Röportaj / Hakikate talip bir yolcuya dönüşmek: Prof. Dr. Şahin Uçar

Karabatak Dergisi olarak 3. sayımızda Prof. Dr. Şahin uçar ile röportaj yaptık. Sanal ortamda sorularımızı yazılı gönderdik, cevapları yazılı aldık. Tarih felsefesi alanında Türkiye’deki en yetkin kişi olarak kabul edilen Şahin Uçar, aynı zamanda bir şair ve sanatın pek çok alanında eser vermiş bir şahsiyet. Yazarın fikir hayatının en netameli meselelerine odaklanan eserleri, külliyat halinde Şûle Yayınevi tarafından yayınlanmaktadır. http://www.karabatakdergisi.com/roportaj/hakkate-talp-br-yolcuya-donusmek-prof-dr-sahn . Röportaj / HAKİKATE TALİP BİR YOLCUYA DÖNÜŞMEK, PROF. DR. ŞAHİN UÇAR   27.11.2014 Mehmet Akif Tunç 0 Yorum HAKİKATE TALİP BİR YOLCUYA DÖNÜŞMEK, PROF. DR. ŞAHİN UÇAR Fotoğraflar: Fatih Korgan   Karabatak Dergisi olarak 3. sayımızda Prof. Dr. Şahin uçar ile röportaj yaptık. Sanal ortamda sorularımızı yazılı gönderdik, cevapları yazılı aldık. Tarih felsefesi alanında Türkiye’deki en yetkin kişi olarak kabul edilen Şahin Uçar, aynı zamanda bir şair ve sanatın pek çok alanında eser vermiş bir şahsiyet. Yazarın fikir hayatının en netameli meselelerine odaklanan eserleri, külliyat halinde Şûle Yayınevi tarafından yayınlanmaktadır.   Divan Edebiyatı Sempozyumunda yaptığınız “Mazmun ve Dil Felsefesi” adlı konuşmada; “Düşünmenin, hatta filozoflar için bile, neredeyse imkansız sayılacak kadar zor olduğunu semantik temellerine gönderme yaparak söyleyebilirim” diyorsunuz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?   Varlığın anlamı kitabımda (s.58), “şüphesiz her sözün bir ma’nâsı ve mazmunu olması gerekir ve semantik […]

Continue reading

İnsan, Varlık ve Zaman

   İnsan, Varlık ve Zaman… 2000 yılında Ankaradaki felsefe kongresinde sunulan tebliğ metni… ve İSAM sitesindeki  arama  linkinden erişilebilen pdf metni…   Prof. Dr. Şahin Uçar   Varlık bahsine epigraf olarak Kur’an’dan bir âyet hatırlıyorum; “Bismillah ir- Rahman ir-Rahim. Ve lillâhi’l-maşrıku ve’l-mağrib. Fe’eynemâ tuvellû fe-semme vechullah” : “Doğu da batı da  Allah’ındır.Hangi yöne dönersen dön, derhal Allah’ın yüzü ile karşılaşırsın” (el-Bakara 2/115). “On Emir”in 1.Emri: “Senin Rabbin olan Hakk benim, seni Mısır’dan, kölelik evinden çıkaran Rabbin. Benim önümde başka Tanrılara tapmayacaksın” (Çıkış 19/2-23).   Benlik Meselesi İnsan ve benliği meselesi bana  Thomas Aquinas tarafından kullanılan Latince bir özdeyişi hatırlatıyor; “ego sum qui sum”: yani, ben “ben olan”ım, ben benim, ben ne isem oyum.”  Derler ki Tanrı, Tûr-i Sînâ’da konuştuğu zaman Mûsâ’ya, “ben ben olanım, yani hakikat benim” demiş. Senin Tanrın yalnızca benim; ya’ni “ki ben hakkım hakikat cümle benim.” Bu söz, zihnimde Hallâc-ı Mansûr’un söylediği, “to say the unsayable/ söylenemezi  söylemek” makamındaki “Enel-Hakk/hakikat benim” deyişi ve sûfilerin, “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu/nefsini bilen rabbini bilir” sözü gibi tedailer uyandırıyor.  Bu sebeple,  sözlerime epigraf olarak İlâhî Benliğin bütün varlığı istila ettiğini veya bütün varlığın ondan ibaret olduğunu gösteren bir  Kur’an âyetini ve “On Emir”den de, Yahova’nın Mûsâ’ya “başkalarına tapmayacaksın, senin (Hakk […]

