını sabit bırakacak şekildeki dönüşümlerde  laurence  dönüşümleridir. Ama ne yazık ki işler daha da vahim bir hale geldi. Öyle ki Quantum mekaniğini birazcık daha karıştırmaya başladık.

    Şahin hoca; —

    Afif hoca ; tabi tabi — falan şeyi fark ediyor işte daha önce railicins ışıması  denilen yani gökyüzünün mavi olmasına sebep olan şey var öbür tarafta Stephen boltman dalga aralığı fakat işte kızılötesi mor ötesi ötesi felaketi denilen bir yerde bu elektromanyetik dalga olarak bildiğimiz , bildiğimiz dalganın aslında parçacık olması gerektiği. Eğer onu parçacık ya da kuantize tek tek sayamayacak olursan o zaman  bu

     Şahin hoca; Plank kabullenmemiş biraz ondan biraz _______

     Afif hoca; tabi ki tabi ki Plank bunu fark ettikten sonra aşağı yukarı dalga diye davranamaz. İlk çalışmasını yaptığı 1899 dur. İlk makaleyi yani Quantum mekaniğiyle ilgili makaleyi bir sene arkadaş bu nasıl olur olmaması lazım yani klasik mekanik tek zaten her şeyi biliyorduk, bir şey  dalgaysa dalgadır, parçacıksa parçacık tir . Ama şu aralıkta parçacık bu aralıkta yazdığı 1900 un başıdır. 1900 un Aralık ayları yani bu zamanlar da bir şey olması lazım sonra 2 ay sonra bir daha da makale yazdılar ki nasıl yanlışlığını gösterebilirim. Klasik mekaniği kurtarmak zorunda çünkü. Yani büyük klasik mekanikçi olarak.  Öbür tarafta Einstein demin anlattım işte rölativiteyi . Einstein bu bu olasılıklar teorisi ki biraz sonra birazcık daha değişmeye çalışacağım. Karşısında dehşete düşerek tanrı zar atmaz gibi bir ifade de bulunmuş. Yani koskoca Einstein aptalca bir ifade diyemem ama tanrı zar atmaz ve hayatın sonuna kadar onun doğru olmadığını göstermek için elinden geleni yapmasına rağmen ne yazık ki hâlâ Quantum mekaniği bayağı başarılı.  Çünkü şeyler yani Einstein dan gelelim ki Plank in gerisinde olan da  Boltman dır. Yani bunun ikisi Boltman ve Heizenberg ile Einstein ve Plank iki ayrı dünyanın adamları olarak. Aynştayine işte şey der   peki, şimdi Quantum mekaniği şunu söyler bizim klasik mekanikte bildiğimiz nedensellik ilişkisi,  bu nedenselliği birazcık daha genişleterek buna lokallik, yerellik ilişkisi diyelim. Zaman ve mekan birbirine bağlıysa,  zamanda yerellik ilişkisi mesela şöyle hocam; karmaşık bir şey olduğundan değil mesela şimdi sizinle aynı yerdeyiz,  güzel! Ama aynı zamanda olmasaydık aramızda bir iletişim olmazdı. Mesela ben yarın gelsem burada dursam aynı şeyleri söylesem aranızda bir yerellik ilişkisi zamanda bir yerellik ilişkisi olmazdı,  nedenselliği bozmak zorunda kalırdık. Yani önce ben anlattım sonra Numan hoca anladı,  önce Numan hoca buradaydı sonra ben buradaydım gibi bir düzen kurmamız gerekiyordu. halbuki rölativiteyi koyduğun zaman  zaman ve mekanı birbirine çiftleştirmek ya da birbirinden bağımlı birbirinden ayırt edilemeyecek duruma getirmek gerekirdi .  Ufak ufaklar haricinde. Bu durumda da Quantum mekaniği,  mesela bir parçacığın  hem konumu hem momentumu bilinemezler. Heizenberg bilgisidir kesin. Şimdi arkadaş o zaman şunu demek istiyorsun bana yani ben bir adamın ya nerde olduğunu bilirim ya da belli bir belirsizlikle ya da keskinsizlikle zaman içerisinde nasıl hareket ettiğini bildirebilirim. Yani hem konumunu hem momentumu nü derken momentum dediğiniz şey kütle neyse artık ondan sonra onun konumun zamanla değişimi.  Demek ki benim bir nesne hakkında işte maddi varlığı anlatmıştım. Hocamın yanında da konuşmak çok zor ben şuraya bakıyım vallahi. .

    Şahin hoca; estağfurullah,  sizin alımınız hocam

    Afif hoca; ondan sonra benim alımımda ben tam anlamışta değilim ,  daha anlamak için de kırk fırın ekmek yemem gerektiğinin farkındayım. Şimdi madem bizim elimizde temel iki parametre vardı, parametreye geleceğim birazdan önemli çünkü, mekan ve zaman. Rölativite şeyi söyledi mekanla zamanı birbirine bağlayabilirsin nasıl bağlarsın , işte rölativisttik mekanikle bağlarsın işte e=mc2 mesela bunun şeyidir nasıl klasik mekanikte f=ma gibi yani kuvvet eşittir kütle çarpı ivme, ivme zamana göre iki kere türevidir konumda  bunu yazdım. Sonra bir Newton un  şey  Einstein in yazdığı diyor ki arkadaş kütle ile enerji arasında bir ilişki vardır ki sabit olan C kare ile belirlenir. Daha sonra dan hâlâ daha kullandığımız,  Plank in söylediği de enerji ile efendim frekans dalga boyu, dalgaydıya aynı zamanda parçacık olan şeyler onların arasında bir ilişki vardır. O da bugün Plank sabit dediğimiz ama Plank in hayatı boyunca kabul etmediği sabitle  ilişkilidir. E=h.ų dalga boyuyla peki, o sırada bizim sizin hocam  De  brovlie diye bir felsefecimiz var. Bunun abisi şey okuyor matematik okuyor falan ondan sonra şeyi fark ediyor. Diyor ki sen ne yapıyorsun abi işte böyle böyle bunların üzerinde çalışıyorum ver diyor ben onu çalışıyım. Zeka başka bir şey olduğu için yani bende bulunmuyor  abi oturmuş çalışıyor bir buçuk ay içinde falan benim 6 sene de geçebildiğim matematik dersinin kitabını bitirip şunun farkına varıyor.  Klasik mekanikte taa Newton hatta  Keppler  daha öncesi Galileo daha öncesi bizim bu taraftaki alimler dahil olmak üzere. Bu taraftaki derken  Pisagor da bizden sayıyorum. Ondan sonra abi dedim bütün çalışmaları şey diyor yani mesela iki noktayı birbirine bağlayacaksa en kısa yol üzerinden giderim . Nedir  A ve B şehri varsa böyle dolaşmaz şöyle kuş uçuşu gider.

    Şahin hoca; o da doğrudur

    Afif hoca ; bu arada Fermand diye  başka bir abimiz var o da ışık üzerine çalışıyor, ışık ta aynı şey gibi bak  De brovlie  sırf matematiği kullanarak ve kavramları kullanarak diyor ki ya arkadaşlar demek ki ışıkla madde aynı tür hareket yapar. En kısa yoldan gitmeye çalışır. Onun üzerinde bugün  De brovlie dalga boyu dediğimiz fikri ya da işte formulasyonu ortaya koyuyor.  Şöyle ki her madde onun ifadesiyle her maddeye bir dalga eşlik eder. Her madde dalgadır demiyor orada. Her maddeye bir dalga eşlik eder öyle ki dalga boyu, işte Plank sabiti bölü kütle çarpı ışık hızıdır. Yani kütle ve Plank  sabiti sabit şeyler. Mesela Numan hocam diyelim ki 60 kilodur, bu arada rejim yapmış 60 kilo ya kadar inmiş J , o zaman onun dalga boyu aşağı yukarı 10 üzeri eksi 40 metre falan gibi bir şey yani ölçülemeyecek kadar    bir şey ama elektronun kütlesi  10 üzeri eksi 31 kg olduğuna göre işte 100 nanometre mertebesinde bir şey dolayısıyla bir maddenin, kütlesi olan bir maddeden bahsediyoruz. Kütlesi olan maddenin dalga boyunun,  dalga boyu kütlesiyle ters orantılı olduğuna göre ne kadar küçük kütleĺiyse ancak o durumda onu Quantum mekaniksel ya da dalgayla ilgili özelliklerini görebiliriz. Bu onun, yani Numan hocanın dalga özelliği olmadığı anlamına gelmez sadece şu anlama gelir.

