22. Sosyal Psikiyatri Kongresi, Tolstoy’un rü’yâlarına çağdaş yorumlar

Merhaba arkadaşlar, hoş geldiniz!

Ben sözlerime başlamadan önce hâzırûnu hürmetle, muhabbetle selamlayım. Ama bilmiyorum, ben de çalabilecek miyim zamanınızdan, pek de uzatmak istemiyorum. Zaten, “Niçin bir psikiyatri kongresinde Tolstoy’un rüyalarına, hem de yorum/rüya tabiri yapılır?” diye merak edenleri hemencecik bir nebze rahatlatmak için söyleyeyim. Niye Tolstoy ve neden rüya tabiri? Ben tarihle uğraşırken tarihi bırakıp oradan tarih felsefesine, oradan da rüya tabirlerine geçtim elbette; ancak rüya kelimesini -Arapça orijinalinde olduğu gibi- geniş anlamda kullanıyorum; yani, rü’yet: rü’ya görmek demektir, görüş demektir anlamında. Her nevi dünya görüşü, geniş çaplı vizyon dahi bir rüyet sayılabilir. Ben Tolstoy’u en çok etkileyen, biri çocukluk çağlarından biri de olgunluk çağlarından iki önemli rüyasını yorumlayacağım size.

Peki ama Tolstoy bir romancı, yani, “bize ne adamın yüz sene evvel gördüğü rüyalardan?” diyebilirsiniz. Fakat Türk milleti birçok konuda maalesef yeterli bilgiyi elde edemiyor; Türkçenin koyduğu sınırlamalar, siyasilerin koyduğu sınırlamalar yüzünden. Sadece bir romancı değildir Tolstoy, aynı zamanda bir tarih filozofudur. Ben nasıl tarih felsefesi ile uğraşıyorsam o da tarih felsefesi yapmış bir adam ve bu yönüyle Batılılar tarafından çok önemsenmiş, hakkında kitaplar yazılmış bir adam. Binaenaleyh, ben de tarih felsefesiyle uğraştığım için, Tolstoy’un bir tarih filozofu olarak dünya ve insanlık rüyeti hakkında, hem kendisini çok etkileyen- kendi kaderini diyeyim- iki rüyasını yorumlamak hem de insanlık hakkındaki bu dünya vizyonunun açıklamasını yapmak bâbında, Tolstoy’un rüyalarına tabirler diyorum. Yani tarih felsefesi yorumu yapacağız rüya tabiri gibi görünse de.

E şimdi tarih felsefesi öyle bir branştır ki bir önceki arkadaşın söylediği gibi fazlaca multi-disiplinerdir. Her şeyi içine alır; sanatı da felsefeyi de, tarihi de. Hepsinden de epeyce yüksek seviyede anlamayı gerektirir. Ben bu -hadi bir taş atayım zamanımdan çaldığı için bir önceki konuşmacıya- nöro-tarih çalışmalarını çok fazla ciddiye almıyorum. Kendim de bu konuda bir çalışma yaptım. Yani nörolojik tetkiklerden tarih çıkmaz ama zaten çok şüpheli olan tarihi malumatı değil sadece, bütün insani malumatı ve hatta bütün hayatı şüpheli hale getiren şuur bahisleri çıkar. Çok enteresan bir bahistir. Biz Cerrahpaşa’da arkadaşlarla uzun uzadıya seminerler yaparak tartışmıştık, şimdi onları tekrarlamayım. Ama bu şuur bahisleri insanların sandığından daha karmaşıktır ve ciddi bir ilmî izahı da henüz yapılmamıştır. “Consciousness” dedikleri şeyin yani. O ayrı bir bahis. O kadarcıkla iktifa edeyim. Lakin bu Tolstoy bir kere tarihin gördüğü en iyi romancı; en azından en iyilerinden biri olduğunu herkes, bütün dünya kabul eder. Birçok roman teorisyenine göre de benzersiz biri. Bir yazar olarak insanlığı etkilemesi normaldir bu kadar büyük şöhret olunca, ama asıl ehemmiyeti Tolstoy’un -romancılığından ziyade- kendi reformist kişiliği ve tarih felsefesidir. Şimdi ben tabii, onlar üzerinde durmak için Tolstoy’un rüyalarına yorumlar dedim.

Şunu da hatırlatayım bazı dinleyici arkadaşlarıma. Daha evvel “Babil Kralı Nebukadnezar’ın rüyaları”nı yorumlamıştım, kitaplarımda var, hacimlice güzel bir yazıdır. Sonra “Hazar Hakanı Bulan Han’ın rüyaları”nı yorumladık. Şimdi de sıra geldi “Tolstoy’un rüyaları”nı yorumlamaya. Madem rüya diye girdik, öyle devam edelim. Sözün irticalen akışı içerisinde tarih felsefesine de geliriz.

Tolstoy’un çocukluk rüyalarından biri bütün hayatı boyunca kendisini etkilemiştir. Bunun ehemmiyetini tebarüz ettirmek için biraz üzerinde durmak gerekir, ama onu da takdir eden etsin sözü çok dallandırmayım. Zamanım sınırlı anlaşıldığına göre, yarım saati gitti zaten. Yani herkesin bildiği bir adam bu. Bütün dünyaca meşhur. Çok fazla dallandırmayayım hayatını.

Fakat gençliğinde… bunlar beş kardeş, anneleri Tolstoy iki yaşındayken ölüyor, Tolstoy dördüncü kardeştir. Bir ağabeyi var Nikolay diye. Hikayeler anlatmayı seven, muhayyilesi geniş bir çocuk. Oyun oynuyorlar işte çocuklar. Tabii Tolstoy’un annesi Prenses Maria Volkonskaya bir büyük çiftlik getirmiştir drahoma olarak Tolstoy ailesine. Babası kont, annesi prenses. Harp ve Sulh’un karakterlerinden biri. Tolstoy romanlarında gerek kendisinin, gerek akrabalarının, gerekse çocukluk arkadaşlarının pek çok gerçekçi tasvirlerine rastlanır. Onları bilenler biliyor. Şimdi bu karakterlerden biri de Harp ve Sulh’deki Prenses Maria işte; kendi annesi. Bunun getirdiği çiftlik büyük bir çiftlik. İçinde ormanlar, ırmaklar olan çok güzel bir çiftlik. İnternetteki resimlerinden anladığıma göre Yasnaya Polyana “Altın çayırlar/Parlayan Çayırlar” denen çiftlik. Orada bir bölge var; Tolstoy orada gömülüdür şu anda, oraya gömülmeyi vasiyet etmiştir: Çocukken, beş kardeş oynadıkları bir alan bu. Bir açıklık var ormanın içinde… Ağabeyi.. İşte çocuk muhayyilesi… Yani, muhayyilenin meydana getirdiği tasavvurlar, oyunlar, hatta romanlar, hatta yaşadığımız hayat da bir çeşit rüya telakki edilebilir: Rüya tabirini consciousness (yani şuur) cihetinden inceler, çeşitli görüşler üzerinde durmaya kalkarsam, konu dağılır, onu geçelim, ama bu da bir rüyet işte. Bu Nikolay diyormuş ki –ağabeyi- “Bizim bu ormanda yeşil bir dal var, o yeşil dalı bulan insanlığın bütün problemlerini çözecek. İnsanlığın mutlu olmasını sağlayacak, öyle sihirli bir yeşil filiz var bu ormanda.” filan diye. Hani ben bir tarihte tercüme etmiştim şiirlerimden birinde “Nature’s first green is gold /her hardest hue to hold” diye Robert Frost’tan: “Tabiatın ilk filizi altındandır” falan.

Şimdi bu çocuk muhayyilesi, bunlar ormanda oyun oynuyorlar işte. Onu hiç unutmamış Tolstoy. Ölürken de yine o yeşil dalı aradıkları, onun hayalini kurdukları -“insanlığın mutluluğunu temin edecek vizyon” diyelim buna- ormandaki bu bölgeye gömülmesini vasiyet etmiştir. Orada bir tümsek var, başında haç falan yok, Tolstoy Hristiyan olmadığı için, Hristiyanlığı falan da reddettiği için.

Tolstoy’un bir çok yönden ehemmiyeti vardır. Sanat tarafı… Onunla sanatkarlar ilgilensinler. Zaten tarihin en iyi sanatkarı kendi alanında. Daha iyisi görülmedi. O bakımdan ehemmiyetlidir elbette. Ama bir de tarih felsefesi tarafı var, eğitim reformisti tarafı var. Bir de din reformisti bu adam. Yani bir çok yönüyle, insanlık tarihinde siyasi yönüyle büyük tesiri olan bir yazar. Daha da enteresan bir şey, Türkler pek farkında değildir yine, galiba benim dışımdaki ve benim sohbet halkam dışındaki Türkler farkında değil, ama Tolstoy çağımızda dahi hala çok tesirli bir adamdır. Hatta ben bir konferansımda söylemiştim, Dostoyevski ile Tolstoy’u mukayese ederken, Marksizm’den sonraki en etkili ikinci tarih felsefesidir Tolstoy’unki. İnsanlık tarihi üzerinde en fazla tesir icra eden. İnsanlık üzerinde en fazla taklitçi, takipçi, onun izinden giden. Tolstoyist, (Marksistler gibi) Tolstoyist olan pek çok gruplar etkilenmiştir. Hala bunlar geniş çaplı faaliyetlerine devam ederler. İnternette Tolstoy yazar, hele biraz İngilizce metinler falan karıştırırsanız, çok fazla malumat bulursunuz. Bunu dallandırmayayım. Tolstoy’un tarih felsefesinin halen daha insanlık üzerinde tesirleri olan bir siyasi yönü de vardır.

