Selected Poetry

d2-635x800

mersiye: divan’dan tercüme eden: AHMED FAHREDDİN UÇAR

 elegy:

Alas, my rose have withered, the rose garden spoiled

The time has shifted

And the nightingale is lamenting again.

The day is born but the candle of the lent-world died down

Alas, it has no meaning, Yet it still revolves.

Dark and sinister nights and in obscurity, my beloved lies under the soil

My soul like my beloved

In dungeons resides

In sinister nights

Yet the dome of heaven is mute and glorious

Though one is sorrowful,

Does it heavens trouble?

So far the world is the world still; this, the green heaven, still

Stands exalted

The heavens didn’t collapse yet

But the soul remains with this problem in his heart,

All the more in constant reminiscence of the beloved,

Aye like a pearl contained in an oyster shell.

Repeats my pangs of cry that sonorous sky.

Full of screams is my heart Like a turbulent ocean,

Resounds in that ocean

Revolving this melody

A tune of lamentation

Mournful grievance again

Passed like a dream where is that trace of forelock

As a hyacinth, alas

Faded this fancy again.

What days has she seen in this world? Her spring turned to autumn,

Didn’t see plenty good many days

Her rosecheekes

A wanderer at dusk coming to observe the sun,

Perceived as though it is forever gone,

Thus Commences the winter solstice.

Like the extant and the absent, is this world and the hereafter

Even the world is but a fancy dream:

An intricate mystery.

If present being is the existence, what is it’s ultimate resolve?

Merged together the extant and the absent,

In this tomb of mystery.

O God. You buried into darkness that image of beauty,

That yearning eye,

You’ve burnt my lamenting heart.

My God, disregard my obstinacy, my rebelliousness,

Is my beloved in darkness?

Leave her not in darkness,

Leave not in darkness.

  • .
  • (1978 de vefat eden Hatice Uçar için)
  • MERSİYE 

eyvâh gülüm soldu harâb oldu gülistân

çarh eyledi devrân

bülbül yine nalân

gün doğdu çerâğ söndü kalan eğreti dünyâ

ma’nâsı yok ammâ

devretmede hâlâ

muzlim geceler toprağın altında o cânân

cânım gibi cânân

zindanlara mihmân

gök kubbesi hâlâ yine dilsiz ve mutantan

kahr olsa da insân

gökler içün âsân

âlem yine âlem yine bu kubbe-i hadrâ

durmakta muallâ

gök çökmedi hâlâ

dil derd-i derûnüyle kalır başbaşa ammâ

yâdında o cânâ

dil sadef-i azrâ

feryâdıma ma’kes olur ol kubbe-i tannân

kalbimde pür efgan,

ummân-ı hurûşân

devretmede anda

bir nağme-i hicrân

hicrân, yine hicrân

rü’yâ gibi geçdi hani ol kâkül-i turrâ

sünbül gibi hayfâ

soldu yine hulyâ

âlemde ne gün gördü hazân oldu bahârı

gün görmedi bâri

ol gonce i’zârı

bir şâm-ı garîbâne erip mehr-i temâşâ

sönmüş gibi gûyâ

başlar şeb-i yeldâ

mevcûd ile ma’dum gibi dünyâ ile ukbâ

dünyâ dahi rü’yâ

müşkil bu muammâ

mevcûd ise varlık nedir encâm-ı karârı

câmi’ yoğu vârı

esrâr-ı mezârı

zulmetlere gark eyledin ol nakş-i nigârı

ol çeşm-i humârı

yaktın dil-i zârı

ya râb benim isyânıma tuğyânıma bakma

zulmetde mi cânâ

zulmetde bırakma

zulmetde bırakma

Hz. ŞÂH-I VELÂYETE GAZEL

Muhterem Ağabeyim Fethi Gemuhluoğlu’na

ey dü-dârın tâc-dârı yâ Ali

mülk-i aşkın şehriyârı yâ Ali

bağrıma derd-î Hüseyn-i Kerbelâ

urdu zahm-i zülfikaarı yâ Ali

anda görmüş nüh-felek kim âşıkın

bes nedir bu kâr-ı zârı yâ Ali

rûz ü şeb aşk ellerinde gönlümüz

subh ü şâmî zâri zârî yâ Ali

ehl-i beytin aşkıdır cân ü dilin

bir medâr-ı iftihârı yâ Ali

var mı senden özge yâri şâhinin

Haydar-î kerrâr-ı Bârî yâ Ali

.