     Şahin hoca; ölçülemediği veya çok küçük olduğu için

     Afif hoca. ; çok küçük olduğu için yani bugün ki imkânlarımızla ölçemeyiz. Bu arada o kelimeyi daha dikkatli kullanmak lazım çünkü belirsizlik ilkesinden bahsederken sanki belirsizlik şundandır, işte ölçemeyeceğimiz kadar küçük olduğu için ölçemiyoruz hayır belirsizlik ilkesi doğanın bir ilkesidir. Ölçülemezlik  başka bir şey, belirsizlik ya da aslında tam Almancasından çevirelim noncifastion kesinsizlik  başka bir şey. Yani elimde çok iyi aletler olsa dahi bir elektronun hem parçacık hem dalga olduğunu yani hem işte konumunu hem momentumu nu belirleyemem. Ama Numan hocanın dalga boyunu çok iyi aletlerim olsaydı belirlerdim, tespit edebilirdim.

     Şahin hoca; Ölçülemezlik değil mahiyette belirsizlik var demek istiyorum 

      Afif hoca; evet evet, ha hoca olunca böyle oluyor. Ölçülemezlik mahiyetinde belirsizlik var işte Almanca kelimesi de onun kesinsizlik

      Yücel; niteliğinde. Nicelik değil de nitelik

      Şahin hoca; evet evet

       Afif hoca; ama bu arada nicelik derken Türkçeye kuantumu çevirince,  nice kuramı diye çeviriyoruz. Kuantum teorisi nice kuramı. Yani tek tek sayılabilir. Şimdi burada çok ciddi bir problemle karşı karşıyayız. Çünkü tek tek sayılabilir,  Afif, Numan, Şahin hoca, Yücel,  dikkat ederseniz bu arada hocayı ayırdım J

     Şahin hoca; JJ

     Afif hoca;  hâlbuki hepimizin birer birer ismi var ondan sonra birbirimize aynı olmamız lazım isimlerimiz farklı olabilir ama mahiyet olarak aynı olmamız lazımdır prensipte ama değiliz .J

  1. HAFTA KISIM 2

       Afif hoca; şimdi Quantum mekaniğinin ortaya koyduğu ve felsefecilerin bayağı problem çektiği noktada o. Bütün elektronlar peki daha daha teknik olarak doğru söyleyeyim,  serbest bütün elektronlar birbiriyle özdeştir, aynıdır,  birbirinden ayırt etmeye imkan yoktur, ayırt edilemez parçacıkların arasında.  Ha ama Numan hoca der ki; hocam emin misin bak karbon atomunda ki elektronla şey Hidrojen atomunda ki elektron aynı mıdır? Değildir.  Çünkü onların bulundukları mekan şart birbirinden farklıdır. Ama diyelim ki önce öyle bir varsayımda bulunuyoruz şey elektron melektron  olmasın sadece uzay ve hatta zaman da olmasın. Uzayı da o kadar çok daraltıyım ki küçücük bir şey olsun elektronla karşılaştırılabilir , elektron dalga boyuyla karşılaştırılabilir kadar küçük olsun .işte tam orada elektron olmadan dahi 

     Şahin hoca; Plank kutulumuna kadar in istersen J

     Afif hoca;  tabi o kadarına da gerek yok hocam 100 nanometre yeter bize. Yetiyoruz bize hani Plank biz onun inmek biraz zorda  J yani 100 , 200, 10 nanometre de hatta işte nanometre nin 1/10 kadarlık mesafenin hakikaten elle yapabiliriz,  deneyebileceğimiz büyüklükte. Bu arkadaşları oraya koymadan önce dahi işte özdeğer   denilen aynı mevzu denilen şeyler ortaya çıkıyor.  Bu nedir, öyle şartları sağlamak zorundadır ki elektron dalgası,  işte şurada 0 olmalıdır burada 0 olmalıdır,  aynı Quantum noktasında, aynı Quantum durumunda bulunamamalıdır vs vs bunu bu şartları empoze ettiğimizde elinizde dalga fonksiyonu diye bir şey olur . Yani elinizde bir tane elektron değil artık o elektronu oluşturan ama oluşturan derken bunu maddi anlamda düşünmemiz gerekmiyor. Daha önce de söylemiştiniz belki işte dalga nerededir?  Dalga bütün denizdedir ama denizin içerisinde belli bir yerde en yüksektir. Dalga nedir? Diye soracak olursanız.  Dalga, denizdir.  Denizle beraber var olabilen bir şeydir. Ama hangi dalga derseniz, teknenin dalgası,  şunun dalgası ama bunların her biri üst üste süper pozisyon etkisi denilen , her biri üst üste binebilir.

     Şahin hoca; şeyde diyebilir miyiz hocam,  bir soru sorayım da oradan devam et istersen

     Afif hoca;  buyurun hocam

     Şahin hoca; her ne kadar bu elektronlara veya küçük atom, atom altı  parçacıklara, Discrete  parçacıklar  olarak Fotonlar filan gibi alsak bile bunlar dalga gibi hareket ediyorlar diyorlar.  Biz bir doğrusal hareket değil de dalgalanma hareketi şeklinde hareket ediyorlar tek bir partikülleri oldukları halde diyebiliriz belki fakat o zaman da aynen eskiden Marksim –deneyinde aradıkları gibi bir — falan gibi bir şey beğendirmek gerekecek. .

     Afif hoca; evet, yeterli olsa çünkü ortamsiz yayılabilir mi?

     Şahin hoca; hangi ortamda bu dalgalanma oluyor diye sorusu çıkacak o da yok dediler işte fizikçiler. Oradan bakarsak nasıl olacak?

     Afif hoca;  aslında tam da yok demedik hocam sadece varsa bile homojen ve her yöne doğru olduğu için

    Şahin hoca; fark edilemedi

     Afif hoca; fark edilemez çünkü o boşluktur ama boşluk ne kadar boştur sorusunu sordunuz o kadar da boş değil çünkü o boşlar biz dielektrik sabiti diye bir sayı atadık. Yani boşluğun dielektrigi olur mu,  tahtanın dielektrigi olur, Numan hocanın dielektrigi olur, havanın dielektrigi olur, boşluğun dielektrigi olamaz. Yani elektriğe karşı gösterdiği bir tepki olamaz. Çünkü zaten boşluk olması gerekirdi.

    Şahin hoca;  zaten yokluk gibi bir şey boşlukta

    Afif hoca;  tabi tabi  işte burada çok ciddi burada problem var

    Şahin hoca; ciddi problemler çıkıyor eskiden beri çaışıyorlar.

    Afif hoca; benim hala problemim var yani anladığımdan falan değil kameraya tekrar söylüyorum ben kesin anlamıyorum . Boşlukla yokluk arasında ki fark kelime olarak anlıyorum işte felsefi olarak düşünce olarak bir onunla ilgili bir fikrim de  var gibi . Ama matematik olarak boşlukla yokluk birbirine eşittir.

    Şahin hoca;  Farabi’nin var ya “Hâlâ” üzerine makalesi. Farabi de de var Aristo da bile  var hatta

    Yücel. ;” Hâlâ “ boşluk

     Şahin hoca; “ Hâlâ” evet boşluk. Bizim normal tuvalet, hamam da “Helâ” kelimesi oradan gelir. “Hâlâ “ boşluk üzerine diye makalesi var şeyin. Niye ?çünkü Aristo da var o da oradan öğrendi.  Taa üstlere kadar gidiyor daha edebiyatı da var ____

    Afif hoca; hocam tabi ki yani şöyle bir şey zaten başta onu dedim hani _____

    Şahin hoca; yani şöyle bir şey mi araya bir cümle sıkıştıracağım izin verirsen.

    Afif hoca; buyurun

    Şahin hoca; şöyle bir şey gibi geliyor. Hem çok basit bir şey söylüyor ,  basit veya mükemmel bir şey söylüyor çok eski çağlarda bir filozof. Sonra gelen filozoflar ve ilim adamları sanki onu biraz daha rafine bir  şekilde tekrar ve tekrar kendilerine göre yeniden ifade ediyorlar gibi.

      Afif hoca; tam  tam

      Şahin hoca;   Bu konu öyle değil tabi gelişme diye bir şey ama o bir rafine tekrarı daha var mı gibi geliyor bazen

     Yücel; ____ de öyle bir sözü vardır ya hocam bütün batı felsefe tarihi Eflatun ___

     Afif hoca; Eflatun kötü kopyasından ibarettir.

     Şahin hoca;  Eflatun.  onun gibi evet.