Şimdi ben Tolstoy’un kendi hususiyetlerinden bahsetmek yerine şöyle hatırladığım birkaç Türkçe biyografiyi zikredeyim isterseniz. Mesela Stephan Zweig’in bir “Tolstoy” biyografisi vardır. O “Yıldızın Parladığı Anlar” kitabında. Çok hoş bir metindir, süslü, edebi bir metin, fakat Tolstoy hakkında pek bir şey anlatmaz. Geçenlerde karıştırdım, mesela Marksist teorisyenlerden Plekhanov’un bir “Tolstoy”u vardır Türkçede. Yani adam Marksist tabii, Tolstoy’un aleyhinde ne söylemek mümkünse onu söylemeye çalışıyor; devamlı bir karalama gayreti içerisinde, pek de başarılı olamıyor ya, neyse, işte yazmış bir kitap. Mesela yine Marksist yazarlardan Tolstoy’un çevresinde bulunmuş Maksim Gorki’nin “Tolstoy’dan Anılar”ı vardır, hoş bir kitaptır. Mesela Troyat’ın hacimli bir “Tolstoy” biyografisi vardır. Türkçeye tercüme edilmiş. Yani bol bilgi verir. Meraklısı varsa, her yönden incelemek için, bu kaynaklara müracaat edebilir. En iyisi de galiba –benim gördüklerimin içinde, yani Türkçe biyografiler içinde- Varlık Yayınları’ndan çıkan Romain Rolland’ın “Tolstoy” biyografisi vardır; böyle yüz elli, iki yüz sayfa, adam çok güzel yazmış. İnsanlar isterlerse kendileri de araştırıp, ansiklopedik veya daha geniş çerçevede malumat edinebilirler. Yalnız tavsiyem şu olsun: Türkçe internet kaynaklarına pek müracaat etmeyin, çok yanlış bilgiler veriyorlar. Hatta geçenlerde birisi İskender Pala’nın Programında konuşuyordu Ahmet Ümit diye bir romancı Tolstoy işte şöyle böyle.. Üç beş cümle söyledi, hepsi de yanlış. İnsanlar Türkiye’de bilmedikleri konularda konuşmayı seviyorlar ve çok yanlış şeyler konuşuyorlar, çok da önemli değil ama… Yabancı diliniz varsa, internetteki İngilizce kaynaklara müracaat etmeniz tavsiyeye şayandır; Türkçelerine güvenilmez çünkü; hatta Tolstoy’un Türkçe tercümelerine de güvenileceği kanaatinde değilim. O da ayrı bir mesele, ayrı bir tartışma konusu.

Şimdi Tolstoy çocukken bu rüyayı gördü de ne oldu? Bir kere hayatı boyunca unutmadı. Öyle bir tesir ki bu hep insanlığın mutluluğunu hayal eden bir adam. Ben “Solaris” filminin bir sahnesinde görmüştüm. Stanislaw Lem’in “Solaris” romanının Türkçeye tercümesi de vardır. Ben romanı da okumuştum, güzeldi ama o romandan hatırlamıyorum bu cümleyi; muhtemelen Tarkovsky ekledi bu cümleyi filmi yaparken. Diyor ki bir yerde karakterin birisini, işte Tolstoy’a gönderme yaparak: “Bütün insanları sevmek mümkün olmadığı için Tolstoy’un ne kadar acı çektiğini hatırlıyor musun?” “Bütün insanları sevmenin mümkün olmadığını bildiği için Tolstoy’un ne kadar acı çektiğini hatırlıyor musunuz?” dedirtiyor Tarkovsky, Solaris fimindeki bir karakterine. Tarkovsky’nin babası da şair, muhtemelen Tolstoy ile de görüşmüştü.

Şimdi bu Tolstoy’un bir de olgunluk çağı rüyası vardır -kendi hayatını çok etkileyen- ona da bir kısaca temas edeyim. Bu epeyce bunalımlı bir zamanında gördüğü bir rü’ya, kırklı ellili yaşlarında, elli yaşına girerken Anna Karenina’yı yazdıktan sonra, sık sık Başkurdistan’a gidiyor “kımız kürü” yapacağım diye (onun sebepleri var) efendim, orada birkaç ay ikamet ediyor. Bu seyahatlerinden birinde, Arzamas diye bir handa çok etkileyici bir kâbus görür: Azrail’le karşılaştığını, doğrudan ölümle karşılaştığını düşünür. Hemen tabi hizmetkârını çağırır – adam kont, onu yaylısıyla götürüyor Başkurdistan’a, at arabasıyla- “Hemen bir çay demle, sabaha kadar benim yanımda otur korkudan ne yapacağımı şaşırdım” diyor yani. Çok korkmuş. O ölüm korkusu ve onunla ilgili “ölüm ve hayatın anlamı” meselesi Tolstoy için elli yaşından sonra aşırı derecede belirleyici oldu; roman, sanatı falan bir tarafa bırakıp, tamamen bu minval üzere bir takım çalışmalara gitti. O bakımdan bu rüyası da enteresan ve belirleyici bir kâbus.

Bunun dışında geniş anlamda dünya rüyeti dersek Tolstoy’un tabii böyle gençlik rüyaları var, Efendim olgunluk çağındaki rüyalar farklı. Mesela gençlik çağlarında bir eğitim rüyası var Tolstoy’un. Büyük bir aileden, çok zenginler bunlar, ama annesi iki yaşındayken ölüyor. Yetmiyor, 9 yaşında babası ölüyor. Bu sefer teyzesi bakmaya başlıyor, e teyzesi de ölüyor. Durmadan ölümle karşılaşmış bir adam. O yüzden, 50’li yaşlarındaki o ölüm takıntısı gayet anlaşılır bir şey. Hatta ben bir mektubunu okudum Kazan’daki bir teyzesine, diğer bir teyzesine, “Ya biz çoluk çocuk ortada kaldık, bu teyzem de öldü, teyze ne olur bizi kabul et, gelelim bizi Kazan’da biraz gözet” filan. Kalkıp teyzesinin yanına gidiyor Kazan’a. Kazan’da Tatarların meşhur Kazan Üniversitesi’ne giriyor. Bir müddet diplomat olmak istemiş, işte Türkçe, Arapça, Farsça falan öğreneyim diplomat olurum falan diye, onlarla uğraşıyor, sonra hoşuna gitmiyor; hukuk bölümüne geçiyor. Hukuk bölümünde buna “Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu”nu oku, buna bir tenkit yaz” demişler. Tabii Fransızcasından okuyor adam, onlar aristokrat, daha çocukken öğrenmiş Fransızcayı. Efendim, ondan sonra Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu”nu okuyunca da, kafayı tarihle bozuyor bizim Tolstoy. Bu iş “Harp ve Sulh”u yazmaya ve tarih felsefesi yapmaya gidinceye kadar götürüyor Tolstoy’u sonunda.

Neyse, üniversiteyi de okumamıştır; zaten eğitimin de zararlı olduğunu düşünür, efendim, üniversiteyi de yarım bırakıyor. Ondan sonra tabii bu asilzadeler, Rus asilzadeleri, Tolstoy’un romanlarında sıkça tasvir ettiği, gayet güzel tasvir ettiği gibi, sefâhet âlemlerinde, içki, kumar, kadın, ve herşey; sonunda kumarda, dedesi prens Bolkonski’den kalan konağı da satıyor, kumar borçlarını ödemek için. E işte kendi babasından kalan evdir, şimdi Yasnaya Polyana’daki Kont Tolstoy’un evi. Prens Bolkonski’nin evini sökmüş, ağaçtan bir evmiş, onu sökmüş götürmüş başka yerde yapmışlar yeniden. Neyse, kumar borçlarıydı, sefahatti filan, genç bir çocuk bu, zaten anası ölmüş, babası ölmüş, teyzesi ölmüş, öbür teyzesinin yanına gitmiş, orda da öyle Kazan’da tahsilini yarım bırakmış, kumardır, içkidir, bilmem ne… Abisi o sırada Kafkasya’da Şeyh Şamil’e karşı savaşıyor. Dolayısıyla Tolstoy da sıkıldığı için “Hadi abimin yanına gideyim” diye kalkıp Kafkasya’ya gidiyor.

“Kazaklar” romanında Kafkas dağlarını ilk gördüğü vakit, böyle karlı dağları, nasıl etkilendiğini o kadar şairane anlatır ki yani… Tabii Rusya sonsuz ovalardan müteşekkil bir ülke, oraya giderken yaylı arabadan bakınca birden bire Kafkas dağları böyle bütün heybetiyle karşısına çıkınca… Çok güzel tasvir etmiştir. Orada bir müddet Şeyh Şamil’e karşı savaşıyor. Sonradan yazdığı “Kafkas Hikayeleri”nin dışında mesela Kazaklar romanının dışında, daha yaşlıyken “Hacı Murat” diye bir roman yazdı bu, orada demiş ki: “Bu kitabın bir kısmını Kafkasya’da harp ederken bizzat yaşadım, bir kısmını duydum başkalarından, bir kısmını da tabii ki tasavvur ettim”. Hacı Murat’ı yazarken o yaşlılık yıllarına ait bir eser yani. Gençliğinde “Kazaklar”ı yazmış. Orada “Çocukluk”, “Gençlik” falan diye bir şeyler yazmış. Tabii meşhur oluyor, Turgenyev ile filan ahbap oluyor. Şimdi Tolstoy biyografisi anlatmayalım, zamanımız da mahdut, zaten zamanımızı iyi tasarruf edemiyor psikiyatrist arkadaşlar diyelim, bizim zamanımızdan bir yarım saat gitti! Neyse, ben de sizi daha fazla sıkmamaya çalışacağım. Şimdi efendim, konumuz tabi Tolstoy biyografisi değil, onun ne düşündüğü, dünya vizyonu, hayalleri, insanlık hakkındaki bugüne tesir eden yönleri yani, bugün de yaşayan yönü Tolstoy’un. Tolstoy bir hayat yaşadı öldü hepimiz gibi, o tarafı çok da önemli olmayabilir, elbette belirleyici ama o zaten her yerde var. Her türlü bilgi kaynağından erişilebilir.

Şimdi bu Tolstoy Kafkasya’da bir müddet bir takım romanlar yazıp oyalanıyor, sonra askere alıyorlar orada, hadi sen de asker ol. Sıkılıyor çocuk, kimsesi de yok abisinden başka, derken ondan sonra, Sivastopol, bizim Kırım Savaşı başlıyor, Osmanlı Rus Savaşı, İngilizlerin, o Florence Nightingale’in geldiği savaş. İngilizlerle birlikte Osmanlı’nın Sivastopol’ü muhasara ettiği savaş. Orada da Tolstoy topçu teğmeni olarak Osmanlılara karşı savaşıyor. Osmanlılar ve Ruslar bombalıyorlar Sivastopol’u. Bilirsiniz şiirleri vardır, şarkıları vardır hatta, ben hatırlıyorum: “Sivastopol önünde yatan gemiler, atar da nizam topunu yer gök iniler” falan diye. Bunlar bomba yağdırıyor, onlar da tabii topçu ateşiyle karşılık veriyorlar. Tabi Tolstoy’un yanında, sağında, solunda yüzlerce insan ölüyor. Bir yandan da Sivastopol savaşını “Sivastopol Hikayeleri”ni yazıyor. Bunlar Çar’ın dikkatini çekiyor, “Bu adam çok kıymetli bir yazar, yani bu ölüp gidecek, bu çok kıymetli bir adam bunu geri saflara çekin!” diye hemen müdahale ediyor. Anlatılanlara göre ağlayarak okurmuş Tolstoy’un o Sivastopol Hikayeleri’ni Çar: Cepheden gelen, bizzat bir topçu teğmeninin yazdığı hikayeler. Tabi orada ben birşey daha hatırlıyorum, askerlikle münasebeti olan arkadaşlarım için söyleyeyim. Tolstoy orada topçu teğmeniyken diğer küçük rütbeli subay arkadaşlarıyla beraber, generaller, yüksek rütbeli subaylar hakkında, Kırım savaşının gidişatı hakkında son derece ağır, müşterek bir manzum hiciv de yazmıştır. Kumandanların halleriyle ilgili öyle bir manzumeleri de var subayların birlikte yazdığı.