 

.

  • .mvşşh

Endülüs Gazeli: MUVAŞŞAH

  • .

Gannî lî ve huz aynâyi”
(şarkı söyle bana ve gözlerimi al)
Ümmü Külsum’den

  • .

Çâresiz ve yalnızca yenmek için zamânı
Bu gece bir kahvede şiirler yazıyorum:

  • .

Şu yağmurlu gecede sigara dumanından
Zamânı süzüyorum: zamânın her ânından
Çıkıyor bir kafiye-bir hayal ormanından

  • .

Sisli bir orman gibi sigaramın dumanı

Bu ormana mısralar yazıyor… bozuyorum

  • .

Çâresiz ve yalnızca aşmak için zamânı
Zamânın kemirdiği beynimi kazıyorum
Yazdığım her mısra bir ızdırâb armağanı

  • .

Dalıp bir an ru’yâya; alıp inci, mercânı
Ben dumanlar üstüne desenler çiziyorum

  • .

Ve birden duyuyorum bir Endülüs nağmesi
Bir “muvaşşah” söylüyor çöller aşan nefesi
Gannî yâ Ümmü Külsum! Kayıp zamânın sesi

  • .

Rü’yâlar görüyorum: Cihânı, âsumânı,
Dolduran çığlıkları tesbîhe diziyorum…

  • .

Endülüs’te bir zaman, Elhamrâ konağında
O Arslanlı Havuz’da, Fıskiyeler Çağında
Billur şavkı câriye kızların yanağında

  • .

‘Muvaşşah’ söylenirdi, sevmek için her ânı
Onları hatırlıyor-zamâna kızıyorum.

  • .

Yaşadığı zamanı beğenen şâir olmaz
Geçen gün âh, geçmiştir-gelecek belli olmaz
Yalnız bu ân senindir; o da sana yâr olmaz

  • .

Şiirle aşamazsam ben bu yeri, bu ânı
O ‘kayıp cennet’leri ya niçin yazıyorum?

1989

ZERVÂN: SONSUZ ZAMAN

 

 Ne zindeem ez hicr-i tü ne mürdeem ey şuh

Feryad ez in nevi vücud-i adem-alud

Yavuz Sultan Selim

Ne canlıyam ne ölmüşem çün ayrıyam senden

Feryad yokluk bulaşmış bu varlığın  elinden

I

Ey iki yüzlü Zervân, şafak kanatlı zamân!

Hem gündüz, hem gecesin: yarı ateş, yarı duman

Güneşe bak, gör ki gün / hem eski, hem yeni gün

İki yüzlüdür her ân / Janus gibidir zaman

Janus gibidir hayat; iki yüzlüdür kader

Geceden gizli açan bir gül olur bir zamân

Bir ân kanlı lâledir! bir kâse dolusu kan

Bir ân çan sesi gelir, yola düzülür kervân

Bir ân Sûr-i Sirâfil: ebedî şimdiki ân!

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân.

 

II

Şafak vakti çalan çan! Yola çıkıyor Kervân

Önümüzde sonsuz çöl, ardımızda Rûzigâr

Kum tepelerde yiter, silinir izlerimiz…

“-Ey deveci, develer

Yorgundur / yük ağırdır

Öyle şarkı söyle ki,

Aşka gelsin develer”

Gözyaşıyla yıkansın kum dolan gözlerimiz

Zaman denen Ankaa Kuşu

Hiç benzemez başka kuşa

Çabuktur kanat çırpışı

Çabuk geçer yazdan kışa.

