Suriye hakkında ev sohbeti

Suriye ve Dünya’nın Geleceği

Şahin Uçar: Şimdi şu Suriye meselesine giriyorum arkadaşlar….

Suriye için ve Dünya için bir çözüm:

Bu Suriye meselesi şu an itibariyle tamamen çözümsüz hale geldi. Hatta ingilizce söylersem “The contemporary state of the Syrian state is a Gordion-knot right now. So that, we need an Alexander to solve this Gordion-knot with a sword. Cut the knot off . That’s it… Yani suriye meselesi bir Gordion düğümü, bir arap saçı, artık. Zaten hiç kimse bir çözüm ümid etmiyor. Ve bunu kesip atacak bir İskender kılıcı lazım. Bunu kesip atacaksın. Nasıl kesip atacaksın?

Bu Suriye o hale geldi ki, orada yüzbinlerce insan ölüyor hergün bombalar altında; hadsiz hudutsuz bir zulüm var. Ve bu zulüm de kalıcı bir zulüm. Çünkü dışarıdan müdahaleler işi kötüleştirmekten başka bir işe yaramıyor, zaten müdahale de edilemiyor. Kaldı ki oraya bir sükunet gelse bile, bir şekilde bu iç savaş sona erse bile, Suriye’deki bu çeşitli halklar, hristiyanlar, süryaniler, müslümanların çeşitli grupları, her biri çeşit çeşit fanatik, müslüman kardeşler, kaideciler, şiiler, sünniler, ve bunlar birbirlerine çok kötü halde (düşman). Eskiden devletin kanunlarının zorlayıcılığı sayesinde bir barış halinde yaşıyabiliyorlardı, zorlayıcı bir barış halinde. Şimdi artık onu da başaramazlar. Şimdi artık sakin bir yönetim bile gelse bu insanlar ebedi olarak birbirlerine düşman oldular.

Her birinin ailesinden pek çok insan karşı taraf tarafından öldürüldü, tecavüz edildi, şu oldu bu oldu. Yani Suriye’nin bir kere iç savaşı bitse bile, 50-60 sene bu insanlar arasındaki düşmanlık ve huzursuzluğun önlenmesi mümkün değil artık. İster dışarıdan müdahale, ister içeriden. Ama dışarıdan müdahalenin başka bir nev’ini tasavvur ediyorum ben. Nedir? Birleşmiş milletler bunu yapamıyor. Niye yapamıyor? Çünkü Birleşmiş Milletler hakikaten Tayyip beyin de dediği gibi orada 6 tane veto eden güç var. Onu zaten 2. Dünya savaşı sonunda galip güçler kurdular, onlar için çalışıyor sadece. Diğerleri figuran rolü oynuyor. Asıl aktörler büyük devletler ve onların istemediği şey yapılamıyor orada. Onlar da çaresiz. Büyük devletler de çaresiz. Çünkü Suriye’deki iş çözümsüz hale geldi gerçekten. Ve bunlar Birleşmiş Milletlerin yapısından dolayı, insanlığın halinden dolayı, şu andaki halimizden dolayı hiçbir çözüm üretemiyorlar. Ben diyorum ki kardeşim, insanlık için bir düşünce deneyi lazım. Suriye’de yeni bir model geliştirmek lazım.

Nedir?