     Afif hoca;  ben ona katılmıyorum hocam. Çünkü ya bilimsel yöntem üzerinde konuştuk.  Mesela Pauper den girelim işte  yanlışanabilir Einstein ya da temellendirdiği  ya da ___ hatta. Yanlışlanabilirlik diye bir bilimsel yaklasiklik , bu arada  öyle bakarsanız Aristo da işte deneysel amprik bilimleri ortaya koyması,  Pisagor da onları şey tasavvuf aleminde ifade edip işte sayılara karşılık getirmeye çalışarak yapmak gibi kavramlar var.  Ama işte siz çok iyi bilirsiniz ki Pisagor o kadar güzel matematik, tanrısal kavramlar ve felsefeyle uğraşmasına rağmen kök 2 yle karşı karşıya kaldığında kenarı 1 kesiti 1 olan üçgenin hipotenüsü ne olursa olsunlar karşılaştığında

     Numan hoca; imanı sarsıldı

     Afif hoca; evet sarsılır çünkü doğa senin söylediğinden başka bir şey diyor. Yani o zaman Öklid geometrisi o zaman Öklid bile hani yeni yeni iste Thales in bir takım eğrilerden doğrulardan 4-5 tane geometrik argümanın üzerinde duruyorsun.  Ama bugün ondan başka bir şey var. Wiman uzayı diye bir şeyle karşılaştık. Hilbert uzayı Wiman uzayı nedir . Benim için basit yani Minkonski yi al pardon Öklid ı al 3 boyut, düz . Ondan sonra bir tane dik koy Minkonski  olsun o da düz. Yani hatta hayal edelim düz -düz bir de ona düz  Wimani aldım bunu da eğdim , üstelik bunu eğen onun içerisinde var olandan dolayı.

     Şahin hoca;  eğik bir biçimde

     Afif hoca;  eğilmiş bir şekilde. Hilbert uzayına geldiğimiz zaman. Hilbert uzayı sonsuz bir boyutlu.  Yani 4 lu falan güzelde sonsuz boyutlu. Onun da altında eğer isterseniz biraz uğraşırsınız bir boyutunda işte sürekli,  bir boyutunda süreksiz olur. Tamam 3 boyutlu da sürekli , konum boyutunda,  mekan boyutunda,  1 boyutunda ise süreksiz. Çok çok acayip bir matematik.  Şimdi, tabi ki Aristo abimizi de felsefeci insanları takdir etmemek mümkün mü yani. Abi ortada hiçbir şey yokken adam rölativiteyi bulmak üzere o metafizik kitabını bir açın.  Yani elinde birazcık bir matematik olaydı, matematik derken bayağı toplama -çıkartma işlemi. Böyle düzgün bir şekilde bölme daha doğrusu sadece toplama -çıkartma değil.

    Şahin hoca;  daha muhteşem bir zeka canım

    Afif hoca;  olaydı henüz zaten çoktan şeyi bulacaktı rölativiteyi yani özel görevini bulacaktı . Hegel in eline işte bu dalga fonksiyonu formalizmini, işte türev  alma işini falan vermiş olsaydınız eminim çıkartırdı bu Heisenberg den  çok önce. Heisenberg  bunların veya işte  Schrödinger şimdi bir tek Heisenberg ı şey yapmayalım . Schrödinger bunları çıkarttıkların da ellerinde  gelişmiş bir matematik bir dil vardı ki burada onu söylemek mecburiyetinde kalacağım.  En iyisi olduğu için değil ama tutarlı bir dil olarak matematik. Matematik dilini kullanarak , mesela Heisenberg le Schrödinger birbirlerinden tamamen bağımsız ama aynı tür matematik dilini kullanarak aynı gerçekliğe işaret etti. Oysaki işte şey Hegel’de ,  Marks’ta hatta Kant’ın kategorilerine kadar gitsek onlarda diyalektik , Mevlana ettik, diyalektik dualite üzerinde konuşuyorlardı ama onun nasıl ölçülebileceğini. Mesela bir elma elmadır ve aynı zamanda elmayı dışarılayarak elmadır. Çok güzel edebi bir laf ,iç dedikodusuz felsefi olarak ortaya koymuş.  Halbuki ben matematik olarak ve deneysel olarak demin şey bahsetmiştim işte burada katı fizikçilik yaptım. Ondan sonra şeyi söylüyorum arkadaş bir adam hem dalgadır bir elektron hem  dalgadır hem parçacıktır. Şu şartlar altında dalgadır bu şartlar altında parçacık tir . Bu şartlar altında birbirinden ayırt edilebilir. Bu şartlar altında bunlar dalga olduğu için sadece dalga değil bütün deniz olarak ifade etmem gerekiyor. Bunların en azından şartlarını kullanılabilir bütün durumlar için” for of prekltef  vizon “kullanabilirim.  Ha bu ama burada da gene fizikçilere çakayım. Şey sanki her bir şeyi anlamışız her türlü şart altında çözeriz.  Hayır ! Çözemiyoruz.  Elimizde problem var işte Goethe nin söylediği arkadaş sen elinde…

 

                                                    5.HAFTA KISIM 3-4-5

Afif Hoca; O tutarlıysa tam değildir. Tamsa tutarlı değildir ve bütün bunları kullanarak bir ispat sunamaz. Şimdi bu matematiğe indirilmiş çok ağır bir darbedir. Çünkü Hilbert dediğimiz abi demin uzayından bahsetmiştik, o mekanist olarak. Bütün ilişkileri matematik uzayında ifade edebiliriz diyordu. Mantığı kendi arasında, matematiği kendi arasında tutarlı olarak gösterip her şeyi de anlatırdı. Ondan sonra Göder abi kalkıp şöyle dedi çık bunu şimdi yazıya çevir. Her hangi bir dile çevir. Dil şu otur aksiyonlarını yaz. Bunlar ya tutarlıdır ya tam değildir. Bunların dışında kalan bir aksiyon daha çıkartılabilir. O çıkartabildiğine göre, bunlar tutarsızdır. Eğer çıkartılıyorsa o zaman tam değildir. Einstein’ın Kuantum Mekaniğine getirdiği en iyi eleştiride budur. Demin oradan gelmiştik lokalite ve nedensellik ilişkisi yani zaman, konum içerisinde lokalite diyebiliriz. Zamanı da kattığımız zaman o da nedensellik. Önce bu vardır sonra bu vardır. Kuantum mekaniği diyor ki arkadaş önce-sonra diye bir zaman tanımlayamazsınız. Zaten zaman bir operatör bile değildir. Yani konum bir operatördür, moment bir operatördür yani bunu teknik olarak söylüyorum ama zaman bir operatör değildir. Zaman f= mesela kuantum mekaniğinde — yazamazsın.

Omlisens yani o tanrısal olan ya da neyse işte Kadir-i mutlak hatta cüzi irade

Güçlerimizin yanı sıra bütün olan başka bir şey var. Gelde anlat şimdi ben bir sigara içmeye hak kazandım mı?

Numan hoca; hem böyle yapalım hemde böyle bir katkıyla bitirelim bu faslı hocam. Aslında bahsettiğimiz.

 

  1. HAFTA KISM 6

Numan hoca; şimdi mantık kifayetsizliği de iştaha geldi. matematikte kifayetsiz ama çelişki problemi, çelişmez problemi

yücel hoca; şimdi tabi maalesef pozitivist bilim anlayışının hastalıklı sonuçlarından birisi bu. dünyayı böyle kesinlikli bir şekilde tanımlanabilecek bir varlık alanı olarak düşünmek değerlendirmek, zaman tabi bunu gösterdi. afif hocamda gayet güzel açıkladı fizik açısından bizim için en temel bilimdir. onun söylediklerinin hemen her alana yansıması kadar dolay bir şey olamaz. felsefede bundan etkilenmiştir. mantıkta bundan etkilenmiştir ki matematik için söyledikleri aslında mantık içinde rahatlıkla söylenebilir. çünkü her ikisi de dediktif sistemlerdir, tutarlılıklar iş yürürler vs. indiktif matematiği bir kenera bırakmış olursak esas olarak bir formel bilim olarak matematikle mantık arasında aslında çok büyük bir farklılık yok. zaten mantık tarihine bakacak olursak önemli bazı mantıkçılarında bunlar arasındaki ilişiği gösterme konusunda yoğun çalışmalara yaptığını görürüz. orada çıkan sıkıntılar, problemler, paradokslarla yine fizik dünya fizik alanında ortaya çıkan şeyler arasında __ olduğunu görebiliriz. bunlar ayrıntılı değerlendirilmesi, incelenmesi gereken konular. bilim, bilimcilik meselesi üzerine bir iki şey söylemek isterim. dedim gibi bu pozitivizmin yarattığı bir hastalık. bilhassa tabi ben hani serde bir sosyal bilimci olarak, bir sosyolog olarak bu meseleyi sosyal bilimci gözüyle de bakmak arzusundayım. böyle bir alışkanlığım oluştu ya da bir mesleki deformasyon diyelim. maalesef şöyle bir sıkıntımız var tabi bu temel bilimler tek tek hepsini zikretmeye gerek yok bu temel bilimlerden sonra özellikle geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıkmaya başlamış olan ve gelişmeye başlamış olan bilimleri düşünecek olursak, yeni bilimleri diyelim. bunlar hemen hepsi fiziği aracı olarak matematiği de kullanmak niyetinde olan şeyler olarak karşımıza çıkıyorlar. bilim alanları olan sosyoloji var, psikoloji var, antropoloji var, şu var bu var. dediğim gibi görünen o ki işte o fizik bilimine ilişkin o mutlak bilgiye, hakikate erişme konusundaki yetkinlik iddiası cezbediyor tabi, bu bilimleri de cezbediyor onlarda buna öykünüyorlar. bu tabi bilim alanına çok ciddi sorunları yaratmış. özellikle sosyal bilimlerin kendi karakterlerini ortaya koyamamalarının en önemli sebeplerinden birisi. bu başlı başına bir tartışma konusu, belki zaman buldukça bunun üzerinde ayrıca dururuz. ama ben özellikle bu anlayış üzerine şekillenmiş bilimcilik, evet buna biraz eleştiri getirmek istiyorum. zaten son bulgularda özellikle fizik olanlar hocamın da zikretmiş olduğu mesele bu anlamda benim argümanlarımı güçlendirebilecek şeyler. Aristoteles’ten itibaren arz edilen şey şu öyle anlaşılıyor yani gerek felsefe gerek bilimde modern bilimde özellikle vurgulanan şey kesinlik meselesi yani o neydi hocam kesinsizlik- kesinlik meselesi. ya bu kesinlik meselesi çok ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. herkes  işte kesin bilgiye ulaşılabileceği inancında bilim yapmaya çalışıyor. fakat görüyoruz ki aslında böyle bir şey yok. çünkü nihayetinde hangi mesele olursa olsun ister sosyal alanda ister fen alanında ister formel alanda normatif alanda neyse. nihayetinde bir belirsizlik alanına tosluyoruz. yani buna ilişkin de elimizde bu alandan nasıl sıyrılabiliriz sorusuna cevap verebilme ihtimalimiz de yok. çünkü dediğim gibi bütün bilimleri kesinlik iddiası üzerinden inşa etmişiz.