“-Ey deveci, devemiz

Yorgundur / yük ağırdır”

O şarkıyı söyle ki,

Söylemiştir pîrimiz!

“Cân ararsan, cansın

Nân ararsan, nansın

Bu nükteyi anla ki

Ne ararsan, ondansın!”

Rüzgâr esip geçiyor, geçip gidiyor Kervân

Rüzgâr kanatlı zaman / yürüyor çölde kumlar

Ve kum tepelerinden silinir izlerimiz…

 

III

Hem geçmiş, hem gelecek: iki yüzlüdür Zervân:

“Geçen geçmiştir, istikbâl gâibdir / geçer zamân

Sana yalnız şu ân kaldı, içinde olduğun şu ân!

 

Şu geçen “ân”dır Zervân: yok olup, yiten zamân

Şafakta çan sesi var; geçip gidiyor kervân

 

IV

Ey iki yüzlü Zervân! Sen ey ebedî nisyân!

Hem Âhurâmazda’sın, hem karanlık Ehrimân

Zerdüşt yaktığı zaman bu idrâk kandilini

Bir devler savaşında arada kaldı insân…

 

Ve gecenin bağrından çıktı gül yüzlü şafak

Çölde doğan o şafak yıldız dolu geceden

Şâhitdir İbrâhim’in her putu kırdığına.

Gördü “Darb-ı Kelîm”in kayaların kalbine

Vurarak âb-ı hayât bulduğunu bu çölden.

O “Kazıklar Sâhibi” Firavn’i yenen asâ

Asâ da bir “yed-i beyzâ”da  yedi mâr yedi a’sâ

Çok kervân geçti çölden: Dâvûd, Süleymân, Îsâ…

Ve Muhammed Mustafâ katıldı bu kervâna!

Canlanıp, hayat bulan bir avuç toprak gibi

“Lâ ilâhe illallah!” dedi cân ü gönülden

Bu tevhîddir erişir karanlıktan şafağa…

 

V

Ne zemîn kaldı ne zamân; ne iki yüzlü Zervân

Çünki vahdet münezzeh zamandan ve mekandan

Zamân aşk ile doldu; mekân nûra gark oldu

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

 

“Lî maallâhi vaktün!” dedi çünki Mustafâ

“Allâh ile bir vaktim var!”: ebedî şimdiki ân…

 

VI

Şafakta ezan sesi; yola çıkıyor Kervân

Bu sonsuz yolculuğun rehberi Mustafâdır.

Zamân bu Kervândadır, bu kervân içre mekân

Çöl yok artık, kervân var: Kervân, bütün dünyâdır!

“El-Mülkü Lillâh!” dedik: “Mülk Allâh’ın!”, öyleyse

Bütün Dünyâ bizimdir ve bu zamân da bizde

Bir Kervân türküsüyle gelir gönlümüz vecde

İki yüzlü de olsa zamânımız, her zamân

Beyin kâfir olsa da, kalb dâimâ Müslümân…

 

VII

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Kervânımız yürüyor: uyan ey yolcu, uyan!

Katıl bu kervancının sonsuzluk nağmesine

Zamân bu nağmededir / Ebediyyet: şimdi! bu ân…

 

 

 

VIII

“Câme-siyeh ger küfür

Nûr-u Muhammed resîd”

“Vakt şüd ey mürdegân

Haşr-i mücedded resîd.”

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Kervânımız yürüyor / Uyan ey yolcu, uyan!

Geldi Diriliş Çağı: Ey ölü gönül, uyan!

Yıldız dolu geceden, karanlığın bağrından

Karanlığı yok eden kutlu bir ışık doğdu

“Nûr-u Tevhîd çevirdi karanlığı şafağa.

“Kar cübbeliyse Küfr / Nûr-u Tevhîd erişti

Vakt erişti Ölüler, yeni bir Haşr erişti!”

Dağların, denizlerin ufuklarından, şafak

Göklere erişerek aydınlatır geceyi

Ey Ölü-gönül, uyan

Diriliş vakti bu ân

Uyan ey gönül, uyan!