Sonra da Kırım’dan döner, askerliği de bırakır. İşte orada entellektüel çevrelerde Turgenyev ile ahbap olur. Turgenyev’le neredeyse düello edecek, münakaşa ediyorlar. Araları açık, konuşmuyorlar Turgenyev ile; ama Turgenyev çoğu zaman Paris’te yaşamıştır ve çok vefalı, kadirşinas bir adam: Tolstoy’un eserlerinin Fransızca’ya çevirilmesi için teşvik eden, onların devamlı reklamını yapan tanıtan bir adam Turgenyev Paris’te. O bakımdan aslında Tolstoy’un dünya çapında tanınmasında bir numaralı rol Turgenyev’e aittir. Bu Ruslar kadirşinas millettir, biz Moskof falan deriz de, kültürlü bir millettir ve yazarlarının kıymetini bilirler. Mesela Türk milleti benim kıymetimi bilmiyor kardeşim, ama onlar biliyor, öyle diyeyim, şaka diye.

Şimdi, mesela Dostoyevski Anna Karenina hakkında 60 sayfa tenkit yazmıştır. İşte neşretti Yapı Kredi, Dostoyeski’nin “Bir Yazar’ın Günlüğü”nü. Ben daha evvel kısaltılmış bir versiyonunu okumuştum, satın almadım Yapı Kredi’nin ‘günlükleri’ni ama o AnnaKarenina ile ilgili 60 sayfalık bölümü okudum. Aklımda kaldığı üzere 50-60 sayfalık bir bölümdü veadam en büyük rakibini 50-60 sayfa methediyor kardeşim. Çok kadirşinastır. Hatta Anna Karenina’nın üzerine roman yazılamaz der Dostoyevski yani, o öyle bir kanaatte. Fakat Dostoyevski’nin orada tenkit ettiği şey bizim açımızdan enteresan. Tolstoy’un nesini tenkit ediyor, hiç romancılığına tozkondurmu yor da, nesini tenkit ediyor Dostoyevski; Dostoyevski Slavcı, diyor ki, “Bu Kont Tolstoy’a ne oluyor kardeşim? (Bu Anna Karenina’da tam da bizim 93 harbi başlamış, bizimkilerin Türkiye’ye geldiği zaman). Bu Tolstoy’un derdi ne? Bu en büyük Rus asilzadelerinden biri, Rusya’nın en eski ailelerinden biri… En halis Rus. Kont, bilmem ne… Büyük yazar. İyi güzel de, bunun derdi ne kardeşim devamlı Rusların aleyhinde konuşuyor Osmanlıların lehinde konuşuyor. Niye devamlı Ruslara karşı müslümanları tercih ediyor, niçin Osmanlıların tarafını tutuyor?” Yani, Slavcı olduğu için milliyetçilik damarına dokunuyor; neden bu Osmanlı-Rus muharebelerinde Osmanlı’nın tarafını tutuyor Tolstoy diye kızdığı için, o yönünü tenkit ediyor sadece. 50-60 sayfada sadece bu yönden bir 10-15 sayfalık bir tenkit var, gerisi methiye düzmüş Anna Karenina romanına.

Velhasıl Tolstoy’un tuhaf yanlarından biri de din anlayışıdır. Müslümanlara çok benzer itikad bahislerinde: İşte Tanrı’ya inanır, işte ne bileyim, Hazreti Muhammed’in peygamber olduğuna inanır, Hazreti İsa’nın da sadece peygamber olduğuna inanır. “Tanrı’nın oğludur derseniz bu küfür olur” der tıpkı Müslümanların dediği gibi. Yani bu konularda çok etkilenmiş zannımca Müslümanlardan Kafkasya’da savaşırken olsun, o Orta Asya seyahatlerinde, yazlık kımız kürlerinde olsun. Şimdi bu zatın babası ölüyor, anası ölüyor, kardeşleri veremden ölüyor. Anna Karenina’da tafsilatıyla anlatır; kardeşlerinden biri veremdir, hasta döşeğinde, işte gider ziyaretine, ölür filan. Gerçek hikayelerdir onlar. Çehov demiş ki Tolstoy’a, – Çehov doktordu-, “At sütünden yapılan bu kımız denen içki vereme iyi geliyor”. Ee, bunu da böyle bir kompleksi var işte, takıntı var, abilerinin veremden ölmesi yüzünden, kalkıp kımız kürü yapmaya ikide bir Başkurdistan’a gidiyor. Zaten Türkleri seviyor, işte biliyor dillerini, kültürlerini filan. Arapça Farsça biliyor. Tolstoy çok da dil bilen bir adamdır. 12 dil bilir. Bunlar arasında Arapça, Farsça, Türkçe de var. Dolayısıyla bizim mollalarla oturup sohbet ediyor, bir yandan kımız içiyor, Başkurdistan’da bizim Zeki Velidi Hoca’nın, rahmetlinin atalarıyla diyelim. O arada işte o yolculuklarından birindedir: O birdenbire, âni Azrail karşılaşması kâbusu… Arzamas denen bir handa, sabaha kadar, korkudan çay demletip uşağını kendisiyle beraber oturmaya icbar etmesi. Bir semaver çay demlemişler tabi. Şimdi bu ölüm korkusu.

Bir başka vaka daha anlatayım Tolstoy’un hayatından: Paris’e gidiyor, Kırım Savaşı bittikten ve edebi hayatını da noktaladıktan sonra, ee sıkılıyor, para çok, ne yapacak? Bu adam büyük bir asilzade, çok zengin, eh iş güç de yok, çok da dil biliyor. Zaten çocukken öğretmişler mürebbiyeler Almanca, İngilizce, Fransızca, bilmem ne. Dil problemi yok. Kalkıp Avrupa’ya gidiyor, Victor Hugo ile görüşüyor. Mesela Victor Hugo’nun “Sefiller”inin bazı sahnelerinin tesirleri hissedilir derler Harp ve Sulh’ta. Efendim, Victor Hugo’dan etkilenmiş tabi. Proudhon ile görüşüyor, ki Proudhon meşhur bir anarşist, anarco-syndicalist, 19. asrın anarko-sendikalistlerinin piri. “Mülkiyet hırsızlıktır” diyen adam, değil mi? Prouthon’un da hatta eserlerinden birinin adı “Harp ve Sulh”tur. Sosyal konulara dair, makale biçiminde bir şey ama Tolstoy romanının adını koyarken o Harp ve Sulh’tan, Prouthon’un makalesinden aldı romanın ismini diye de söylerler. Şimdi tabii, böyle Proudhon ile görüşüyor, Victor Hugo ile görüşüyor bütün eğitim müesseselerini geziyor, hatta Pestalozzi ile görüşüyor o tarihte, bütün Alman, İngiliz mekteplerini inceliyor filan. Sonra aklına esiyor, geliyor kendi çiftliğindeki, (Onun bir sürü kölesi var 800 tane Tolstoy’a hizmet etmekle mükellef mujik yaşıyor, 800 aile yaşıyor Tolstoy’un Yasnaya Polyanasında) anasının getirdiği drahoma içinde bu 800 köle de var; bunların çocuklarına mektep açıyor. Bir böyle bir eğitim hayali var bunun şimdi, bunun kendi kafasına göre tasarladığı bir eğitim. Bugünlerde Finlandiya’da uygulanan eğitim tarzına benziyor. Finlandiya modeli önemli ve güzel bir eğitim modeli, meraklıları varsa eğitimin incelesinler internetten. Ona benzer, talebenin tamamen inisiyatif kullandığı, hür olduğu ve zorlamanın pek bulunmadığı, değişik, aşırı hürriyetçi, aşırı liberal bir eğitim sistemi. Tabii adam normal değil. Daha evvel de bir ara bahsetmiştim, yani sadece o talebelerin, köylülerin çocuklarını okutmakla iktifa etmiyor; bir de pedagoji dergisi çıkarıyor. Hatta Rus alfabesi, çağdaş ‘azbuka’ bile, Tolstoy’un yaptığı tashihlerle, düzeltmelerle kullanılan bir alfabedir. Orada bile tashihat yapmış. Yani alfabeden başlayıp, en küçük çocuk hikayeleri, iki satırlık çocuk hikayelerine varıncaya kadar, böyle kısa halk hikayelerine varıncaya kadar, bütün müfredatı da kendi yazıyor üstad. Bir de yetmiyor, bir sürü yardımcı öğretmen bulmuş kendine; bir de yetmiyor, pedagoji dergisi çıkarıyor: “Sizin eğitim sisteminiz yanlış, sizin kurumlarınız yanlış.” diyor Gerçekten de yanlıştır, ben de aynı kanaatteyim, yani ben de az Tolstoy’cu değilimdir. Efendim, Türkiye’deki bir Tolstoyist diye de düşünülebilir Şahin Uçar, bir anlamda çok etkilemiştir beni tabii… Şimdi bu mekteplerde biz insanlara bazı lafları doğru bir şekilde tekrarlamayı ve emirlere itaat etmeyi öğretiyoruz, sonra da sadece bazı bilgileri, hatta klişe bilgileri, hatta anlamsız derecede önemsiz bilgileri tekrarlayabildiğimizden ötürü de; kendimizi okumamış insanlardan daha zeki zannedecek kadar da aptallaşabiliyoruz. Böyle tarafları var eğitimin, zararlı tarafları var. Bir çok eğitim filozofu bu konuda ağır tenkitler yazmıştır, biri de Tolstoy bu eğitim filozoflarının, ve tatbikatı da var. Ama modern dünyada bir uyanış da var işte ‘Finland Education’ (finlandiya eğitimi) örneğinde olduğu gibi.