Numan hoca: ama görülen o ki fizik bilimlerde dâhil yani artık çelişmeye başladıysa. o zaman __

Afif hoca: kelime oyunu gibi. determinizm yani çok materyalist olanla indeterminizm arasında bir fark var. belirlenimcilik belirlenemezcilik birde kaos diye bir şey var. kaosu da kendi arasında ayırabiliriz. birde __ __ ifade etmeye çalıştığım kuantum mekaniği keskinsizlik bunlar  eşitte değiller, bunlar aynı kavramı da şey yapmıyorlar. certainty uncertainty, determinizm-indeterminizm aynı şeyler değil yani. determinizm certainty olsun, indeterminizm uncertainty olsun demek değil. bunların dışında kalan şeyler kaotik olsun da demek değil. yani tabi fen bilimleri derken matematiksel.

Numan hoca: yani daha çok fırın ekmek yemesi lazım sosyal bilimlerin bu manada elle tutulur, somut, gözlenebilir yakutta çelişkilerinin geldiği nokta da bile gösterilir olması

Şahin hoca; hatta sosyal bilimlerin bilim olması

Numan hoca;  ama modern anlamda da baktığımız zaman sosyometri yapmadan sosyoloji olmuyor. çok basit belki  ölçü metrik sistemler ve saire koymak ihtiyacı geliyor. 

Yücel hoca; benim temel eleştirim ve temelde  iddiam şu sosyal bilimlerin dediğim gibi büyük bir hatasıdır bu fizik bilimlere öykünmesi. bu bilimler doğal olarak fizik bilimler doğal olarak nicelikle iş görürler. halbuki sosyal alanlar en basit şekliyle şöyle tarif edebiliriz. sosyal alanlarda nitel bilgiyle iş görürler. burada bunların mukayesesi yapılmaz. nicel bilginin değeri, nitel bilginin değeri böyle bir kıyasla yapılamaz. dolayısıyla sosyal bilimlerin kendilerine has, kendi karakterlerine uygun bir metodoloji geliştirmeleri aslında zorunlu idi. hala da böyle hala bunun şeyini yaşıyorlar bence. sosyoliyeti olmadan sosyal ne münasebet neyi ölçebiliyoruz ki nitel dünyada neyi ölçebiliriz yani. hiçbir şeyi ölçemeyiz. ancak işte analojilerle.. hocamda işte geçen konuştu bundan bahsetti. ben tabi bütünüyle de böyle septik bir şeye girmeye niyetim yok. yani ölçüm yapılabilir ihtiyaç kadar yapılır. Sosyolojide de elbette ölçüm olur. böyle fizik bilimlerin arzu ettiği tarzda bir kesinlik beklentisiyle ölçüm yapılmasına zaten gerek yoktur. bunların dediğim gibi zaman içerisinde ayrıntılı olarak bunlar üzerinde konuşmak isterim. ama bu dediğim gibi bilimcilik hastalığı maalesef bizim gibi bilimi daha modern bilim, daha yeni tanıyan toplumlarda çok da baskın durumda. hani şey gibi yani bu bir takım bilim adamlarını görüyoruz. derslerimde de çok anlatırım. bir takım bilim adamları çıkarlar televizyonlarda, radyolarda, medyada işte alanlarıyla ilgili olmayan konularda bile ahkam keserler. Mesela bir deprem bilimci çıkar sosyal meselelerle ilgili değerlendirme yapar. Üstüne üstlük o değerlendirmelerin de bir bilim adamının ağzından çıkması hasebiyle değerli bulunmasını zorunlu görür. Yani böyle saçma sapan meselelerle uğraşıyoruz. bir kere bir hadsizlik olduğu açık bunda altını çizmek lazım. Tersi durumlarda söz konusu, ben çok fazla sözü uzatmayacağım vaktimiz yok ama dediğim gibi benim herhalde bu toplantılar çerçevesinde üzerine daha derinlikli olarak konuşmak istediğim konuları da üç aşağı beş yukarı özetlemiş olduk. Teşekkür ederim.

 