Suriye’nin ahalisini alacaksın, Suriyeyi boşaltacaksın. Dağıtacaksın dünya devletlerine. Suriyenin nüfusu 20 milyon diyelim. Dünyada 200 devlet var neredeyse. Yani eşit derecede dağıtacak olsaydık, her biri yüzer bin alsaydı, Suriye nüfusu bitecekti. Yani Suriye nüfusunu tahliye etmek o kadar da zor değil, dünyanın ne kadar büyük olduğunu, kaç tane devlet olduğunu düşünürseniz. Sadece Türkiye’de bir milyon Suriyeli var bugün itibariyle, doğru mu? Her bir devlet kendi nüfusu oranında ve Suriye nüfusuna nispet ederek, onunla mütenasip olarak -aynı oranda- Suriye nüfusunu mülteci olarak kabul etse ülkesine, Suriye’deki nüfusu boşaltmak hiçbir zorluk teşkil etmiyor. Tabii çok zor da -bunun için insanların anlaşması çok zor- ama demek istediğim Suriye nüfusu dünya devletlerine nüfuslarıyla orantılı olarak paylaştırılabilir. Mesela diyelim ki Çin’in nüfusu 1.5 milyar, insanlığın beşte biri ediyor, efendim, Suriye’nin nüfusunun 5’te birini Çin alacak. Efendim, Amerika’nın nüfusu şu kadar; dünya nüfusunun yüzde şu kadarı ediyor; Suriye nüfusunun yüzde şu kadarını Amerika alacak; yüzde şu kadarını Rusya alacak; yüzde şu kadarını Arabistan alacak; her neyse, bütün devletlere nüfusları oranında külfet yükleyerek Suriye nüfusunu bölüştürmek lazım. Bunu da insanlık yapmak zorunda aslında, eğer insanlar ahlaklı olsaydılar, iyi insanlar olsaydılar gerçekten… Tabii insanların tek başlarına ellerinden gelen bir şey yok, devletler ahlaklı davranabilseydi – öyle bir şey yok. Onlar ideal dünyada olabilecek şeyler. Herkes kendine göre menfaat/ rant bilmem ne hesabı yapıyor ve kimse böyle külfetlere girmek istemiyor elbette. Fakat aslında, böyle yüz binlerce kişinin ölümüne seyirci kalması insanlığın gayri ahlaki bir şey.

Ve aslında hiçbir karşılığı olmasaydı bile, böyle bu külfeti yüklenmesi gerekirdi insanlığın ahlaki olarak. Fakat ben diyorum ki, Suriye nüfusunu alın, dağıtın insanlığa, devletlere. Ve Suriyeyi artık bu dünya devletleri müşterek olarak yönetsinler, kendileri işletsinler Suriye’yi. Şu anda Suriye devleti işletiyor ve Suriye halkına da dağıtıyor bu gelirleri. Bunun yerine dünya üstlensin bu görevi. Orada yeni bir düzen oluştursun, yeni bir sistem oluştursun müşterek olarak. Suriye’yi onlar işletsin. Suriye’nin geliri, milli ortalama geliri ne ise, diyelim 4000-5000 dolar tam rakamları bilmiyorum, burada kendi kabul ettiği suriye nüfusuna bölüştürsün. Suriyeli zenginler ile fakirler arasındaki farklar ortadan kalkacak, zenginler biraz zararlı çıkacak ama bu işte tabii, zaten esasında haketmiyorlardı böyle bir şeyi, o ayrı. Adalet de böyle gerektirir zaten. Yani, ortalama milli geliri kaçtır Suriye’nin? 5000 dolar. Her Suriye vatandaşına yılda 5000 dolarlık bir şeyi paylaştıracağız gibi. Bir kısmını da tabii bu işletme gelirleri teşkil edecektir; diyelim yüzde onunu-yirmisini, ne kadar tutacaksa artık; onu bu devletler alırlar, masraflarının karşılığı, oradaki işletmelerinin karşılığı. Kalanı da kendi bünyelerine aldıkları nüfus oranına göre ve yüzdesine göre Suriye gelirinden ortalama milli geliri paylaştırırlar.

Bu hem Suriye’liler için ideal bir çözüm olur, çünkü her biri doğru dürüst devletlerde, efendim, o ülkede yaşamak suretiyle rahat ederler, bu harpten kurtulurlar. Hem de bir kayıpları olmaz. Ülkelerinde sahip oldukları milli gelir neyse ona gene sahip olurlar. O ülkelere de bir külfet gelmez; çünkü onları besleyecek değiller -şu anda Türkiye bedavadan besliyor bir milyon Suriyeliyi- ama Suriye’den aldığı payı dağıtacak zaten. Daha fazlasını da vermesin, ona da bir itirazım yok. Ama burada, orijinal olan şu aslında: Eğer insanlar anlaşabilirse, bu devletler müşterek olarak Suriye’yi dağıtıyoruz kardeşim; bütün nüfusu, her kesi kendi temayüllerine göre, kendi telakki, ideallerine göre farklı bölgelere dağıtıyoruz; gelirlerini de işte böyle işletip -Suriye’yi artık nihayet insanlık olarak biz işleteceğiz- insanlık işletecek. İnsanlık adına kurulmuş yeni bir devlet olacak yani. Suriye’de bir dünya devleti, yeni bir dünya devleti Suriye bazında, ve bunu bütün insanlık müşterek işletecek ve de müşterek bu külfeti üstlenecek yani.