Bu eğitim faslından da gönlü geçmiş işte evlenmiş Sofya Hanımla. Tabi Sofya Hanım edebiyattan anlıyor, kültürlü bir kadın. E yani az kavga etmezlerdi, Tolstoy’un burnundan getiriyor ömrünün sonunda Sofya Hanım… Fakat birçok sahnesinde Harp ve Sulh’un, Anna Karenina’nın filan, o kadınların elbiseleri, onların detayları falan gibi şeylerde, balo sahnelerinde filan, bir kadın elinin varlığı da hissediliyor. Kadın edebiyatçı da aynı zamanda, ve 7 kere baştan aşağı Harp ve Sulh’u da Anna Karenina’yı da, 7 kere müsveddelerini temize çekmiştir. O kadar kargacık burgacık el yazıları ki hiç kimse okuyamaz Sofya Hanım’dan başka, Tolstoy’un kendisi de dahil. Hani Nasreddin Hoca mektup yazmış, Bağdad’a benim de gitmem lazım, gitsem bile ben bile okuyamam demiş ya. O hesap yazıyordu üstad, ben gördüm o müsveddeleri.

Yani karısı çok emek vermiştir Tolstoy’un eserlerinin ortaya çıkmasında. Çok sağlıklı bir adam. Ömrünün sonuna kadar hep öyleydi. Düşünün ki 80 yaşında ata binerken bu adam atın ayağı sürçüyor düşüyor, atın üzerinden böyle cambaz gibi zıplayıp iniyor adam, hiç de bir şey olmuyor. Yani turp gibi bir adam, çok sağlıklı bir adam. 13 tane çocuğu oluyor. Bunlardan bazıları Tolstoycu oldular. Tolstoy’un hayatını yazdılar. Mesela internette Alexander Tolstoy’un ‘Babam Tolstoy’ diye anlattıklarını videodan izleyebilirsiniz merak ederseniz. Aslında bu Tolstoy’un rüyalarını konuşuyordum ya, asıl konuşmamız gereken bu zaten. Niçin Tolstoy’un rüyalarından, hayallerinden insanlık anlayışından bahsedeceğiz ki?

Önemli adam kardeşim, Türkler sadece romancı sanıyorlar. Marx’tan sonraki iki numaralı tarih filozofu bu, insanlığı etkilemek bakımından. En fazla etkileyen Marx’tır; dünyayı iki kutba böldü: Kapitalist blok, Komünist blok diye. Tolstoyizm de Marksizmin yüzde biri kadar, hatta binde biri çapında bile etkili olmadı. Ama diğer bütün tarih felsefeleriyle kıyaslandığı zaman diğer bütün tarih felsefeleriyle kıyaslandığı vakit en etkili tarih felsefesi, Marksizm’den sonra Tolstoyizm’dir. Ondan sonra gelir ancak Spengler, Toynbee falan… Onların pek bir etkisinden bahsedilemez. Ben 60 küsur yıldır şu memlekette tarih felsefesi yapıyorum, mesela, Türk milleti hiç etkilenmedi mesela, değil mi? Bir de insanlık üzerindeki etkisinden bahsetmek mümkün. E şimdi bu adamın bir etkisi var. Halen de canlı bir etki bu. Düşünün ki bunlar, bu Tolstoyistler öyle gayretkeştirler ki, iki yıl önce filan başladılar, Tolstoy’un bütün külliyatını sesli kitap yapacağız kardeşim, hem Rusça hem İngilizce internete yükleyeceğiz. Hayda, 90 cilt Tolstoy Külliyatı… ister Rusçasından istersen İngilizcesinden dinleyin. Türkçelere de bakmayın. Çünkü Türkçe’ye çevirirken bizim çevirmenler, Tolstoy’u Türkçe’nin sınırlarına hapsedişi, kuşa çeviriyorlar, Nasreddin Hoca’nın leyleği kuşa çevirdiği gibi. Zengin bir dili fakir bir dilin bünyesine sığdıramıyorsunuz yani. Dar bir elbiseye sığmıyor. Bugünkü münevverlerimiz 3000-4000 kelime ile konuşup yazan adamlar. Öyle bir dille de ciddi sanat nakledilemez, ciddi felsefe nakledilemez. Yani tercüme de okusanız boşuna gayret. Türkler şanssız bir millet, isteseler de bir şey öğrenemeyecekler. Türk yazarları okumasan da olur. Tercümeler de zaten, efendim bir şeye benzemiyor tercüme edilince.

Ben Tolstoy’un “Harp ve Sulh”unun sonundaki o tarih felsefesi kısmını, o 40 sayfanın gördüm tercümesini… Birisi eline almış ben tavsiye ettim diye okuyordu. Ver bakayım ne diyor falan dedim. Baktım bir alay zırva. İngilizcesi ile karşılaştırdım, tercüme doğru mu, doğru… Ama işte bugünkü Türkçe’ye tercüme edilince öyle oluyor. Muhteşem bir metin, saçma sapan lakırdılara dönüşebiliyor. Dolayısı ile bizim millet biraz da şanssız; o da bir bahsi diğer. Zaten hiç bir şeyi tam öğrenemiyoruz, Tolstoy’u da öğreneceğimiz yok. Bu ülkenin Kemal Tahir gibi, Cemil Meriç gibi çok tanınmış münevverleri bile çok yalan yanlış ve saçma fikirler sahibiydiler Tolstoy hakkında… Düşünün ki yani, geriye kalanı artık tasavvur edin. Şimdi nakletmeyeyim o detayları, önemsiz şeyler. Ama Tolstoy önemli bir adam olduğu için konuşuyorum. Bir kere benim üzerimde çok etkisi var. Yani Türkiye’de en azından kendimi örnek verebilirim. Tarih felsefesi… mesela Mete Tunçay “Kirpi ve Tilki” diye tercüme etti, Isaiah Berlin’in Tolstoy’un tarih felsefesi hakkında yazdığı şerhi. Orada adam gayet güzel anlatmış ne kadar önemli olduğunu, ne kadar doğru şeyler söylediğini tarih hakkında. Şimdi bu Tolstoy’un tarih hakkındaki tenkitleri aslında son derece önemli: Hem tarih felsefesi, hem tarih metodolojisi açısından.

Tarihçiler çok fazla hayal gören insanlardır. Yani unutulmuş rüyaları tarih diye bize anlatıyorlar, pek de tarihçiliğe benzemiyor yaptıkları tarihçilik… Hatta bazen gülünç şeyleri tarih diye konuşabiliyoruz. O yüzden Tolstoy’un tenkitlerini, Tolstoy’un tarih felsefesini, bilmek bütün tarihçiler için farzdır. Yani en azından o metodolojisini. En azından, Mete Tuncay’ın o Isaiah Berlin’den yaptığı tercümeyi hiç olmazsa zahmet edip okusunlar. Şimdi burada bir de tarih rüyası var tabii Tolstoy’un bu eğitim rüyasının dışında. Bu orta yaşlarında, işte 35 yaşında filan, başlar “Harp ve Sulh”u yazmaya… o Monstesquieu’nun “Kanunların Ruhu” kitabının etkisiyle.

Şimdi Harp ve Sulh’u bir tasavvur edilmiş ve canlandırılmış roman tarzında eski devirlere ait bir hayat… Tolstoy’un kendisinden hemen önceki Napolyon’un Moskova seferi, o dönemin Rus hayatı. Hem harp halinde, hem sulh halinde bütün cemiyet… Orada sanırım 580 karakter ihtiva eden hacimli bir roman. Tarihin en iyi sanat eseri; tarihi canlandırma, hayatı canlandırma bakımından. Başka da bir benzeri yok. Şimdi bir kere bir yönü bu… Tarihçilerin anlattığı -böyle pek de anlamsız bir takım klişelerden ibaret cümlelere kıyasla- tarihin aslında ne kadar zengin olduğunu hep unutuyoruz. Yaşadığımız hayat, hatırladıklarımıza ve naklettiklerimize, veya konuştuklarımıza, yazdıklarımıza benzemez. O çok daha zengindir. Bunu bizzat yaşadığımız halde, maalesef dikkatimizi tevcih etmediğimiz için belki fark etmiyoruz. İşte Harp ve Sulh’un o yönüne bir bakmak lazım. Yani bu Napolyon seferini bir tarihçi anlatınca nasıl anlatıyor, bu nasıl anlatıyor. Ne kadar zengin bir teferruat. Gerçeklik tarafı ayrı, bu roman tabii tahayyüle izin veriyor. Bir de arkasındaki, o insanların tarihi hangi ölçüde, ne kadar etkileyebileceğine dair tartışma.

Mesela geçenlerde ben Facebook’ta paylaştım, Harvard Business School’un “Harp ve Sulh’dan Liderlik Dersleri” diye bir dersinin videosunu; orada “Harp ve Sulh” filminden sahneler de almışlar, Harp ve Sulh’un 8 saatlik 120.000 figüranla çekilmiş bir Rusça versiyonu vardır: Sergei Bondarchuk versiyonu, oradan sahneler: İşte Napolyon soruyor “Ne oldu?”, yaveri gelmiş, “Komutanım harp bitti” diyor. “Nasıl bitti harp ya? Ben harp bitsin diye bir emir vermedim ki!”. “Vermediniz ama bitti,” diyor yaver, “Asker savaşmıyor…” Yani sizin zannettiğiniz gibi değildir; liderler efendim, önderler veya komutanların sahadan dolaylı olarak haber almak zorunda. Elbette oradan gelen habere göre. Doğrudan kendisi sahada olmadığı için ne olup bittiğini her yerde bilmesi mümkün değil. Hiçbir insan için mümkün değil, komutan için de mümkün değil. Yani biz bazı şeyleri, kendi rolümüzü, bilincimizi, değerimizi izam ediyoruz. Tolstoy bir yerde der ki, “İnsanlar kendi değerlerini izam etmeye yani kendilerini olduğundan daha değerli sanmaya mütemayildirler. Mesela generallere sorarsanız tarihi generaller yapmıştır. Tüccarlara sorarsanız tüccarlar yapmıştır. Alimlere sorarsanız işte tarihi yazarlar yapmıştır. Hiç de öyle değil.”