 

 

IX

“Haber kün ey sitâre yâr-i mârâ”

“dil çü süturlâb şüd,

âyet-i heft âsümân”

Ey gönül usturlâbı! İşte Şafak Yıldızı…

“Haber ver ey sitâre

Haber ver yârimize”

“Ki gönül usturlâbı

Yedi göğün âyeti…”

Dünyâ nedir ki bize? Nedir bu devrân, nedir?

Bu Kubbe-i devvâre,

Dönen gökler, güneşler,

Saman Yolu, bir zerre,

Bir zerredir âsümân.

Bu sonsuz kâinât ne? Yalnızca bir damla kan…

Bütün bu kâinatdan daha geniştir bu cân

Çünki sığar kalbine rahmeti sonsuz Rahmân

Kâinat vâr olmadan/zamân, olmadan zamân

“E lestü bi-Rabbiküm?” hitâbının cevâbı

“-Belâ!” demişti ruhlar; “Belî!” dediğin zaman

Bir ışıktır, çevirir karanlığı şafağa…

 

X

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Îran-zemîn’de zamân Zümrüdü Ankaa gibi

Yanıp kül olsa bile / küllerinden dirilen

Ölümsüz bir kuştur ki- tüyleri Gökkuşağı

Şafak yüzlüdür Hürmüz

Karanlıktır Ehrimân!

Zervân, o sonsuz zaman, o iki yüzlü Zervân

Bir “ân”a sığdırsa da insanın kaderini

Böyle buyurdu Zerdüşt:

“-Zervân içinde yürür; geri dönmez bu kervân

Gidişi var, dönüş yok; yalnızca bir tek sefer”

Ebediyyet bu ândır… bu ân’a bağlı zafer

Kuzgunlara sunulsa bile insanın leşi,

Bir ân olsa da ömür, Tanrı dilerse, bir ân,

Bir ândır Ebediyyet, bir ân inanmak yeter!

-Karârın nedir şimdi?

– Kötülükle savaşmak / iyiliğe inanmak!

– Nedir bir ân inanmak?

– Pervâne gibi yanmak!

Gönül âteş-gededir: Gönül bir aşk çerâğı.

– Yürek nedir? Yanmaktır, pişmek, kavrulmak, yanmak!…

– Kaderin efendisi kim? / Sensin! İnanan insan!

Uyan ey gönül, uyan

Geldi diriliş çağı

Ey Ölü-gönül, Uyan!..

 

XI

Yürek bir kuru yaprak, rüzgârın savurduğu…

“- Bu yol, hayat yoludur!” derdi Üstâd Lao-Çe;

Yürek bir kuru yaprak, rüzgârın savurduğu.

Gönül bir özge cândır: Hem şâhin, hem güvercin

Karanlıkta parlayan

Bir çift gözdür o kaplan

Hem erkek, hem dişidir

Hem avcı, hem avlanan

Hem Yolcu, hem Yol’dur O

Her iklîmi dolaşır

Gönlü geniş, ufku hür…

Gobi çölünü aşar

Varır Sarı Irmağa

Her kalıba girer O

Ying ü Yang’ın ahengi / Tao’nun sırrı budur:

“Değişmeden-değişen” bir bulut; ve bir sağanak

Şimşek çakar ve söner: bir ân!

Gök gürültüsü; Yağmûr

Mührünü vurur Çağ’a…

 

XII

Yürekte hırs var, kîn var: Kirli kan var yürekte…

Dinler Sidarta Buda Ormanda bir ırmağı

Ormanın gölgeleri, “Mâyâ”dır; Gerçek değil!

Ormanda sonsuz-sükûn, “Ebedî ân”dır; geçer

Kaderin cilveleri, “Karmâ”dır… Gerçek değil!

Orman susar ve söyler: Sessizliğin dili var…

– Söz nedir? Söyleyenin kadri kadardır “söz”ü

Ne eksik, ne fazladır: tam sözü gibi özü!

Söz söyle, boş söz değil; çöz ey Sükût dilini!