Peki, burada, önemli olan, sadece Suriye’nin barışı değil bence. Bence çok daha önemlisi insanların böyle bir anlayışta birleşebilmesi bir kere… Bir kere böyle bir şeye karar verebilmesi, diplomatik olarak böyle bir kararı alabilmesi esasen çok zor insanlığın da, yani dünya devletleri bir araya gelse (nitekim geliyorlar Birleşmiş Milletlerde müzakere ediyorlar Suriye meselesini her gün, herkes müzakere ediyor, bir çözüm üretemiyorlar) böyle ahlaki/ etik ve ciddi bir kararı alabilmeleri çok zor. Esasen bu da işin en önemsiz kısmı…Asıl orada Suriye’de hakikaten etik değerlere de, hukuki değerlere de, siyasi eşitliğe de, adalete de, hakkaniyete de riayet edebilen bir yeni dünya devleti modelini oluşturmak, onun sistemini, bünyesini oluşturmak çok zor bir şey, çünkü henüz öyle bir şey tasavvur edemiyor insanlık.

Bizim bildiğimiz kadarıyla bütün siyasi modeller son derece çürük modeller. Gerçi ben, şahsen Fisagorcu bir insan olarak, Eflatuncu bir insan olarak (Eflatun da Fisagorcu idi biliyorsunuz) Fisagor kardeşliği gibi bir “meritokratik devleti” tercih ederim ve Suriye’de de böyle olmasını arzu ederim. Ama bu çok zor bir şey; çünki Fisagorcuların, işte bu Kadim Fisagor Kardeşliği bâbında, inanç bazında oluşturulmuş bir siyasi düzenleri var. Sadece bir siyasi ve sosyal model değil, bu insanlar aynı zamanda hepsi Fisagor’a inanıyorlar; Fisagor peygamber -filozoftu biliyorsunuz. Dolayısıyla bir inanç da vaaz etmişti. Bir inanç temeli de var. Etik temelini o inanç temelinden alıyor. Gerçi çok yoğun matematik ve bilimsel düşünce ve humanist düşünce var Fisagor kardeşliğinde, o yüzden diğer dinlerdeki fanatikliğe pek benzemiyor Fisagor kardeşliği; ama, yine de esoteric ve dini temelleri olan bir sosyal organizasyon biçimi o. Sadece bir meritokratik yapı değil, aynı zamanda esoteric… yani initiation var mason tarikatlerinde ve diğer dinlerde olduğu gibi. Evvela, o dine kabul edilmen gerekiyor. O dine de her isteyen giremiyor diğer dinlerde olduğu gibi; Fisagorcular her isteyeni kabul etmiyorlar aralarına; seçkin insanları kabul ediyorlar, testlerden geçiriyorlar falan. Esasen “meritokrasi”nin yapısı öyle, seçkinler üzerine yani. Şimdi bu “meritocracy” ayrı bir bahis, zaten ben oldum olası meritocracy’yi savunurum kitaplarımda filan.

Eflatun da öyle… Toynbee, ve Daisaku İkeda da dünya meselelerini tartıştıkları “Diyaloglar” kitabında “biz meritocracy taraftarıyız” demişlerdi. Söyler bunu her iki mütefekkir de. “Demokrasi iyi bir şey değil, biz meritocracy taraftarıyız” diye. Ben tabii okuduklarımdan dolayı bu kanaatlere geldim. Eflatun’dan, işte Fisagorculardan, Toynbee’den şundan bundan.