  1. HAFTA KISIM 7

       Şahin hoca; şimdi kısaca hatırlayacak olursak şuradan başlamıştık. Niçin şuradan başlamıştık?  Çünkü insan kendisinin ve dışındaki dünyanın farkında ve olup biteni anlamaya çalışıyor. Şuur sadece perception da sınırlı değil bir yerden sonra cognitiona dönüşüyor ve muhakeme de işin içine girince anlamlandırma, varlığı anlamlandırma teşebbüsü yapıyor her yaratık kendi sınırları dâhilinde. İnsan tabi çok yüksek bir yaratık olduğu için tarihten de bir kültürel miras devralarak geldiği için. Bunun içinde matematik birikimi de var, tarih boyunca gelişmiş.  Efendim semantik birikimi de var dil çünkü tarihten intikal eden bir şey kendi icat ettiği bir şey değil insanın. Efendim ve mantık ta var bütün tartışmalarıyla beraber. Bu muhakeme de devreye giriyor. Tabi kültürel şartlandırmalar, eğitim, inançlar falan hepsi birden insanın dünyayı anlamlandırmasını elbette etkiliyor. Fakat felsefeciler e baktığımız zaman. Eski Yunan filozofları en azından, Babil’den ve Mısır’dan veya başka geleneklerden Çin geleneğinden falan farklı olarak daha rasyonalist temayüller ve daha çok dilin mantıki bünyesinden hareketle, daha çok mantıkla ve rasyonel bir şekilde hakkı yürütmeyle, muhakemeyle,  düstrisif tarzla anlamlandırmaya çalışıyor. Kendilerini de dış dünyayı da felsefe geleneği böyle. Ama biz aşağı yukarı 400 yıldır modern ilimle muhatabız . Belki Galileo, Keppler e veya öncelerine de gidilebilir elbette daha evvel daha önce tekrar etmiş olmayalım işte  Aristo dan da başlatabilirsiniz ilmi tabi.  Ama modern fizik neredeyse Newton’dan başlıyor , yer çekimiyle. Efendim, çünkü evveliyatı var evet bizim Batlamyus dediğimiz Pitoleme   de var daha evveliyatı da var,  Öklid de var, şu da var, bu da var. Ama en temel farklardan birisi bana Pisagor’dan başlamış gibi görünüyor. Çünkü âlemi matematik tarzda kavrama düşüncesi Pisagor la başlıyor. O mistik bir şey ve çok teferruatı var, şimdi giremeyiz ileride inşallah bu konuşmaların devamını yapacak olursak o mistik anlamlandırma teşebbüsünün niçin matematik le irtibatlandırıldığını ayrıca konuşulabilir. Lakin matematik Pisagor’dan beri başlıca yönlendirici oldu gibi bir zihniyette. Fizikçiler de bilhassa teorik fizikte daha çok âlemin matematik tasvirine yönelme temayülü içine girdiler. Şimdi 20. Yüzyıla geldik, Afif beyin buyurduğu gibi klasik mekanikten farklı olarak kuantum mekaniği ortaya çıktı. Kuantum mekaniğine bakıyoruz. kuantum mekaniğinde, öncelik, sonralık yani zaman bir kere bizim normal şuurumuzun, İnsanı şuurumuzun,  idrakımızın bize tarif ettiği gibi olmuyor. Ben bir yerde şöyle bir söz sarf etmiştim,  bilmiyorum galiba varlığın anlamında,  “ zamanda vacip olan, mekan da vacip olan zaman da olur   “ diye. Tabi  eski İslam felsefesinin tabirleri vacip ve mümkün . Vacip işte determinizm anlamında orada. Mekan içinde ki münasebetler zaruri olarak, kaçınılmaz olarak zaruridir. Yani bir bireyle deterministtik münasebetler,  faktörel münasebetler içindedir . Çünkü zaten mekân __ telkin ediyor onu ama zaman dediğimiz şey zaten değişmeyen le ve paradokslar la ilgili gibi görünüyor. Binaenaleyh her ne kadar mekan içinde vacip gibi görünen determinist münasebetler le irtibatlı bir şekilde tarif edilebilir gibi görünen hadiseler. Şimdikine zaman girdiği vakit öyle olmayabilir, zamanla değişebilir falan gibi bir başka çehreye bürünüyor,  mümkün hale geliyor yani artık mutlaka bu sonuçtan, bu sebepten bu sonuç doğar değil de bu sebepten başka türlü sonuçta çıkabilir ileride başka bir zaman da diye. Nitekim bakıyoruz her ne kadar Aristo’yla da kökleri olmakla beraber işte modern mantık diye bir şey de var, Ibni Sina hekim olduğu için zannederim biraz o canlılarla uğraşan bir adam,  canlılarda devamlı değişen bünyeler organizmalar elbette.  Binaenaleyh belki hekimlik tecrübesinin de şeyiyle o Aristo da ki modern mantığı biraz geliştirmiş.  Sonra başka mantık çeşitleri de çıktı elbette o daha evvel detaylı münakaşa etmemiz gereken bir bahisti şuur bahisleri içinde ve maalesef özetleme zaruretiyle onları bir daha ki şeye talik ettik.  İnşallah ileride daha ciddi tartışırız.  Fakat burada,  Afif hocamın fiziğin problemleriyle ilgili bahsettiği şeyler ve Yücel hocamın işte scientismle ilgili yaptığı telkinlere ben şunu eklemek isterim. Yani belli bir plan dahilinde gidiyoruz ya işte bilginin haritası dedik işte o şeyden konekvudan ilham alarak zihnin aynası veya şimdi Saint jeremu sözünü hatırlıyorum Hz. Süleyman in o meşhur “insan söz söylemeye  kadir değildir “lafını şeri etmek için söylediği “pespeculum bidemus  __________” bir hareketli helligmatik. Yani belli belirsiz bir karanlıkta bir aynaya yansıyan şeyleri görür gibiyim. Bir karanlıkta aynanın içine bakıyoruz ve aynadan aksedenleri görüyoruz ama  buraya da her şey aksetmiyor işte karanlıklar içinde belli belirsiz hareketli ve ancak kısmi bir bilgiden hareketle nesneleri dünyaya anlamlandırıyoruz. Koblaskimius yani anlıyoruz düşünüyoruz. Exparte Koblaskimius, parçadan, kısmi bilgiden hareketle. At Exparte profetamus,  burada ki profetamus sadece kehanette bulunmak anlamında değil, anlamlandırmak geniş anlamda. Zaten bir şeyi bir hakkın bilmenin içinde geleceğini kestirebilmek de var modern ilimden bildiğimiz gibi. Prospection diyordum ben ona hatırlarsanız .ilim geleceği tahmin etmek kabiliyeti veriyor. Çünkü belli ve tecrübe edilmiş netice verdiği, pratikte başarılı olduğu gözlemlenmiş bir takım prensiplere ve kanunlara dayandığını söylüyor ve önemli ölçüde de başarılar sağlandığını görüyoruz bu prensiplere dayanarak, ister tıp ta ister fizikte .Ama ben zaten Yücel hocamın bu sosyal bilimler değerlendirmesinde şöyle bir itiraz da bulunacağım. O söylediklerinin hepsi doğru olmakla beraber sosyal bilimler lafı semantik olarak tutarsız geliyor bana. Sosyal konuların zaten bilimi olamaz. Sosyal ve bilim kelimesi yan yana gelmez bir kere. Biz her nevi disipline ilim demeyi adet ettik.  Burada bu ilim kelimesi üzerinde biraz durmak gerekiyor. Latince skile bilmek demek. Science da burdan geliyor. Arapçada da alime kökü bilgi demektir. İlim bilmek demek. Biz bunu Türkçe ye işte Türkçecilik Gayret Gençliği falan çıktı bir zamanlar biliyorsunuz,  Türk Dil kurumu falan gibi şeyler ,  Osmanlıca dan Türkçe ye sadeleştirme olurken musallaşma gayretiyle işte cumhuriyet in başlarında. Sırf Arapça kelimedir diye bazı Arapça kelimelerin yerine Türkçelerini ikame etmeye çalışırken ilim karşılığında bilimi uydurduk. O da bilmekten geliyor alime de bilmekten geliyor ikisi de bilgi demek, basbayağı bilgi. Bu basit bilgi anlamında el aldığımız zaman zaten her çeşit bilgi bilgidir elbette. Yani marangozluk ta bilgidir. Her nevi tecrübe bilgidir. Ama biz Science dediğimiz zaman sadece müspet ilimleri kastediyoruz.

     Yücel;  hocam özür dilerim.  Şeyde o ayrıma da dikkat çekmek lazım belki hani onun malumat

     Şahin hoca; evet malumat la ilimi

     Yücel; biz hani batı dilinde information ile knowledge arasındaki farkı. .

     Şahin hoca;  information la knowledge farklı olduğu gibi skolastik bilgiyle modern bilgi de ilmi bilgi de yani Science  de farklı. Şimdi skolastisizm de felsefe, ilim, sanat, işçi olduğu devirlerde ve ilmin de,  sanatın da, felsefenin de, kilisenin hizmetinde olduğu devirlerde temellendirme mukaddes kitaplara dayanarak yapılıyordu ve bina leh evet Aristo mantığını kullanıyoruz ama niçin kullanıyoruz işte dinin hakikatini göstermek için kilisede, ilmi kullanıyoruz filan. Şimdi bunun iç içe olduğu zamanlarda bunun avantajları vardı dezavantajları vardı o ayrı bir fasıl. Ama sonunda aydınlanma çağından itibaren bilhassa bir esaslı bir rasyonalizasyon, akılcılaştırma , akıl çağı deniyor zaten ona biliyorsunuz ,  aydınlanma çağının bir öncesine. Descartes’le Newtonla başlayarak akıl cağıyla birlikte daha çok rasyonel muhakemenin hâkimiyeti batı da işlemeye başladı.  Farklı kültürlerin elbette farklı maceraları olabilir. Yani bizim kültürümüz her ne kadar orta durumda yer alsak da   eski Yunan felsefesini de daha memun çağda işte Beytül Hikme den, Kimdi nin tercümelerin den başlayarak benimsemiş olmasak bile bir bakıma aynı felsefi geleneği sürdürüyor uz ve bir bakıma batılıyız.  Batı diğer batılılarda olduğu gibi bizimde geleneğimizin köklerinde yani felsefi olarak Aristo, Eflatun büyük rol oynuyor. Bina leh yani batılılaşma zannedildiği gibi Tanzimat la falan başlamış değil, Abbasilerle başlar. Onunda başka sebepleri var uzun tarihi bahisler ve şimdi ona  o  teferruat a girip izah etmeme gerek yok. Fakat bir rasyonalizasyon yani bir akli muhakemenin öne geçmesi, zaten reformasyonla birlikte, Rönesans la birlikte batı da oluşan bir şey. Dikkat edilirse,  bu akıl kârıyla birlikte başlıyor gerçek ilmi gelişme de. Yani Newton dediğimiz şey 1600’lu  yılların adamı 1630’larda  falan. Yani, mesela Spinoza’ya bakıyorsunuz. Adam felsefe yapıyor ama Galileo dan o kadar çok etkilenmiş ki geometrinin başarılarından işte o kadar etkilenmiş ki Ethica’yi yazarken geometrik bir disiplin gibi yazmaya çalışıyor.  Geometrik önermeler, propozisyonlar, açıklamaları, ispatları, hepsi yani tamamen geometrik modelleme üzerine yazış tarzı da öyle ve tartıştığı konu ahlak ama netice itibariyle Ethica ama geometrik usulle yazıyor adam yani ne kadar etkiliymiş o devir de demek ki. Descartes’in ve Galileo’nun etkilerinden dolayı Spinoza bu yolu tercih etmiş. El izzetullah. Şimdi demek oluyor ki aşağı yukarı son 400 yıldır bir bilim anlayışı var ve bunun da batı da diyeyim, Avrupa ülkelerinde temellendirdiği bir klasik mekanik var. Bu dünyayı bir saat gibi tasavvur ediyor.  Zamanında da computer gibi tasavvur etmeye başladı insanlar. Eski devirlerde daha başka türlü. İnsanlar içinde bulundukları şartların ve kültürlerin etkisiyle âlem telakkisini de değiştirebiliyorlar. İnsan şuuru hatta insan beynini computere benzeten sayısız şuur profesörü var, mesela Jhon Sir  gibi . Efendim çağımızda birçokları, hatta dünyanın ve hatta kainatın bir hologram olduğunu iddia edenler var. Mesela o Stamford ta çalışan fizikçi başta olmak üzere, neydi adı? şimdi hatırlayamadım. Efendim bir çeşit hologram karadeliğin yüzeyinde ki bir hologram rakamlardan ibaret. Aslında sadece iki boyutlu bir düzlem olduğu halde biz onu üç boyutluymuş gibi görüyoruz, hologram olduğu için falan diye. Böyle tasavvurlar dahi geliştirmiştir. Neden içinde bulunduğumuz şartlar ve tasavvur tarzı dünyayı da anlamlandırırken böyle aksedebiliyor. Bir şey söyleyeceksin, buyur üstadım