Buda’ya sırlarını anlatır Irmak şimdi…

Anlar Buda, Irmağın, arzûların dilini

Mâyâ’dır Dünyâ,

Moksâ’dır Arzû,

Serap’tır Karmâ.

Bu Varlık bir serap’tır: Yokluk dahi Seraptır.

Nirvânâ: hîç ender hîç! Serâb içinde serâb…

“- Ey Suya düşen gölge!” diyor Irmak, Buda’ya,

Su temizdir kaynakta: kirli kan var yürekte…

Yürek yıkanmak ister/

Yürek ister, yıkanmak!

Ganj’da yıkanmak değil/Deri yıkamak değil,

Rûh’u yıkamak gerek,

Yıkamak gerek Çağ’ı

Ve kuşanıp Gerçeği; aşmak gerek Mâyâ’yı…

Sonra Aziz Buda’yı

Budayıp put yaptılar

Tebessüm eden bir put

İnsanların taptığı,

Tebessüm eden bir put, insan ahmaklığına…

 

XIII

Çölde doğan o şafak, yıldız dolu geceden

Şâhitdir İbrâhim’in putları kırdığına

Bâbil Tanrılarını: Gökteki Yıldızları

Beğenmedi İbrâhim… Ay’dan da gönlü geçti.

Ve Mısır’ın Tanrısı “Güneş’ten de vazgeçti

Batışına bakarak ayın da, güneşin de

“Lâ uhibbul-âfilîn!” (Batan şeyleri sevmem!)

Dedi, kendi gönlünce.

Baktı kendi gönlüne:

Orda Tek Tanrı vardı,

Bütün putları kırdı.

İbrâhim Milletiyiz: Putumuz yoktur bizim

İbrâhim Milletiyiz: Tanrımız Tek’tir bizim!

 

Sen ey Destan şâiri! taa Zerdüşt’ten bu yana

Bak Ölüler dirildi: Sen hâlâ uykudasın

Halîlullah İbrâhim kırdı putları ama

Putlar bile dirildi-

Ey “ölü-can”lı insan, sen niçin dirilmezsin?

Kelîmullah’dı Mûsâ: gönlü Sînâ Dağ’ında

Tûr-i Sînâ’dır gönül çün “belî” makaamıdır!

Bak Mûsâ indi dağdan / Îsâ çıkıyor dağa

Zeytin Dağı’nda vaaz eder: Kelâm onun Kelâmıdır

Kelimetullah İsâ

Çık Golgatha Dağı’na

Sen kendin yapıyorsun ve kendin taşıyorsun

Çarmıhını sırtında…

Habîbullah Mustafâ katıldı bu Kervân’a

Su içerek canlanan kurak bir toprak gibi

“Lâ ilâhe illallâh!” dedi, cân ü gönülden

Bu Tevhiddir çeviren Karanlığı Şafağa…

 

 

XIV

“Tabl-ı kıyâmet zedend, sûr-i Haşir şîdemed”

 

Ey kara cübbeli Küfr! Sen ey insana tapan,

Kendi putuna tapan, put yaparak uyuyan-

“Uyuyan insan düş görür: Ölülerle konuşur-

Uyanan insan ibret alır, uyuyanlardan!”

“Kara cübbeliyse Küfr / Nûr-u Tevhîd erişir

Vaktidir ey ölü-can, diriliş vakti bu ân!”

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Yıldız dolu geceden, karanlığın bağrından

Karanlığı yok eden kulu bir ışık doğdu

Anlamasa da Küfr’ün Karanlığı, Işığı

Nûr-u Muhammed ile yeni Haşr oldu Zervân

Diriliş vakti şimdi, mahşer vaktidir bu ân

“Sûr-i Sirâfil ile Tabl-ı Kıyâmet vuran”…

Ebediyet “şimdi”dir! Ebedî çünki bu ân

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân.

Geçip gidiyor Kervan: Uyan ey yolcu, uyan!

“Uyan derin uykudan

Derin uykudan uyan”

Ey Ölü-gönül, uyan!…