Bu Harp ve Sulh eseri gerek bir tarihin tasavvur ve tasviri, hayali…Önce hayal ediyorsunuz eldeki bilgilere dayanarak. Tabii, Tolstoy’un babası da o harbe katılanlardan birisi, annesi de o Harp ve Sulh’taki karakterlerden biri. Bir sürü insanla konuşuyor, harp sahasını geziyor, şu bu. Sayısız belge inceliyor elbette, hadisenin tarihi vaka olarak gerçeklik yönleri o başka… Bir de bunu siz anlatılanlara, okuduklarınıza, gördüklerinize dayanarak, önce kafanızda bir tahayyül edeceksiniz, hayal edeceksiniz, tasavvur edeceksiniz… Geçmişte nasıl oldu acaba hadisat? Sonra, bu “tasavvur”u “tasvîr” edeceksiniz, yani “anlatım”a dönüştüreceksiniz. Şöyle şöyle olmuş, şu detayı şu, bu detayı bu. Bu insan zekasını ve insan şuurunun kapasitesini aşan bir iştir: Herkes için- İstisnasız… Bunu en güzel, Tevrat’taki Hazreti Süleyman’ın vaiz bölümündeki sözü anlatır: “Her söz eksiktir, insan söz söylemeye kâdir değildir” der. Biz bunun farkında değilliz. İnsanlar zannediyor ki, biz her şeyi anlatabiliriz. Bakın ben şimdi plansız bir şekilde konuşuyorum, ama böyle irticalen Tolstoy’u anlatayım derken laf gitti Hazreti Süleyman’a. İnsan, öyle zannediyor: “Biz her şeyi anlayabiliriz ve de anlatabiliriz: Tarihi de… “

Tarih bir defa geçmiş zamanda. Sen bir kere tarihin şuuruna filan varamazsın. Ancak şimdiki zamanda ve karşında olan şeylerin farkına varabilirsin. İnsan donanımı böyle. Sen geçmişteki yok olmuş bir şeyi nasıl tasavvur ediyorsun? Tasavvur ediyorsun onu, “tasavvur” başka “şuur” başka. Onun bizzat “perception” olması mümkün değil, o geçmiş zamanda kalmış. Peki, bunu tasavvur edebildiğin kadar ettin; işte diyelim ki Tolstoy’un kabiliyetine sahipsin, yaptın (diyelim hayal ettin) Harp ve Sulh gibi bir şey… Şimdi nasıl anlatacaksın kardeşim? Bir de anlatma kabiliyeti var yani. Hiçbir dilin anlatım kabiliyetinin de sonuna kadar yeterli olduğunu düşünmüyorum. Çok basit bir örnek vereyim. Geçen gün bizim matematikçi arkadaş bir koni resmi çizmişti; ben de hemen altına yorum yazdım: “Bakın bir metre genişliğinde daireden; bir koni, bir metre yüksekliği olsun, bir metre de çapı olsun, basit olsun diye birer metre söylüyorum, ama bir matematik formülü kullanmadan, bu koninin hacmini falan normal dille ne tahayyül edebilirsiniz, ne düşünebilirsiniz, ne de hesaplayabilirsiniz, ne de anlatabilirsiniz. İlla ki matematik formülü kullanacaksınız, mecbursunuz bazı hesaplamaları yapmaya, matematik bilmeye, yani bir koninin hacmini bile. Gözümüzün önünde duran basit/somut bir koninin hacmini bile tarif etmeye yetmiyor “gerçekliği tarif bakımından” bizim insan dilleri; hiç de zannedildiği kadar -insanların zannettiği kadar- kifayetli değildir”. Biz her şeyi yapabileceğimizi zannederiz. Her şeyi anlatabileceğimizi de vehmedebiliriz. Ben öyle bir buçuk saatte Tolstoy anlatamam, buna en az 20 saat gerekir de, neyse şimdi de nitekim anlatamıyorum gördüğünüz gibi. Anlatabileceğini düşünmek başka, anlatabilmek başka…

Yalnız daha evvel bir Dostoyevski ve Tolstoy diye bir konuşma yapmıştım yine böyle buna benzer bir şekilde, orada da şöyle bir şey söylemiştim, onu tekrar etmem gerekir: “Dostoyevski’yi iyice okuyup hazmetmeden, ne kadar siyaset teorisi, felsefe, bilmem tarih falan okursanız okuyun kardeşim, Dostoyevski’yi hazmetmeden “hürriyet problemi”ni anlayamazsınız. Tolstoy’u okuyup anlayıp hazmetmeden de “din şuuru”nu anlayamazsınız.” Dini bir şuurunuz olmaz. Sadece taklit edersiniz herhangi bir dini, Müslümanlık, Hristiyanlık, hiç farketmez… Bir vatandaş hakiki anlamda “Din şuuru” istiyorsa – hakiki ma’neviyat talimi- Tolstoy’u öğrencek kardeşim; Tolstoy’u öğrenecek, hazmedecek, anlayacak, ondan sonra; öyle yok bedava: Tolstoy’u hazmetmeden din şuuru mümkün değil… Bütün insanlık için söylenmiş geniş çaplı bir genellemedir bu. Yani ben cesurumdur da, tarih filozofu olduğum için, öyle rahat rahat konuşurum. Bakın Tolstoy’u hazmetmeden, öyle ilahiyat tahsiliyle falan, “din şuuru” sahibi olamazsınız. Hatta mistik tecrübe, tarikatlara falan mensup olup onların izinden gitseniz bile fazla bir şey değişmez. Bunun da teferruatını uzun uzun anlatırdım bazı kitaplardan referanslar vererek (mesela Walter Kaufmann, Religion from Tolstoy to Camus), ama bunu bu kadar söyleyip geçeyim.

Tolstoy birçok bakımdan önemli bir adam. Bir kere 21.yüzyılda insanlığın gidişatı üzerinde bazı geniş siyasi etkileri olan bir adam ve bu etkiler hala devam ediyor. Mesela Gandi bir Tolstoy’cu idi ve Tolstoy’un prensiplerini uygulayarak koskoca İngiliz İmparatorluğu’nu Hindistan’dan kovdu Gandi biliyorsunuz. Daha Güney Afrika’da avukatlık yaparken Tolstoy’la mektuplaşmaya başlamıştı. O andan itibaren başlar o etki; sonra da Hindistan’a döndükten sonra o mücadelesi yıllarca süren… ve Hindistan’dan İngiltere’yi kovarken Hindular’ın ma’nevi rehberi Gandi idi biliyorsunuz. Martin Luther King aynı şekilde, zencilerin haklarını elde etmesinde, yine Gandi’den etkilenerek. Şimdi bu Tolstoy’un siyasi tarafına geliyoruz yavaş yavaş.

Ama asıl önemlisi o Arzamas’da işte o kabusu gördüğü zaman… Gençliğinde insanlık hallerini tasvir etmiş… işte Harp ve Sulh’u yazmış, Anna Karenina’yı yazmış, bilmem ne. Daha çocukluğundan itibaren insanlığın mutluluğunu arayan bir adam. Ama burada ferdî olarak, kendi ölümüyle yüz yüze gelmek ve kendi hayatını anlamlandırmak; bir de işin ferdî yönü başlıyor burada; şimdi. Sadece insanlık için değil, “benim hayatım”ın anlamı ne? Ölümün nihai maksadı ne? Benim hayatımın anlamı ne? Şimdi bunu söylediği vakit Tolstoy (o Arzamas Hanı’nda, o ölüm kâbusunu yaşadıktan sonra diyelim) bu adamın bütün dünyada çın çın çınlayan bir şöhreti var. Şimdi de öyledir de herkes -ilgili olmayanlar- farketmiyor. Yani çok aşırı, yaygın bir şöhreti var. Aşırı derecede sevgi, saygı, hürmet besler bütün insanlar Tolstoy’a. Bunun sağcısı solcusu da yoktur. Bütün gruplar bu hususta ittifak ederler, yani herkes ona hürmet eder, ne hikmetse. Ve efendim aşırı derecede sevgi, saygı bulan , aşırı derecede şöhreti olan, aşırı derecede para pul sahibi, yani romanlarından su gibi para kazanıyor… Dostoyevski gibi, böyle kumar borcu yetiştirmek için, köle gibi yazı yazan bir adam değil. Bu zevkine yazıyor ve su gibi de para kazanıyor romanlarından. Bir de o var…Zaten zengin, aileden çok zengin, ee sevgi dersen, çocuk dersen, iktidar dersen, güç dersen, yani bir insanın tasavvur ettiği her şey var Tolstoy’da, materyalist hayat açısından talip olabileceği, her şey var… “Hayatın anlamı” yok(!) “Madem ki ölüm var, bunların hepsi sıfırlanacak diyor: Hepsi sıfır olacak, o yazdıklarımız da, o şöhretimiz de, o paramız da, bilmem ne… “Şimdi çok keskin düşünen ve ölüm fikri etrafında bu kadar takıntılı olmasının sebebini birazcık özetledim işte. 2 yaşında annesi 9 yaşında babası, sonra teyzesi, sonra halası, derken abileri, derken kendisi harpte zaten, Kafkasya’da sayısız insan ölmüş, öldürülmüş, yanında yani Sivastopol’da… Devamlı ölümle yüz yüze gelmiş bir adam olduğu için, ölüm üzerinde ciddi düşünmesi normaldir. Bu Anna Karenina’daki Levin karakteri aslında Lev… Yani Tolstoy’un adı Lev Tolstoy’dur, onun sonuna bir ‘in’ eki eklemiş Levin yapmış. Aslında kendisi yani o Levin karakteri. O karakteri, böyle hayatının anlamsız olduğunu düşünmeye başlayıp da, böyle intihar etmeye falan, ipi kendisinden saklamaya bir takım saçma hareketlere başlayınca, böyle felsefeyi inceler, şunu bunu inceler filan… orada detayıyla anlatılan “hayatı anlamlandırmak veya intihar etmek ikilemi” Levin’in şahsında,Tolstoy’un bizzat yaşadığı kendi hayatından, şahsi psikolojik tecrübesidir yani. Bu işin bir böyle, o zamanki Rus sosyetesinin yaşadığı hayat ve Rus mujiklerinin yaşadığı hayat itibariyle, sosyal tarafı var, ve onun ini’kasları var Tolstoy’un hayatında; bir de ferdi tarafı var.