    Afif hoca; söyleyeyim hocam . Birincisi o şey, ratsyo yani  akıl ___ diyoruz ya.

    Şahin hoca; aslında ölçme

    Afif hoca; ölçme birbirlerine oran

    Şahin hoca; orantı, nispet

    Afif hoca; nispet ha nispet, şeyden ta Pisagor’dan gelen bir şey

    Şahin hoca; Pisagor’dan gelen bir kanı.  Çünkü zaten hatta mesela İrrasyonel kelimesi bile Sayılanamayan ..

    Afif hoca; oranlanamaz

    Şahin hoca; inmaitonble  yani orantılanamayan anlamına gelmiyor mu . kesirler.

    Yücel; tam o zaten

    Afif hoca;  tam o tam o zaten o yüzden de o rasyonel ..

    Şahin hoca; kesirler rasyonel sayıdır da burada rasyonaliteden çıkıyor. Çünkü ne rasyonaliteden çıkıyor çünkü orantı kuramıyorsun anlamında biliyorsun

   Afif hoca;  öyle şimdi ben onu hem not ediyim hem de şey de

   Şahin hoca; şimdi

   Afif hoca; çok özür dilerim buyurun

   Şahin hoca; estağfurullah.  Şimdi hâsılı kelam bu matematik temeli zaten Pisagor’dan başlıyor arz ettiğim gibi. Ancak tabi ki bizim dış dünyayla ilgili modern diyebileceğimiz tecrübeler veya anlamlandırmalar aşağı yukarı işte ilk temellendirmeleri, matematik formulasyonları , yer çekimi filan Newton tarafından yapılabildiği için oradan başlatıyorum. Yoksa aslında yer çekimini falan da kimse tarif etmiş değil. Yer çekiminin ne olduğunu bildiğini iddia etmiyordu zaten Newton

    Afif hoca; onu tasavvur ediyor.

    Şahin hoca; yani onu ben hesaplarını, orantıları gösterebiliyorum gravity de ve hesaplanabilir olduğunu gösteriyorum. Yoksa mahiyetini değil demişti. Ama biz insan olarak aslında hakikati ve mahiyetini arıyoruz. Biz, ben neyim? Bu dünyadaki hayatımın manası nedir? , dış dünya nedir? , ben neyim? , bunlar temel sorular yani. Şeylerin Rusların 19. Asırda lanetli sorular dedikleri sorular. Biliyor musunuz?  Dostoyevski, yer altından notlar yazarken, yer altından notlarda da geçer yanlış hatırlamıyorsam. Nasıl ki fizikte klasik mekanikte ilmin, tabiatın kanunları bulunduğu bir gün,  antropolojinin de bütün kanunları böyle fizikte ki gibi net bir şekilde anlaşılacak sosyal sahanında. Ve netice olarak neyin iyi neyin kötü olduğuna ,ahlaki  , neyin ahlaki, neyin ahlaki olmadığına tamamen matematik ispat gibi veya fizikte ki, ilmi, hakikat gibi, karar verebileceğiz. Artık ondan sonra da doğru düzgün bir cemiyet inşa edilebilir , hiçbir problem de kalmaz gibi ..

    Afif hoca ; bilimsel sosyal tweetler. Çok çok iyi oldu J

   Şahin hoca; bir koyu Scientism i yer altından notlarda tarif etmişti ve demişti ki, hatta tabi Dostoyevski de Dostoyevski olduğu için  eğer akıl bana bunun gerçekliğini ispat bile ben sırf kendi keyfi, iradı seçimime dayanarak buna karşı çıkacağım.

    Afif hoca; J

    Yücel;  J

    Numan hoca;  Jhürriyet J

    Şahin hoca; J hürriyet mi J

    Afif hoca; hür irade

     Şahin hoca; hürriyet meselesi yani J. Şimdi enteresandır tabi o büyük yazarlar okumakta.  Velhasıl kelam şimdi sosyal bilim diyoruz ama bir kere bu Newton’dan beri klasik mekanikle başlattığımız ve son zamanda da muazzam başarılarına şahit olduğumuz fizik ilminin ki diğer müspet ilimler de bu fizik  temeline istinat ederler kimyadır , biyolojidir, tıptır vs  dır başka bilimsel sayılabilecek bütün argümanlar esasında maddi dünyanın gerçekliği hakkında ki fiziksel anlayışa istinat eden düşünceler. Yani fizikçiye göre madde vardır. Ölçülebilen veya tesirleri ölçülebilen şeyler vardır. Bazen hesaplanabilir olan şeyleri de var farz ediyorlar kuantum mekaniğinde elbette yani bazı parçacıkları sipariş le falan da bulabiliyorlar. J

   Afif hoca; JJ

   Şahin hoca; 2 x protonu gibi falan gibi elbette Afif hocamın şeyine gönderme yaparsam JJ JJ

   Afif hoca; JJ

   Şahin hoca;   şimdi ama zaten müşahhas kelimesi bizim yani şahsi dediğimiz veya bizim işte bazen partiküller discrete diye tarif ettiğimiz şeyler şimdi ki dilde somut diyorlar. Somut şeyler, Yunanca Somata lafından, vücut lafından geliyor. Yani var olmak. Bir heykelin vücudu gibi yani elle tutulur, gözle görülür vücut yani. Somata! , somata dan  uydurmadır muhtemelen __ un  bu kelimesi yani yakıştırma yani nereden buldular som lafını somut lafını bilmiyorum ama yani oradan ilham almış olabilirler. Yani sadece mekanda ve zamanda görülebilen, hissedilebilen,  şeyler İngilizler tangible  derler tangible , dokunulabilen yani hissedilebilen. Nasıl telaffuz ediliyor çok iyi bilmiyorum kitaptan öğrendiğim için tangible yazılır ten neyse  veya  tencble . Yani elle tutulur nesneler vardır. Öbürleri zaten yoktur. Var olan şeyler ya etkisiyle hissedilmeli fizikçiye göre. Mesela işte tesirlerini ölçebilmeliyiz , bir   elektrik akımı geçiyor bu şu anda bu oda da bir elektronik dalga var. Var mı var evet radyo dalgaları, bir sürü radyo dalgaları, televizyon dalgaları fink atıyor ama biz şu anda ölçemiyoruz. Tabi bizim duyularımıza hitap etmiyor ama bir alet kullanırsak, bir ampermetre veyahut televizyon, bir radyo alıcısı falan derhal bu şeylerin varlıklarını görünür hale veya ölçülür hale getirebiliriz. Demek ki var. Yani fizikalizm diyorlar bu yüzden ölçülebilirlikten veya  hissedilebilirlikten dolayı. Eski

 

 

 