Continue reading

Şâhid-i Mazmûn Menem Dîger Nîst…

  Varlığın Anlamı, 3.baskı için Mukaddime: Bismillâhi ve’l-hamdü lillâhi alâ külli hâl.  Ve’s-salât ü ve’s-selâm alâ Muhammedin il-mübeşşer fî’l- İncîl. Ve kâne vasfihi Faraklit… Allah adıyla ve içinde bulunduğumuz her hâle hamdolsun. Ve Salât ü Selâm Muhammed’e ki İncîl’de müjdelenmiştir.  Ve vasfı da “Faraklit” (Paraclitus) idi.. Faraklit, “sığınacak bir liman”, bir “rahatlatıcı kişi” ma’nâsına da gelirmiş; hattâ derler ki  bu kelâmın “mazmûn”u, “Ahmed”  ismini de tazammûn eder… Hz. Mevlânâ’nın buyurduğu gibi, “tâ ki gerded cümle âlem râ penâh”… “tâ ki cümle âlemin sığınıp teselli bulacağı bir yer olsun”… Yunus Emre üstâdımız da buyurmuş ki: “cân neye ulaşırsa akıl ona harc olur/ gönül neyi severse dil onu şerh etse gerek.” Benim dahi, gönlüme  hâdî-i ef’al olan, ilmî faaliyetlerime yol gösteren işbu kelâm mûcibince ve Vahdet ilinden tenezzül eden rûhumuz ma’rifete meylettikçe, canımın ulaşabildiği her  menzildeki ilim ve hikmet mesâilini anlamak istedim ve gönlümün sevdiği bu bahisleri elbette şerh etmeye dahi çalıştım. Lakin  ilim ve hikmet erbâbının kadîm zamanlardan beri meşgul  olduğu ve bir türlü hall ü fasl edemediği bu meseleleri,  ancak bir dereceye kadar şerh etmeye imkân var; zira eski bir dîvân şâirinin dediği gibi “ verâ-i perdede esrâr var, zuhûr edecek”… Lâkin, bu kitapta mevzuu bahis olan  “cümle/set teorisi” ve “Deymûmet/continuum hipotezi” gibi, […]

Continue reading

Resumé

Prof. Dr. Şahin  Uçar       Birth place and date: Acıyurt, Sivas, 1949, Turkey. Education: Ph. D: “Arab Invasions to Anatolia between 640-75O A.D.” Erzurum , Turkey, 1982.(Published in Turkish: Anadolu’da İslam-Bizans Mücadelesi, İşaret yy., İstanbul,1992). M. A.: Ataturk University, Faculty of Arts and Sciences, History Department, Erzurum, Turkey, 1979. B.A : Istanbul University, Faculty of Arts and Sciences, History Department, Istanbul, Turkey, 1972. Private Education: It was a privilige of destiny that he had been privately tutored by the last Ottoman Citizens who were acknowledged artists and scholars (While he was a student at Istanbul University, 1968-72) : Karapapak / Azeri dialect of Turkish Language: İshak Uçar (his father): Karapapak Dialect of Turkish ((because he was Karapapak and şahin uçar was born in a karapapapak village; id est:  Anatolian dialect of Turkish had been his second language)  Turkish & Reading Practice, Sivas, 1956-60. Persian Language: Musa Yılmaz (his stepfather): Gülistan, written by Şeyh Sadi-i Şirazi, Sivas, 1967. Şerh-i Mesnevi, (interpretation of Mesnevi by Tahir ül-Mevlevi), Sivas, 1968. Mehmet Nuri Yılmaz: Rind ü Zahid (Fuzuli), Beng ü Bade (Fuzuli), Hafız Divanı, Erzurum, 1976. Arabic Language: Musa Göktolga: (Niece of Musa Yılmaz) , Maide from Tefsir’ul-Celâleyn (interpretation of Koran by Celaleyn), Sivas, 1967-68. Naim Gölleroğlu: Emsile, Bina, Maksud /Arabic grammar books […]

Continue reading

1. Benlik Meselesi: Ego sum qui sum

1. Benlik Meselesi: 1.1.“ego sum qui sum”( I am that I am): “Ben, Ben’im.” “Bismillah ir- Rahman ir-Rahim. Ve lillâhi’l-maşrıku ve’l-mağribu Fe’eynemâ tuvellû fe-semme vechullâh” Şark da Garb da Allah’ındır. Ve hangi yöne dönüp baksan orada, derhal  Allah’ın yüzü ile karşılaşırsın” (el-Bakara 2/115). Ben, benim” diyerek, söze bu “Benlik” kavramı ile başlıyoruz; çünkü, Benliğimiz etrafındaki dünyayı idrâk ederken, yalnızca dış dünyadan alınan bir takım ihsas ve intibaları terkip ve tasavvur etmekle iktifa etmez. Bilakis, her benlik kendi dışındaki kâinâta dahi kendi rûhunu yansıtmak ister. Hattâ denebilir ki, etrafımızdaki dünyadan aldığımız ihsas ve intibâları bile, kendi rûhî ihtiyaçlarımızın yönlendirdiği bir idrâk seçiciliği vasıtasıyla, yani, bir süzgeçten geçirerek alıyor ve kendi rûhumuzun kalıbı içinde yoğurarak yeniden tasavvur ediyoruz. “Algının seçiciliği” tabiri bilinen bir şey. Demek istiyorum ki, dünya tasavvurumuz, bir ölçüde de olsa, keyfî bir tasavvurdur: bir “kurgu”dur. Benliğimizin işbu “dış dünya kurgusu” hakkında konuşmak isteyince, buna dair bir farsça rübâî ile ilgili, çok uzun zamandan beri unuttuğum bir hâtıra birdenbire yâdıma düştü: sözlerime, benliğimizin dış dünyaya nasıl seçici bir dikkat ile baktığını gösteren bu hâtıra ile başlayacağım. Her yer karlarla kaplıydı… ‘ağızdan çıkan nefesin sakalda, bıyıkta buz tuttuğu’ günlerden biriydi…Hani derler ya, Evliyâ Çelebi Erzurum’un kışını tarif etmiş: “bir kedi damdan dama […]