Neyse, Şimdi biliyorsunuz, sen biliyorsun, Asimov’un (ki kendisi bir bilim kurgu yazarıdır, kendine göre bir fizikçi filan) Asimov’un bazı hayalleri vardı. “İnsanlığın önüne büyük idealler koymak lazım ki insanlık bir misyon etrafında birleşsin. Mesela uzay yarışı bunun için uygun bir hedef olabilir” diyordu konuşmalarında biliyorsun. Hatta şu örneği veriyordu hatırladığıma göre, “biz aslında bunu bir kere başardık. Amerika muhtelif devletlerden meydana geldiği zamanda kuzey güney harbi oldu işte Lincoln zamanında ve Amerikayı bir müşterek idealler etrafında, bir müşterek hukuk etrafında, bir konfederasyon olarak kurmayı başardık- bütün farklı menfaat çatışmalarına rağmen ve bir harbin sonunda da olsa”. Yani insanlık zorda kaldığı vakit böyle şeyleri başardığı bir örnek de var büyük çapta bir ülkede bile -Küçük çapta hadi neyse, Fisagor kardeşliği, eski Yunan falan ama, Amerika ölçeğinde de başarmıştık bunu. Demek ki büyük hedefler olunca başarılabiliyor. Böyle büyük hedefler koysak insanlığın önüne filan – internette de var.

Şimdi ben de öyle bir düşünce deneyi yapıyorum. Yani Suriye’de insanlığın müştereken inşa edeceği bir tecrübe ve öğrenme ‘process’i olarak: Kim bilir kaç yıl sürecek onu bilemem; ama insanlığın birlikte iş yapmayı, adalet ve hakkaniyetle iş yapmayı, eşitlikçi bir tarzda iş yapmay… Ve herhangi bir şekilde kimsenin kimseyi istismar etmediği – çağımızda olduğu gibi, diğer rejimlerde olduğu gibi (değil) – hakikaten Suriye’lilerin oradaki haklarını da gözetecek, oradaki ortalama milli geliri ne idi ise Suriye’nin normal sulh zamanında, onu Suriye’lilere geri veren, orada da ciddi, düzgün, akli, akıllıca, gayet humanist, gayet insancıl, gayet adaletli bir devlet işletme modeli… bunun bir meritokrasiye mi benzeyeceği, bir demokrasiye mi benzeyeceği önemli değil. Buna “adhocracy” de diyebiliriz. “Adhocracy” ne demek? O yönetimin o gün için icab ettiği şartlara göre kurulmuş bir yönetim modeli… Şartlar değişince değişir… Mesela bugün itibariyle Suriye’de savaş var. Öncelikli şey, Suriye halkını tahliye etmektir. Orada savaşı durdurmak, ondan sonra da bölüştürmek. Bölüştürmeyi niye tavsiye ediyorum? Hem ilelebet sürecek düşmanlıkları önlemek, hem de orada Suriye’de yeni bir siyasi tecrübeyi teorik ve pratik olarak insanlığın müşterek hareket edebilme kabiliyetini kazanması…

Bugünkü dünyaya bakın arkadaşlar: Biyolojik silahlar var, kimyasal silahlar var -işte Suriye’de ifnâ etmeye, yok etmeye çalışıyorlar- yok efendim nükleer silahlar var… çevre felaketleri var çeşit çeşit rezalet var bugünkü dünyada ve insanlık bunların hişç birine çözüm üretemiyor çünkü devletler anlaşamıyorlar

14:50

19:41

Buna rağmen pek çok pürüz, engel çıkacağından da eminim. Onu, şimdi tasavvur bile edemiyorum ama, o uygulamada çıkacaktır zaten. Onları gidermek için de gereken gayretigösterip, öğreneceklerdir. Yani burada Suriye deneyinden insanlık, birlikte, yeni bir sosyal organizasyon ve eski bilinen, şimdiye kadar uyguladığımız, tarihten öğrendiğimiz modellerden daha güzel bir model inşa etmenin tecrübesini, teorisini ve pratiğini, bir öğrenme ”process” i içinde gerçekleştirmeye çalışmış olur. Bu düşünce deneyi eğer böyle gerçek olsa, fiile, fiiliyata geçse ve Suriye’de beş-on sene uygulansa, insanlık için ve şu ana kadar tarihten öğrendiğimiz tecrübeler ışığında, yani şu ana kadarki sosyal organizasyon biçimleri, siyasi organizasyon biçimleri, şu ana kadarki, efendim, mücadele tarzları falan, hepsi burada, birer birer, doğrudan sahada, tatbik edilerek aşılmaya çalışılacağı için, pek çok, pek çok yeni şey öğreneceği ve çok daha iyi bir sistem geliştireceği açıktır insanlığın.