  1. HAFTA KISIM 8

Madde… kelimesi sanki çok kaba saba istikrarlı ve katı maddeyi çağrıştırıyormuş gibi matter kelimesi o yüzden fizikalizm diyorlar. Şimdi fizikalizm zaten dünya tasavvuru sadece fiziki olanla, maddi olanla sınırlı onun dışındaki şeyler zaten var sayılıyor. Orada da scienticism yapıyor. işte senin buyurduğun gibi. ee ahlak diye bir şey vardır, hukuk diye bir şey vardır insanlar konuşurlar, psikoloji diye bir şey vardır. Mesela şuur diye bir şey vardır ama ben bunu da maddi olarak ölçeceğim maddi dile tercüme edeceğim. Aksi taktirde zaten onu kabul etmiyorum. Ölçemezsem var kabul etmiyorum. Yapılamazdı çünkü ölçülemeyen şeyin bilimi. şimdi bilimin metodunda maddi dünyayı tanımak ve ölçebilmek olduğu için tabi olarak bu metodolojiyi devam ettiriyor ama Zihnin analizi kitabında ___aynen şöyle demişti. ben de tercüme etmiştim bir tarihte o yüzden hatırlıyorum. yani bu modern psikologlar fiziğe özeniyorlar gerçek ilim modeli diye ve psikolojinin de böyle olmasını arzu ediyorlar. fakat bunlar 19. asrın fiziğine özeniyorlar. bunların anladığı fizik 19. yy dan kalan katı klasik mekanik fiziği o kadar katı materyalist zannediyorlar fiziği halbuki fizik artık öyle değil. Onların sandığı kadar materyalist değil. Buna mukabil öbürleri de tabi tersine gidiyor yani şimdi siz sadece test edilebilir, ölçülebilir veya varlığı bir şekilde bir takım tecrübelerle efendim en azından hipotetik olarak ve ya işte ihtimali olarak diyelim hadi bir ihtimaliyet olarak kanıtlanabilir şeyleri var kabul eder diğer her şeyi yok farz ederseniz bu katı anlamda fizikalizm oluyor. tamam böyle düşünebilirsiniz ama o zaman öbür dünya hakkında fikir beyan etmemeniz gerekiyor. yani şimdi fizikte böyle olduğu için o halde sen hangi tanrıdan veya hangi ruhtan veya hangi bilmem neden bahsediyorsun onlar zaten tamamen uydurma insanın hayallerinin uydurmaları. İlmi yolda öyle şeyler yoktur. İlimden başkada bilim kaynağı ypktur gibi düşünüyor. Hâlbuki ben map of knowledge deyişimin sebebi şu. Bütün arz etmek istediğim hususta o. bilginin muhtelif kaynakları var. Bunlardan biri şüphesiz maddi faaliyetlerimiz ve yaşadığımız hayatın birçok zaruri __ bakımından da çok önemli elbette. Hayati derece de önemli olan bilgi kaynaklarımızdan bir elbette ilimdir. Edebi ilmin verileri, zaten modern dünyadaki birçok şey bu ilmi faaliyetlerin, ilmi bilginin teknolojik sonuçlarına borçluyuz. şu anda hayat o tarzda organize edilmiş bulunuyor ki yeryüzünde eğer bu ilmi faaliyetleri ve ilmi bilgiyi ve neticelerini yok farz ederse dünyada hayatı sürdürmek bile mümkün olmaz. mesela sanayiden vazgeçelim eski ilk çağlardaki gibi tamamen ziraate dönelim deseniz. Yani hayat mümkün olmaz ve bunu başaramazsınız. Çok zor bir şeydir. Çok büyük ölçüde etkiliyor demek istiyorum insanlığın hayatını ilmi faaliyetlerimiz. Elbette yerine göre kötü tarafları da var iyi tesirleri de, her şeyin çift yönü var. __ dediği gibi iyi yönü de kötü yönü de.

Numan hoca; hocam o ayrımı da yapmak lazım. İlim, bilim ve teknoloji ayrımını da

 

5.HAFTA KISIM 9

Şimdi fakat biz tarihi disiplinleri sanatla ilgili disiplinleri veya felsefe ile ilgili disiplinleri de ilim zannetmek gibi bir gaflet içindeyiz. Adet ettik her şeye ilim, bilginin konusu olan her şeye bilgi sosyal bilgi ne demek ya. Sosyal bilim diye bir şey olmaz bana göre. Şimdi mesela bakıyorum Banter, advence book of the learning de 3 e ayırmıştı. İşte hafızaya hitap edenler ona tarih demişti, zekaya hitap edenler felsefe demişti, kalbe hitap edenlerde sanattır demişti. Tamam, güzel doğru da efendim Aristo’nun da var eski yunan geleneğini sürdürdüğü, Farabi’nin de var __ ilimlerin sayımı, dökümü, ilimlerin tasnifi anlamında. Hatta Mukaddime de de görürsünüz benzer bir temayülü. Şimdi bende aynı şeyi yapmış oluyorum, ben tabi kendi tasnifimi daha evvel arz ettim tekrarında pekte bir fayda yok ama yani işte geçmişe bakış, geleceğe bakış falan diye bir takım bakış açıklarına göre. Şimdi bunun özelliği şu ki bir kere biz bilimden başka bilgi kaynaklarına da sahibiz ve bilimin ya da müspet ilimlerin fiziğin tasvir ettiği âlemin dışında çok daha zengin bir insani dünya var. İnsani dünya maddi mesailiden ve teknolojiden ibaret değil. Yani Marsa gitmek, aya gitmek bir meseledir. Dünyayı iktisadi bakımdan tanzim etmek şu bu filan üretim falan hepsi birer meseledir. Ama başka şeylerde var. Bakın insanlığın tarihi de var, inançları da var, değerleri de var, ahlakları da var hukuku da var. Başka şeyler de var insanlık âleminde. İlmin metodolojisinin de, anlayışının da çok dışında kalıyor. Onlarda şuurcuların kualya dediği kalite yani eski tabirle keyfiyet çok büyük rol oynuyor. kemiyet değil de keyfiyet. biri kemiyet yani nicelik. Şimdiki dilde nicelik-nitelik diyorlar. ben bu yeni dili hem pek sevmiyorum hem de pek bilmiyorum efendim. İşte kualya keyfiyetin karşılığı, kemiyet kuantanın karşılığı. Yani hiç birisi discrete olan, ölçülebilir olan, sayılabilir olan pekte discrete değil o contınioum yani orada başka şeyler var yani. Şimdi bu ilmin bu tarafına saygı duymakla beraber geçecek olursak felsefeye. Valla felsefeciler de aslında şöyle bir kusurları var. Hep mesleki deformasyon, her meslekte tezahür edebiliyor. Felsefeciler de yani felsefeyi fazla idealize ediyorlar veya her şeyi felsefe ile izah edebileceklerini sanıyorlar. İşin kötü tarafı modern ilmin pek çok detayı var ki hem felsefeye çok ters düşüyor, hem de felsefi akımla pek anlaşılabilecek gibi değil. Zaten normal insan muhakemesini aşıyor bir yerde madde bir. Paradoksları var böyle bir şeyin aynı anda farklı iki mekanda bulunabilmesi gibi kuantum mekaniğinde efendim farklı zamanların bulunması gibi. bütün mantık sınırlarını, bütün felsefi sınırları muhakemenin bütün sınırlarını zorlayan özellikler var bilhassa Kopenhag yorumu gibi kuantum mekaniği. Yani o yüzden ben varlığın anlamında hatta Aristo mantığını mekânı bir mantık olduğu ilim için tamam ama büyük insani meseleler için kifayetsiz olduğunu zaman işin içine karıştığı zamanda iflas ettiğini falan iddia etmiştim zaten daha evvelden. Tabi daha basit bir üslupla şimdi belki daha iyisini yaparız diye ümit ediyoruz ama o yazılı metin bu konuşma üslubunda daha güzel gibi görünüyor o da ayrı. Şimdi burada felsefecilerin bu kusuruna Stephen Hawking de işaret etti. Yani çok fazla ezotelik bir dile dönüştü. Bir kere çok yüksek bir matematik bilgisi gerektiriyor. Yani az buz matematikle içine giremiyorsunuz. Yani bizim lise seviyesindeki matematikle falan olacak iş değil yani fiziği anlamak için. Ondan sonra insan muhakemesini zorlayan zaten matematiğin de başka kusurları var o da ayrı bir tartışma konusudur ama bir kere tamamen farklı ve özel bir dil kullanıyor. Mesela ben bu Özemre’nin talebesi Yalçın Koç’un doğanın kuantum mekaniksel betimlemesi kitabı hala durur evde karıştırmışımdır. Birçok yerde olmadık formüllerle karşılaşırsınız kuantum mekaniğinin incelenmesiyle tabi. ee şimdi oraya gelince bunun ne dediğini anlamıyorsunuz çünkü matematik artık normal metin değil. her ne kadar adamcağızın dili kötü modern uydurma Türkçeyle yazıyor falan filan onlara sabrediyorum ben konu efendim ciddiyeti ve ehemmiyeti sebebiyle ama öbür…. bir yerden sonra anlamamaya başlıyorsunuz. Bir felsefecinin modernin çok geride kalması gibi bir şey var. Mesela Kant kendi çağında bütün felsefi mesaili işte kritik aklın tenkidinde olsun saf aklın tenkidinde olsun. Yani formüle ederken aşağı yukarı kendi çağının fiziğine, matematiğine hâkimdi. Hatta bir tarihte felsefeci olan oğlum söyledi bana bu varlığın anlamının ikinci kısmını konuşurken felsefe derneğinde konferansta dedi ki şimdi Kant’ın pozisyonu gibi senin pozisyonun yani zamanının ilminin sonuçlarını felsefi bakımdan formüle etmeye çalışıyorsun. iyi de artık mümkün değil çünkü artık matematiğin, fiziğin ilmin tamamına hakim olması mümkün değil ki filozofun. Kant’ın zamanında bu mümkündü. Şimdi istese de bir felsefeci fiziğe sonuna kadar nüfuz edemeyecek. her ne kadar bazen enteresan şeyler söylemiş olsada k. poper mesela o yanlışlanabilirlik teorisinde fizikle ilgili bazı enteresan şeyler yok değil orda. Yine de ben tiye almışımdır eski yazılarımda yani yanlışlanabilir de ne demek kardeşim. Test etmenin içine yanlışlamakta çıkar, doğrulamakta çıkar. Test etmek zaten ikisini de ihtiva eder. Lüzumsuz bir laf. hayır öyle değil o kadar basit değil bazı şeyler var, onun farkındayım fizikle ilgili ama bakıyorsunuz şimdi bu adam gayret etmiş ama giremiyor içine bir yere kadar nüfuz edebiliyorsunuz. Burada benim bu dörtlü seminerlerdeki efendim motivasyonumun sebeplerinden biri de bu. Yani şimdi burada felsefeci olarak Yücel Beyin ve ya tarihçi olarak benim, Psikiyatrisi olarak Numan beyin nüfuz edemeyeceği bazı noktalar var kuantum fiziğinin. orada onun bir uzmanı var veya ben felsefeci olarak nüfuz edemeyeceğim  felsefenin mantığın bazı bölümleri var. İşte burada mantık uzmanı var, benim mantıkla ilgili problemlerimi konuşmaya, tartışmaya açtığım zaman bu arkadaş orada katkı sunabilir veya ruhiyatla ilgili anlamadığım noktalar için Numan katkıda bulunabilir. Böyle birbirimizin eksiklerini tamamlarız. Problem o zaten müşterek dil yok. Aynı dili konuşmuyoruz. Aslında insanlık BARIN kulesinden beri farklı dilleri konuşuyor. Herkes kendi özel dilini konuşuyor esasında zaten. Yani benim dilimle ifade edilebilen şeyle sizin dilinizle sizin ifade ettiğiniz şey farklı olabilir. Her ne kadar aynı anlamları kastediyorsak bile aynı anlam çıkmayabilir. Aslında komik bir örnekte vereyim yine Galaksicinin Rehberi kitabında orada neydi adı şimdi unuttum. Salyangoza benzer bir şey var bütün dilleri Babil balığını takıyor kulağına anında bütün dilleri tercüme ediyor. Hatırladın mı? şimdi bize bir Babil kulaklığı lazım oradaki gibi aslında yok insanlık için öyle müşterek bir dil.