Continue reading

Nosce te ipsum: kendini bil

1.2. “Ego sum qui sum”: “Ben Benim” “Nosce te ipsum”: Sen kendini bil… “Hakikati bileceksiniz ve hakikat sizi hür kılacak” Hz. îsâ “Bir zamanlar bir şehzade vardı; bebeklik çağında kendi şehrinden sürülmüş, bir ormancı tarafından büyütülmüş ve bu şartlar altında olgunluk çağına erişmiş olduğu için; kendisini birlikte yaşadığı bu barbar ırka mensup birisi zannediyordu. Bir gün babasının vezirlerinden birisi onu buldu ve ona kim olduğunu anlattı ve böylece kendi kimliği hakkındaki yanlış fikirden kurtuldu ve anladı ki, ‘kendisi aslında bir prenstir. ‘İnsan ruhu da böyledir!’ diye devam ediyor Hindu filozof, ‘İçinde bulunduğu şartlar yüzünden kendi karakterini yanlış anlar; ta ki bir mübarek üstat kendisine gerçeği açıklayıncaya kadar; o zaman kendini tanır ve anlar ki aslında bir Brahma’dır.” Walden, Henry David Thoreau, “Cognosce te ipsum”: Kendini  bil! Sokrat zamanında, Delphi’deki Apollo Mâbedinin kapısında, “Gnothi sauton”:  Kendini Bil, yazarmış (elbette bilgi,  bir naklî bilgi şeklinde de olabilir: görmemiş olsak bile, Paris’in Fransa’da olduğunu bilmemiz gibi; halbuki  eski yunanca’da naklî bilgi ve bizzat müşâhedeye/keşfe dayanan bilgi  için ayrı ayrı kelimeler varmış ve bilginin doğrudan müşâhede ve tecrübe ile elde edilen çeşidine ‘gnosis’ deniyormuş. Yani bu ifade, tasavvufdaki derûnî müşâhede mahsûlü keşf anlamında bir bilgiye tekabül ediyor). Yunus Emre’nin deyişiyle, “Her ne ki ararsan […]

Continue reading

Hattat Hâmid’in Âhı

(Zaman Gazetesi, 1996) “Kul bismillah tecid afvullah”; Şeyh Abdülkadir el-Cilâni (el-Gunye kitabında) fevkalâde bir müsecca nesirle besmeleyi şerhederken buyurdukları gibi, “bismillah de afvullahı bulasın!” Biz dahi bismillah diyoruz ki Allah Teâlâ bizi afvü mağfiret buyursun ve günahlarımızı setr eylesin inşallah. Şöyle arz edeyim ki, bihamdillah, gençlik yıllarımda resmî mekteplerdeki tahsil hayatıma ilâveten birçok değerli üstattan istifade edip feyz almak şerefine erişmiştim. Medyûn-u şükran olduğumuz gelmiş geçmiş bütün insanlara rahmet ve mağfiret dileyerek faziletler menbaı Hz. Muhammed Efendimize dahi salâtü selâm edelim ki bütün âlem-i İslâm onun sayesinde füyûzât-ı ilâhiye erişmiştir. Hazâ min fazlı Rabbi: Bu dahi Rabbimin fazlındandır. Kani ol demler ki yad-ı hayalinle şad idim? Bir zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde talebe iken İstanbul Milliyetçiler Derneği’ne devam ediyordum. Bir gâib zamanda ve gemiler geçmeyen bir ummanda hayal-i fener gibiydim! Gece veya gündüz, canımız isteyince derneğe uğrar çayımızı içer; bir zat-ı muhterem gelmişse onu dinler, yahut akranımız olan dernek mensupları ile sohbet eder veya meselâ canımız isterse, hep birlikte klasik musiki, bilhassa tasavvuf musikisi meşk ederdik. Bir ara dernek bir konser vesilesi ile iki Mevlevî âyininin notalarını bastırmıştı. Ne var ki kitap benim bir hatam yüzünden berbat olmuştu. İyi hatırlıyorum; Rahmetli Halil Can Mevlânâ’nın semâ hakkında bir gazelini bana dikte etmişti ki […]

Continue reading