Şimdi bu hayatı anlamlandırma ikilemini, şeyde de görürüz, meraklı arkadaşlar varsa diye, okuyabilirler diye tavsiye edeyim, Dostoyevski’nin Ecinniler kitabındaki Kirilov karakteri…bu yüzden intihar eder. “Madem ki Tanrı yok, benim intihar etmem gerekiyor”. Ana argüman bu. Tabi bunu uzun uzadıya ve mantıklıca savunur Dostoyevski, o başka. Okursanız hak verebilirsiniz. Şimdi saçma görünüyor ama(!) Efendim, hatta Albert Camus’un da “Sisifus Efsanesi”nde ‘Kirilov neden intihar etmek zorundaydı?’ diye bir bölüm vardır. Yani, bazen insanlar hayatın “anlamsız” olduğunu düşünüp böyle intihara karar verebiliyorlar. Tolstoy da bu bunalımı yaşamış, Anna Karenina’yı yazdığı çağlarda. Ondan sonra da diyor ki: “Bakın mujiklerin hayatına, Rus sosyetesinin hayatına değil, çalışan halkın, bu köylülerin hayatına bakın, bunlar sadece inançları sayesinde yaşıyorlar ve ben sadece inandığım zaman gerçek bir hayat yaşadığımı hissediyorum” diyor.

Öbürü rüya gibi… Şu anda yaşadığımız hayat bir çeşit rüya gibi… İnanmadığın sürece böyle gelip geçici zaten. Her an peş peşe akıp gidiyor, hiç birine tesahub edemiyorsun. Hiçbirine tasarruf da edemiyorsun, tıpkı rüyadaki gibi başına ne gelirse katlanmak zorundasın. Böyle akışkan geçici bir şey bizim hayat. Tamam rüyalarımıza göre daha istikrarlı, ama o rüyaların da çeşitleri vardır: ‘lucid dreams’ den bilmem neye kadar, o da ayrı bir bahis… Yani, hayatımızı rüyaya veya inançlı, iradeli, esaslı bir hayatı, Tolstoy’un arzu ettiği gibi inançlı gerçek bir hayata benzetmek de mümkün. “Sadece inandığım zaman, Tanrı’ya inandığım zaman yaşadığımı hissediyorum” derken kastettiği o.

Bakın Tolstoy Kazan’da okurken, bunun abileri de talebe tabi, gitmişler teyzelerine sığınmışlar Kazan’a, şimdi bir profesör diyor ki: “Dimitri hem okumayı istiyor, hem öğrenme azmi ve arzusu var; hem de yapabiliyor. (Yahut Nikolay işte ikisinden biri, isimleri karıştırmış olabilirim) Nikolay ise isterse yapabilir, ama arzu duymuyor, öğrenmek istemiyor. Valla, Tolstoy’da ne öğrenme arzusu var, ne de yapabilme kâbiliyeti. İstese de öğrenemez zaten.” Şimdi, bir profesörün bu kadar yanıldığı da herhalde tarihte pek vâki olmamıştır. Çünki bu kardeşleri, sadece Tolstoy’un kardeşi olarak, onun biyografisi vesilesi ile hatırlanıyor. Tolstoy ise, bütün ömrü boyunca inanılmaz bir azimle, o 50 yaşından 82 yaşındaki ölümüne kadar, koskoca Rus Çarlığı ile, Rus halkı ile, Rus kilisesi ile ölümüne mücadele etmiş; hiçbir sözü esirgememiş, devamlı yazmış, çizmiş, tenkid etmiş, tek başına koskoca Rus kültürünü, geleneğini, çarlığını, kilisesini karşısına almış bir adam. İnanılmaz bir azim var yani adamda. Sonra muhteşem eserler var yani ortada; Harp ve Sulh gibi, Anna Karenina gibi, Diriliş gibi, bilmem efendim İvan İlyiç’in Ölümü gibi, Kroyçer Sonat gibi, bir sürü hadsiz hudutsuz. Lenin bastırdı bunları, Tolstoy’un ölümünden sonra hayranlarından biri de Lenin’dir fikirleri benzemediği halde. Tolstoy’un müritlerinden Çertkov 90 ciltlik bir edisyonunu yaptı; yani 90 cilt yazmış adam. Üstelik her satırı başka her yazardan daha üstün olmak üzere. Benim kanaatimce benzeri olan bir yazar değil yani tarihte. Öbürleri hepsi ikinci sınıf kalıyor kıyasladığınız zaman, Dostoyevski bile ikinci sınıf kalıyor. Balzac bile ikinci sınıf kalıyor, Flaubert bile ikinci sınıf kalıyor. Neyse, o tarafını da sanatkarlar, edebiyat tarihçileri tartışsın, bizi ilgilendirmiyor.

Tabi sanat da önemli bir şey; insanlığın hayatında sanat ve din, ilimden ve felsefeden daha fazla müessirdir. Toplum hayatında da öyledir dikkat ederseniz. Hala da öyledir, dünyanın her tarafında da öyledir, eskiden de öyleydi. O da önemli bir şey , çünki ilmin ve felsefenin ulaşamadığı yerlere sanatkar sezgisiyle ulaşabiliyor. Şimdi Tolstoy bir filozof değildi, ama tarih felsefesi yaptı: Harp ve Sulh’ta, o son 45 sayfada, “Tarih Felsefesi” kısmıyla: şimdi adamı tarihteki 15-20 tane tarih filozofu arasında zikreder olduk. Geriye kalanı amatör, onlar sayılmaz. Ee şimdi bunu neyle yapıyor? İşte o sanatkar sezgisiyle yapıyor; insanlık anlayışı, görüşü, anlayışının yüksekliğiyle yapıyor.

Herneyse, bu adamın olgunluk hayatında da böyle bir “ölüm kâbusu” var ve şunu söyler: “Düşünmesini öğrenen insanın ilk öğrendiği şey ölümdür. İlk düşündüğü şey ölümdür. Bilhassa da kendi ölümüdür.” Maksim Gorki, Tolstoy’un bu ölüm takıntısını ‘Tolstoy’dan Anılar’ kitabında, küçük bir kitaptır, öyle çok sevimli bir kitaptır, çok güzel anılar var; Çehov’dan, Gorki’den, bunların Kırım’daki arkadaşlıklarından, beraber Tolstoy ile yaşadıklarından bahsediyor: orada anlatmıştır… Çok güzel anlatmıştır Tolstoy’un “ölüm takıntısı”nı, “oradan okuyun!” diyeyim ben, sözü özetlemek bakımından, yani her sözü de ben anlatamam, eksik olur zaten. Efendim, Tolstoy’dan Anılar kitabına bakmak lazım Maksim Gorki’nin, o, “ Tolstoy’un ölüm takıntısı” için.

Şimdi bu adam, “Bir insan diyor önce, düşünmeyi öğrenince, ilk önce ölümü düşünür, bilhassa da kendi ölümünü.” Ondan sonra tabii, ilahiyat şeyleri başlıyor. Ölümden sonra ne var, bir şey var mı? Ölümden sonra hayat var mı dinlerin iddia ettiği gibi?” Mesela Müslümanlık öyle iddia eder. Yahudilik pek böyle iddia etmez, diğer dinlerde de pek fazla yoktur. Bilhassa Müslümanlıkta çok fazla vurgulanır ölümden sonraki hayat, cennet cehennem. Hristiyanlıkta da sönük bir izi vardır ve sonradan icad olmadır. Ama Müslümanlıkta aşırı derecede vurgulanmıştır. Tolstoy da Müslümanlardan fazla etkilenmiş bir adam maalesef. Yani Arapça, Farsça biliyor, Türkçe biliyor, onlarla çok arkadaşlık etmiş, çok benziyor fikirleri Müslümanlarınkine, her zaman onları tutuyor filan, Rusları kötülüyor, onları övüyor filan. Hiçbir zaman da Müslüman olmadı. Öyle rivayetler de çıktı; “Tolstoy Müslüman mıydı?” diye. Olamazdı… Müslümanlıkta cihad var kardeşim. Tolstoy pasifist bir anarşist kendi dini itikadına göre.

Ben demin lafı karıştırdım bak, her söz eksik kalır diyordum ya. Şimdi tam bunu söylerken aklıma geldi, Fransa’ya gitmiş Victor Hugo ile görüşmüş filan, ölüm takıntısı diyorduk, orada bir şey daha var. Bir adamın giyotin ile idam edildiğini görüyor Paris’te. Giyotin bir adamın kellesini koparıveriyor. “Hiçbir devletin ve hiçbir cemiyetin bir insana böyle bir ceza uygulama hakkı olamaz” kardeşim diyor. “Ben bunu kabul etmem. Buna benim kalbim karşı çıkar” diyor ve o yüzden de bilhassa şiddet uygulamama yönünde, yani pasifist bir anarşist, eğer anarşist tabirini kullanmak caizse, kendisine hiçbir zaman ben anarşistim dememiştir, ama mesela Bakunin öyle yazdı, “Tolstoy bu lafı kullanmadı ama anarşistti” diye… Bir sürü de anarşist arkadaşı vardı, neyse. Mülkiyeti kabul etmez. Şiddet kullanmayı, hiçbir şekilde, savaş dahil kabul etmez. E şimdi, ama Müslümanlık cihad dini: barış dini deriz ama cihadı da var onun… Bak, İŞİD örneğinde temayüz ettiği üzere, başka örneklerde temayüz ettiği üzere, yani bunu da unutmayalım. Şimdi tabi ki “İsa’nın Dağdaki Sermonu”ndan ilham alarak, böyle şiddet aleyhtarı bir değişik yorum getiren Tolstoy’un, her ne kadar Müslümanlığı Hristiyanlıktan çok daha üstün bulsa bile, işin içinde bu cihad ve savaş şehveti bulunduğu için, Müslüman olması da mümkün değildi.

Araplar bizden daha iyi tanırlar Tolstoy’u. Ben Mısır’da bir Arapça Tolstoy biyografisi almıştım, orada Muhammed Abduh’un ve başkalarının yazdığı upuzun kasideler gördüm, yani hala duruyor evde kitap, destan gibi kasideler düzmüşler Tolstoy’a; şöyle büyük adam, böyle büyük adam… Tamam, Müslümanlar da sever, herkes de sever de, adam Müslüman değil yani, öyle bir rivayet de çıktı Tolstoy Müslüman mıydı diye. Fikirlerinin Müslümanlığa çok benzediği doğrudur, ama benzemeyen yönü de var işte dediğim gibi. Çünkü cihad var Müslümanlıkta, savaşa cevâz veren bir din, Müslümanlık. Mecbur kalınca savaşacaksın. Tabii, bu (Tolstoy) hiçbir şekilde savaşı kabul etmez. Hatta aynı şekilde, askerlik mecburiyetini reddeden Dukhobor kavmini, Kafkasya’daki 10.000 kişiyi Kanada’ya gemilerle göndermişti Tolstoy.O zamanlar vize yok tabi, pasaport yok, kavimler cemiyetinden önce, herkes istediği yere gidebiliyor. Herkes istediği yere gidebiliyor. Dünya, daha sade bir dünya. 10.000 Dukhobor’u gemileri kiralayıp buradan Kafkasya’dan, Batum limanından, efendim Kanada’ya kadar gönderebiliyor adam.