Yücel hoca; google yapacak hocam az kaldı

Şahin Hoca googlenin veya WATSONUN yapma ihtimali olabilir belki ilerde suni zekâyla o başka

Afif Hoca; hocam itirazım var. fiziğin kullandığı matematik dili aslında o kadar komplike falan değil.

Şahin hoca; hayır matematiğin tamamını ihtiva etmiyor elbette. matematiğin tamamı çok da zengin ama yine de matematikçi olmayan için komplike senin için komplike olmayabilir. Matematikçi olmayan adam formülden anlamıyor ki

Afif hoca; şey diyorum ben fizikçilerin bir kısmı, matematikçilerin bir kısmı rahip gibi o dili Latinceyi biz biliyoruz, siz anlamayın dediği için

Şahin Hoca; hatta orada da bir tenkidim var yani tabi ki matematiği bilmeyen adam matematik dilini anlamayacakta fizikçilerde bazen yaptıkları matematik formüllerinden olur olmaz dile çevirirken olmadık deyimler ve hayaller üretmek gibi bir dalalet ve gaflet içine düşebiliyorlar çokça onunda farkındayım. Şimdi ilim böyle bir şey olmakla beraber felsefeci nüfuz edemiyor yani Kant’ın çağındaki kadar nüfuz etmek artık mümkün değil. Herhangi bir alanla ilmi muazzam genişlikte çünkü eskisinin minyonlarca milyarlarca katı olduğu gibi eski çağlarla kıyaslandığı vakit. Ben öyle zannediyorum ki her günde üçe beşe katlanarak gidiyor. biilmi adam matematik dilini anlamayacakta. Fizikçilerde bazen o yaptıkları matematik formüllerin olur olmaz dile binlerce üniversite var. Binlerce adam çalışıyor, herkes küçük küçük bir şeyler yapıyor ama sonuçta o kadar biriken malzeme var ki. malzeme birikiyor oryantasyon yok. bilgi artıyor cehalet daha hızlı artıyor.

Afif hoca; ondan bir enformasyonlar knowledge üretilmiyor mu?

Şahin hoca; işte knowledge da yetmez aslında knowledge bir bilgi de tamam da informasyon, bit veya informasyon veya knowledge ne fark edecek sonuçta bir anlayışı bir oryantasyona bir yönelişe hitap etmeyecekse çokta bir manası yok. Kaldı ki bu artış körleştirici bir rolde oynuyor. Yani evet bilgi çok artıyor çok hızlı da ilerliyor. Fakat cehalet daha hızlı adımlarla ilerliyor. maalesef böyle bir şeyde var. Diğer taraftan şimdi felsefeci zaten nüfuz edecek durumda değil ilmin detaylarına. Dolayısıyla onu felsefi açıdan formüle etmesi 21.yy da çok zor görünüyor. beri taraftan ilim adamları aşırı derecede safiyane bazen o matematikten ne__ üretiyorlar dediğim gibi. Yani felsefecinin şöyle bir meziyeti vardır şüphe etmeyi bilir. Her şeye inanmaz o kadar safdil değildir. Hâlbuki fizikçi görülebilir ve ölçülebilir her şeyin kesin var olduğuna iman ediyor. o sadece bir varlık ihtimaliyeti verdiği halde felsefi açıdan o sadece mümkün bir varlıktır. Kuantum mekaniği açısından da baksan zaten oraya çıkıyor. Hatta matematiğin bile Kantondan ve Göderden sonra artık iyice tartışmalı hale geldiği tamam Hilbert aksiyonu __ diyen 1921 de topladı bir konferans hadi 3 tane de bilmem formül attı ortaya çözün diye bazıları çözüldü, bazıları çözülemedi. işte 1931 lerde göderin o meşhur şeylerinden dolayı da Hilbertin bu tamamen aksiyomatik, tamamen mantıklı bir matematik formel matematik inşa etme hedefinin mümkün olmadığı anlaşıldı. Bu da büyük bir problem matematik için elbette. Zaten en kesim dilimiz matematik. Şimdi mantıkta öyle görünür ama mantıkta birçok kusur ihtiva eder. Çok tartışmak lazım bu meseleleri şimdi detayına giremeyiz. Fakat en azından matematik tam bir dedüksiyon ve inşa etme faaliyeti sadece bir sirlojistik dedüksiyonda değil yani bir inşa etme, konstrüksiyon faaliyeti olduğu için matematik çok daha ciddi bir şeydir mantığa göre ve semantiğe normal dilin imkanlarına göre. Ama çok fakir bir dil unutmayalım sadece maddi ve ölçülebilir şeyleri çünkü zaten ona yönelik. Maddi dünyayı ölçebilirsiniz. Peki kemiyetlerle ilgili yani halbuki normal insan dili pek çok manevi değer, hükümleri de ihtiva eder hiç kemiyetlerle ilgisi olmayan. Çok daha zengin bir dildir edebi dil veya felsefi dil. mantık diline ve matematik diline göre. Ayrıca geçmişten gelen tecrübeyle, birikimle felsefeciler esaslı şüphecilerdir. Kolay şüphe ederler yani her şeyin açığını yakalamaktan mahirleşmişlerdir. Dolayısıyla fazla safdil değillerdir. Felsefe bizi biraz safdil olmaktan koruyabilir ama nüfuz edemiyor ilmi. ilim bize maddi başarılar temin edebilir fakat anlamlandırma faaliyetinde zayıf. Şimdi tarihçi ben tarih işini tartışmak istemiyorum çünkü tarih felsefesi bahsinde en sonda tartışmamız gereken bir şey. Zamanımızda doldu anladığıma göre. Tarih felsefesi içinde tartışılan o zaten. Böylece işte sanattan, ilimden, felsefeden biraz bahsetmiş olduk, özetlemiş olduk. Aslında yine de eksiğimiz var.  mistik ilhamdan bahsetmedik, ilhamın mahiyetinden bahsetmedik, başka şeylerden bahsetmedik ama ne yapalım onu da oryantasyon bahsinde zaten konuşmamız gerekecek daha ziyade oraya yakışıyor gibi görünüyor. her ne kadar biz böyle tasnif etmiş olsak da konuların kendi iç irtibatları, semantik irtibatları itibariyle de zaten oraya ait görünüyor.