Bu belki ideal bir Pisagoryen-Meritokratik sistem olmayabilir, başka bir şey olabilir, tamamen başka bir şey olabilir. Yeni bir deney çünki. Ama buradan öğreneceğimiz şeyler, diğer bütün faaliyetlerimizden öğrendiğimizşeylerden daha değerli olacaktır, ondan eminim, siyasi açıdan. Binaenaleyh böyle bir şeyin, tasavvur edilmesi, ve teklif edilmesi gerekiyor.

Ben bu kanaate nereden vardığımı da söyleyeyim. Biliyorsun ben, işte bahsettim daha evvel size, otuz sene bu Jan Smuts’ın Holism and Evolution kitabını aradım. Şimdi Allah’a şükür internet var, üç-beş sene evvel de internetten indirdim, okudum. Neyse, zaten biliyordum konuyu. Bahsettim daha evvel kitaplarımda zaman zaman. Ama, şunu öğrenmiş oldum, neticede kitabı okuyunca.

Şimdi buJan Smuts, Güney Afrika’daki o Boerler Savaşı sırasında öne çıkan bir general. Oxford’da hukuk okumuş ve İngilizlerin Wikipedia ansiklopedisinde yazdığına göre de, bütün İngiliztarihinin en büyük üç adamından biri. Biri Newton, biri Darwin, biri de Jan Smuts diyorlar. Böyle Toynbee gibi, Einstein gibi çok seçkin insanlarda, bu Jan Smuts, ki bu kitabını biliyorum ben sadece. Başka pek fazla kitabı da yok. Çünkü adam general ve siyasi. İlim adamlığı da var, rektörlük falan da yapmış bir üniversitede Güney Afrika’daki falan ama, neticede Oxford mezunu, bir hukuk mezunu bir adam bu. Ama bu adam, bu adamın kitabı için, gelecek yüzyıllara kalacak en değerli eserlerden biri. Newton kadar, Darwin kadar, Einstein’ın rölativite teorisi kadar değerli bir kitap sözünü, böyle Einstein gibi, Toynbee gibi adamlar da söylüyorlar. Sadece kendi intibahlarını söylemiyorum yani,anlatabildim mi, kitabın değeri konusunda? Zaten bütün 20. y.y.’ı bu Holism (??????) dualizm münakaşası sosyal bilimlerde işgal etti, bilimsel metodolojide falan, e bizde pekfarkında değil ama insanlar, bir bilim felsefesi meselesi olarak, çağımızın en önemli tartışma konularından biri bu. Normal, alışılmış bilimsel metodoloji redüksiyonizmdir,tam zıt kutbunda da holism yer alıyor, yani önce bütünü kavramak lazım diye.