Hatta benim hatırladığım bir detayı söyleyeyim. Oğlu Sergey’in de vardır ‘Babam Tolstoy’ diye bir kitabı, orada anlatır işte. Londra’da gemilerin bu Dukhoborları Kanada’ya taşıyan gemilerin ikmalini yaparken, orada işte mola veriyorlar Londra limanında… O esnada Tolstoy’un oğlu bir takım görüşmeler yapıyorlar, gemiler gitti, fiyatlar filan… Tolstoy’un oğluna orada o işte gemilerin kiralanmasında, bilmem efendim adamların taşınmasında filan yardımcı olan tip de kim olsa beğenirsiniz: Meşhur anarşist Bakunin! .. Hatta, Tolstoy’un oğluna demiş ki, “Kusura bakma bütün polis peşimde olduğu için, artık seni tren istasyonuna kadar geçiremeyeceğim, buradan yolculuyorum seni” filan diye. Yani yolcu ederken, Londra’dan ayrılırken Tolstoy’un oğlu Sergey’e öyle diyor, “Şimdi polis peşimde, senin de başın belaya girer, ben burada veda edeyim”… Ama gizlice yardım ediyor, o ayrı…

Bu işin çok detayı var; tabi çok da konuşulabilir, lakin ben şöyle diyeyim: Tolstoy’un gençlik zamanındaki bu “insanlığın mutluluğuna dair” tasavvurları, bu “eğitim” gayretkeşliği, ki bizim gençlerde görünüyor böyle şeyler, efendim, o Proudhon’dan, Victor Hugo’dan etkilenerek mektepler açması bilmem ne, bunun tatbikatı. Hatta size daha enteresan bir şey daha nakledeyim, eğitim demişken. Çar demiş ki, “Kardeşim bu adam çok konuşuyor”, etkili de yazıyor adam tabii, o pedagoji dergisinde: “Sizin mektepleriniz yanlış, eğitim sisteminiz yanlış, hatta zararlı, şöyledir böyledir, eğitim benim dediğim gibi olmalı.” “ İyi, bir imtihan edelim demişler. Tolstoy’un talebeleriyle resmî müfredat talebelerini imtihan etmişler, ortaokul talebelerini filan. Tolstoy’un talebeleri, tarihte ve gramerde başarısız olmuş. Ondan sonra üstad demiş ki, “ İyi de “ demiş, “yani tarih ve grameri ortaokulda okutmak zaten aptallıktır, benim aptallığım, tarih ve gramer okutulur mu ortaokulda? Zaten saçma. Tarih dediğin şey, 35 yaşından sonra başlarsın tetkik etmeye, ondan evvel ne anlayacak çocuk? Hiçbir tecrübesi yok insanlık hakkında, hiçbir şeyden anlamıyor, cahil bir adam tarih okuyup da tarih mi anlayacak sanki?”

Öyle herkes de tarihle uğraşamaz kardeşim. Hatta tarihçilerin de %99’u tarih konusunda cahildirler. Dünya tarihçilerini kastediyorum sadece, Türkiye değil; yani öyle insanların zannettiği kadar kolay bir iş de değildir. Ben bundan evvelki Sosyal Psikiyatri Kongresi’nde Collingwood’un bir lafını naklettim. Collingwood işte İngilizlerin meşhur tarih filozofu, der ki, “Tarih şuuru o kadar zor bir şeydir ki, o bütün sanat, din, ilim, felsefe, insanlık hepsini derece derece geçtikten sonra , Avrupa ancak 18. asrın ikinci yarısında tarih şuuruna erişebilmiştir.” Ve tarih şuuru dediğimiz şey, Türkiye’nin ve İslam dünyasının henüz semtine uğramadı. Öyle herkesin onu konuştuğuna bakmayın siz. Bir şey çok konuşuluyorsa onun sahte olduğundan da şüphe etmek lazım zaten. Evet, tarih de, Türklerin zannettiği kadar basit değil, hatta dünya milletlerinin tarihçilerinin zannettiği kadar basit bir iş değil. Onu da biraz anlamak için Tolstoy’u iyi anlamak lazım. Mesela o Isaiah Berlin’in yaptığı şerhi Mete Tuncay tercüme etti bir kere. Adı da “Kirpi ve Tilki” zannederim. Orijinalinin adı öyledir. Bir kere tarihçiler için, sosyal hayatla ilgilenen, insanlıkla ilgilenenler için onu okumak şarttır.

Şimdi Tolstoy’un bu “din şuuru” bakımından ehemmiyetini biraz tebarüz ettirmek isterim, ama o da zor bir iş. Mesela Amerikalı filozoflardan biri, “Tolstoy’dan Camus’ya Kadar Din” diye bir kitap yazmıştır (Religion from Tolstoy to Camus): orada kitabın üçte biri zaten Tolstoy’a tahsis edilmiş. Gayet güzel anlatır detaylarıyla…İngilizce bilen arkadaşlar oradan okuyabilirler, ‘Religion from Tolstoy to Camus’ diye, orada zaten ne kadar ehemmiyetli olduğu anlatılmış. şimdi ben onun teferruatı üzerinde durmayacağım. Sözlerimi de biraz uzattım ve sıkıcı konuştum farkındayım; o yüzden şöyle bağlamaya çalışayım: Bu din şuuru da Tolstoy olmadan olmaz ve insanlığın dini kavrayışında tarihteki bir çok istisnai insan gibi merhalelerden biri de Tolstoy’dur. Yani nasıl Krishnamurti’yi, veya ne bileyim efendim Vivekananda’yı veya başka bir takım adamları, çağdaşları, önemsiyoruz, bilmem Kierkegaard’ı bilmem şunu… Onun gibi, insanlığın din anlayışındaki merhalelerinden biridir. O yüzden dindar insanların ayrıca ehemmiyetle incelemesi gerekir, bilhassa ilahiyatçıların. Ama oralarda da değiller, benim gördüğüm kadarıyla, çünkü gerçek ilahiyatçı da yok zaten, neyse.

Bu adam 82 yaşında öldü, 1910’da. 1828’de doğdu. Kendisinden, doğumundan 3 yıl önce, Aralıkçılar İsyanı olmuştu, Çar’a suikast. Aslında Aralıkçılar’ı yazmak istiyordu Tolstoy, Harp ve Sulh bunun mukaddimesiydi. Hatta Deli Petro’dan başlamak istemişti de, tabi çok akıllı bir adam, öyle

Tarihçilere veya öteki külüstür romancılara benzer bir adam değil, burada Tolstoy çapında bir dehadan bahsediyoruz; şöyle bir düşünmüş: “Yahu Deli Petro devri 100 sene 150 sene önce, o zamanın kıyafeti değişik, adetleri değişik, konuşması değişik, ben bunu nasıl tasavvur edeceğim de nasıl yazacağım. Bu yazılamaz kardeşim” yani. Dolayısıyla kendi devrine yakın, hadisenin şahitlerinin hayatta olduğu Napolyon seferinden başlıyor. Yani, düşünün ki sayısız tarih romanı yazan insan var ve bunlar Tolstoy’un başaramadığını, Tolstoy çapında bir kabiliyetin başaramadığını başarabildiklerini vehmediyorlar. Adam 100 sene geriye gitmiyor, Deli Petro devrine, 150 sene öncesine gitmiyor “Bu mümkün değil” diye…Napolyon’dan başlıyor tarihi roman olarak değil mi Harp ve Sulh’a. Öyle de bir problemi vardır tarihçiliğin ve tarihî romanın, onu da laf arasında söylemiş olayım. Bazıları aşırı saf olabiliyor, insanlık da kendi zannettiği kadar uyanık ve zeki değil. Çok zeki zannettiğimiz, uyanık zannettiğimiz adamlarda böyle aşırı naiflikler var. Hiçbir şeyden de ibret almıyorlar yani. Onu da söylemiş olayım.

Şimdi bu 1910’da olduğuna göre kardeşim, demek ki 20. yüzyılında başlarında öldüğüne göre, artık 20. yüzyılın bir tarih filozofu sayabiliriz bunu. Yani 20. yüzyılda kimler var? İngilizler’den Collingwood var, Toynbee var. Haydi ben, Isaiah Berlin’i de sayıyorum. Ondan sonra, İtalyanlardan Croce var, Almanlardan Albert Schweitzer var, Spengler var, Max Weber var. E Türklerden de Şahin Uçar var, vesselam şud temam deyip bağlayalım bari… Ne diyelim yani. Şimdi başka da yok 20. yüzyılda bildiğim kadarıyla. Haa, Sorokin vardır. Ruslardan da Sorokin, Berdyaev ve Tolstoy var işte arkadaşlar. Üç tarih filozofu Rusların 20. yüzyılda duyulmuş, üç tarih filozofu bunlardır. Berdyaev, Dostoyevski’cidir ve hatta Türkçe’de Dostoyevski diye bir biyografisi de vardır. Tolstoy’un zaten kendisi tarih filozofu. Sorokin de Amerikalı bir sosyolog ama, işte ben tarih filozofuyum diyor. ‘Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri’ diye, hoş bir kitabı vardır. Orada 6 tane tarih filozofunu kendisiyle karşılaştırır.

Şimdi bu tarih felsefesi tabii; her şeye şümûlü vardır: İlim ve bütün şuebatı (şubeleri), sanat ve bütün şubeleri, felsefe ve bütün şubeleri, aklınıza ne gelirse; çünkü tarihte her şey, ne olmuşsa her şey, insanla ilgilidir, e tabiatıyla o zaman tarih felsefesi çerçevesine de girer. O zaman da imkansız bir disipline dönüşüyor tabii, zaten “disiplin” olmaktan çıkıyor. Öyle bir tarafı da var. Bazıları felsefeden hareketle tarih felsefesi yapar, bizim Hegel gibi, Kant gibi, filozoftur aslında, “tarih felsefesi” yapmıştır. Bazıları tarihçidir de, diyelim Toynbee gibi, Collingwood arkeolog idi, neyse işte tarihçi, efendim, “tarihin felsefesini” yapmıştır. Böyle Tolstoy gibi sanattan hareketle tarih felsefesi yapan adamlar da var. Hatta Dostoyevski’nin bu minval üzere yazdıklarına dair bir takım İngilizce makaleleri yazmış ve neşretmiştim; kitaplarımda vardır, ‘Dostoyevski ve Büyük Engizisyoncu’ diye bir fasıl, 3-4 tercüme. Yani, bazen de durduğumuz nokta (stand-point) perspektifinizi; perspektifiniz oryantasyonunuzu; oryantasyonunuz gelecek vizyonunuzu tayin edebilir. Adam sanat dünyasında duruyor: Adamın işi sanat. Roman yazarıyım ben, diyor kardeşim, ama felsefe de yapıyor. Eğitim felsefesi de yapıyor, siyasi teorisyenlik de yapıyor. İlahiyat da yapıyor: şimdi Tolstoy örneğinde veya Dostoyevski örneğindeki gibi. O, sanattan, sanatın usul ve tabiatına uygun tarzda çıkarımlarla giden bir adam. Öbürü felsefe yaparak, kavramlarla problemi çözeceğini sanıyor, işte bu kavram şöyledir, bu kavramdan şu çıkar, öbürünün semantik temeli şudur filan. Beriki ilimden gidiyor, her neyse, veya tarihten gidiyor. Yani hadisata farklı perspektiflerden bakmak mümkündür elbette. Ve her seferinde de bir kaleidoskop gibi manzaranın değiştiği müşahade edilebilir, çünkü perspektif değiştirecektir. Durduğunuz nokta, kendi şahsiyetiniz, bakış açınızı da, düşüncelerinizi de, ve hatta kimliğinizi de tayin eder.

Bu sadece cemiyet nedeniyle de değil. Bir kere tabiattan başlıyor, genetikten başlıyor, biyolojik yapınızdan başlıyor, karakterinizden başlıyor, ondan sonra, nature (tabiat) arkasından nurture, yani yetişme tarzı. Tabii ki eskiden Rusya’da aristokratlar vardı, Aristokratların evlerinde de mürebbiyeler vardı. Bir sürü lisan öğretiyorlardı çocuklara daha küçücükken. E işte Tolstoy’un ‘Çocukluk’ kitabında anlattığı gibi Almanca hocası, yok Fransızca mürebbiyesi, İngilizce mürebbiyesi… Biz de çocukları alıyoruz, böyle üniversiteyi bitirtinceye kadar bir 20 sene meşgul ediyoruz, sadece bazı lafları ezbere tekrarlamayı ve emirlere itaat etmeyi öğretiyoruz, başka da ciddi bir şey öğretmiyoruz yani. Aslında aristokrasinin öğretim tarzı çok daha idealdir gibi görünüyor bana. Eflatun’unkine hadi gitmeyelim. Neyse, Tolstoy’un eğitim fikirlerini de, dini fikirlerini de, siyasi fikirlerini de zaten sanatı ve romanlarını bolca satılan bir adam, okunan bir adam ve dünyanın her yerinde onu görenler görmüştür. Bunların hepsini tanımak mümkün, çok meşhur bir adam. Hâlâ da aşırı derecede meşhur.

Bir diğer yönünden bahsedeyim ben size, Tolstoy yalnız iki tane –iki tane demeyeyim hadi, benim Janus şiirine benzesin diye iki tane diyecektim, böyle Janus gibi iki yüzlü—bir yanı mistik dindar; ilahiyatçı, efendim dünyanın ve insanlığın hayatını tanzim etmek isteyen adam, aşırı derecede de mantıkçı, çok rasyonalist bir adam, aydınlanma çağından çok etkilendiği için. Nitekim aydınlanma çağının Tolstoy üzerindeki etkilerini de anlatır Isaiah Berlin. Bir yanı da sanatkar: yani emosyonel, hayatı olduğu gibi, gerçekte olduğu gibi, bütün zenginliğiyle ta’rif edebilen, tasvîr edebilen müstesna bir sanatkar. O önemlidir arkadaşlar, çünkü insan kalbi de insan beyni kadar önemli. Yani burada tabi teşbih yapıyorum kalp derken, kalp de beyine aittir de neyse) İnsanın bu sanat yoluyla, içe bakış yoluyla tasavvur ettiği ve tasvir ettiği dünya, aslında rasyonel dünyasından daha önde olmuştur bütün tarih boyunca, halen de öyledir, hem de daha önemlidir.

Şimdi “İnsan kalbinin haritası da sonsuzdur” diye bir film vardı hatta bir tarihte, güzel de bir filmdir, İnsan Kalbinin Haritası sonsuzdur, o filmin başında dediği gibi. Kainatın kendisi Allah’ın okumamız gereken bir kitabı. İlimle yapıyoruz bunu. Felsefe, zaten kavramlarla ilgili, semantikle ilgili bir şey. Mukaddes kitaplar da var, hatta onları böyle Tolstoy gibi, oturup İncil’i yeniden yazmaya kalkan adamlar da var. Var oğlu var; ama bir de insan kalbi var. Yunus Emre demiş ya, 4 kitabın manisi bellidir bir elifte, Allah’ın 4 kitabı var. Vallahi, ben diyorum ki, yani mukaddes kitaplardan ibaret değil, kainat kitabı da bu mukaddes kitaplardan biri, e işte onun da yolu, incelemenin yolu, ilimdir, maddi dünya. Bir de insan kalbi var, onu da sanatla keşfedersiniz.. Şimdi o yüzden Tolstoy’un söylediklerini de yabana atmayalım, her ne kadar filozof gibi kavram tartışmaları yapmasa da, estetik üzerine de eserleri vardır; mesela ‘Sanat Nedir’ diye. Başka bir sürü eseri var tabii; bir filozof gibi tartışmaz meseleleri ama bir sanatkârın, hem de sanatkar adına en fazla layık olan sanatkarın dehâsıyla ve sezgisiyle, o sanatın bakış açısıyla, insan kalbinden verdiği hükümler önemli. O yüzden de belki daha etkili oluyor.

Aslında, belki fikri bakımdan savunulamayacak tezatları çoktur. Çok tezatlarla dolu bir adam, bak bir yanı böyle rasyonalist, bir yanı mistik, bir yanı bilmem ne, kendi içinde çok fazla kompleks, insanlığın bütün tezatlarını ihtiva eden bir adam… Janus gibi böyle iki yüzlü, hangi Tolstoy’dan bahsediyoruz? Şimdi o “Harp ve Sulh”un, “Anna Karenina”nın, “Kroyçer Sonat”ın, “İvan İlyiç’in Ölümü”nün, benzeri eserlerin, “Halk için Hikayeler”in yazan Tolstoy’u mu, yoksa kafasını bu dini reformla, siyasi reformla bozmuş anarşizmle bozmuş Tostoy’u mu? İşte mülkiyet reformu, “Georgism” derler, Henry George diye bir Amerikalı zengin vardı, iktisatçı, onu iktisatçılar da pek bilmezler, Henry George’un (Tolstoy’dan biraz önce ve aşağı yukarı çağdaş) yazdıklarından hareketle, hatta onun anarşist bir yorumuyla, efendim, mülkiyet meselelerini tartışır mesela, ömrünün son zamanlarında. Epey de etkisi de olmuştur gidişat üzerinde. Hatta Marksistler üzerinde bile… Plehanov mesela, ‘Tolstoy’ kitabında diyor ki, “Yahu bu Tolstoy öldü, bütün herkes, bizim Marksistler, başladılar; “Marksizmi, Tolstoyizm ile tashih edelim işte Marksizm’i biraz yumuşatalım. Bak Tolstoy daha doğru söylüyor, orada benzer şeyler söylüyor; ama bak işte şurası da şöyle falan… kardeşim ne alakası var? taban tabana zıt bunlar” filan diye, öyle Marksizm’i savunacağım diye, epeyce de bir dedikodu tarzında bir tenkid yazmış Tolstoy hakkında, bir biyografi… Şimdi böyle bir etkisi de var, halen de süren bir etki.

Velhasılı kelam, Tolstoy’un rüyaları, her ne kadar çoktan unutulmuş olsa da Babil kralının rüyaları gibi… Ben “Babil Kralı Nebukadnazar’ın Unutulmuş Rüyalarına Çağdaş Yorumlar” makalesini niye yazdım? Tarihi, insanlığın gördüğü ve ne gördüğünü unuttuğu bir rü’yaya benzetmek için—hepimiz bir sürü rüya görüyoruz, mesela ben bu gece hangi rüyaları gördüm? Hepsini unuttum vallahi… bazen hatırlıyoruz bazen hatırlamıyoruz rüyalarımızı, biliyorsunuz—gördüğümüz ve unuttuğumuz rüyalara benziyor tarih, tıpkı “Nebukadnazar’ın gördüğü ve unuttuğu rüyalar” gibi demek İçin, zaten o rüya tabirini yazmıştım. Efendim, neydi o, “Hazar Hanı Bulan Hanın Rüyası”nı da… Vallahi insanlık zaten oldum olası sapıktır, niyetleri iyi olsa bile amelleri kötüdür, Tanrı da bu niyetleri kabul etse bile, bu yapılan işleri kabul etmez kardeşim; iyi niyetli olabilirsiniz ama, durmadan halt ediyorsunuz, hadsiz hudutsuz kan döküyorsunuz, hadsiz hudutsuz zulüm var dünyada” demek için, Hazar Hanı’nın rüyasını tabir etmiştim.

Tolstoy’un rüyasına gelince: kardeşim, tamam anladık, Nasreddin Hoca’nın gözü açılmadık sığırcık yavrusu gibi, patlıcan gibi bir milletiz, ama biraz da dünyaya gözünüzü kulağınızı açın yani, bu Türkçe ile olmuyor. Şu Tolstoy zannettiğinizden farklı bir adam. Biraz inceleyin kardeşim. Hakkında biraz okursanız istifade edersiniz. Hangi meslekten olursanız olun. İlahiyatçılara söyleyecek sözü var, siyasetçilere söyleyecek sözü var, tarihçilere var, eğitimcilere var, demek için… böyle tamamlayalım ve bağlayalım. Sual varsa, suallere intizar ediyorum arkadaşlar.

-Teşekkür ediyoruz çok çok.

-Eyvallah.

Scroll to Top