Şimdi Jan Smuts bu teorileri geliştiren bir adam ve kendisi de I.Dünya Harbi’nde savaşmış, II.DünyaHarbi’nde Kuzey Afrika’da Churcill’le birlikte savaşmış, Churcill’ e karşı da, Churcill’ le birlikte de savaşmış bir adam. Güney Afrika bağımsızlığının ilk başkanı Güney Afrika’nın bu tabii aynı zamanda, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkanı, Cumhurbaşkanı filan, olmuş bir general bu, aynı zamanda bir savaş adamı, her iki dünya harbinde de imzaları var ve bu adam buholism fikrinin tabii neticesi olarak zaten önce The League of Nations yani Birleşmiş Kavimleri kurmuştu, sonra da bu işe yaramadığı görüldüğü için tarihte, II.Dünya Harbi’ndensonraki anlaşmalarda da yine Jan Smuts’ın da, Churchill falan gibi adamların öncülüğüyle, Birleşmiş Milletler kuruldu. Toynbee anlatır, Churchill’le Jan Smuts’ın bu müzakerelerinibir yerde karşılaşmışlar o II.Dünya Harbi’nden sonra, İngiltere’de bir toplantıda, yani şimdi hatırıma gelmiyor, her neyse, Jan Smuts’ın holism fikrinin tabii neticesi zaten, dünya devletlerinin, böyle tek tek devletlerin, zararlı olduğu, binaenaleyh bunları tek bir çatı altında toplarsak belki daha başka hususiyetler ortaya çıkar filan, barış için filan, birleşmiş kavimler, yani devletler the league of nations, arkasından Birleşmiş Milletler, ne diyorlar ona United Nations benim de, şimdi Suriye için teklif ettiğim şey, işte bu holistik fikrin bir kademe daha ilerisi Suriye’de uygulanabilir. Mükemmelleştirebiliriz. Bunlar işlemedi, gördük, Birleşmiş Kavimleri zaten istemedi yerine Birleşmiş Milletleri kurduk. Şu anda da Birleşmiş Milletler işlemiyor. Saraybosnadaki savaşta işlemediğini gördük, Irakta işlemediğini gördük, efendim, Irak harbinde, efendim, şeyde işlemediğin gördük, Suriye’de gördük, Arap Baharında falan. Hep bunların böyle zaaflarıyla, bu kurumların zaaflarıyla boğuşuyoruz.

Zaten, Toynbee’de okumuştum bir yerde, diyordu ki”Allah insanı yarattı, şeytan da kurumları”. Bir şeyi bir kere kurum haline getirince, insanların istedikleri pek de olmuyor. Çünkü insanların menfaati için bir şey kuruyorsunuz, o kurum kendi bünyesini öyle dizayn ediyor ki, aradan zaman da geçince, eskiyince, insanların menfaati için kurulan o kurum, insanların menfaati için çalışmak yerine, insanların aleyhineçalışmaya başlıyor. Nitekim bunu çok geniş ve çok sert bir şekilde ifade edecek olursam şu andaki mevcut devletlerin hepsi insanların aleyhine çalışıyor, hem de kendi insanlarının. Üstelik bunamecbur oldukları için, çağdaş global kapitalizmin yağmacılığı sayesinde. Bazen de mecbur olmadıkları halde. Çünkü o yabancılaşmış bir şey. Siyasi faaliyetlerimiz yabancılaşıyor Marx’ın dediği gibi,devlet oluyor, güya devlet insanların hizmetinde olacaktı, devlet insanlara zulmetmeye başlıyor. Şu anda zaten bütün devletler öyle. Eğer biz Suriye’de insanlık olarak yeni bir sistem teorisiyle, pratiğiyle orada bir küçük çapta, Suriye çapında bir dünya modeli, bir ideal bir model inşa etme gayretinde olursak, ben eminim ki o kurumlaşmanın getireceği sayısız böyle sakarlıklar, bürokrasiler, başka bir takım minsani kusurlar, zaaflar orada da çıkacak ve gene insanların bir yere kadar menfaatlerine işliyorsa da bir yere kadar da o kurumların yabancılaşmasından dolayı biraz şeytan işi olacak o da belki. Ama işte maksat,bu kurumlaşmanın getirdiği insani menfaatlerimiz için, iyiliğimiz için, iyi niyetle meydana getirdiğimiz kurumların bu dejenarasyonunun, halihazırda şimdiye kadarki tatbikanın, en azından bir ölçüde olsun törpülenebileceğiveya daha has bir daha samimi daha insani bir modelin inşa edilebilir mi tecrübesinin yaşanacağı bir şey olduğu için, holistik anlamda da daha gelişmiş bir yeni uygulama olacağı için, biraz da holismden ilham alarak Ian Smuts’ın tabiriyle ben de, o Suriye modelini teklif ediyorum.

Çünkü holismde biliyorsunuz, bir bütün, parçalarından daha fazla bir şeydir ve önce bütünü anlamak gerekir. Şu anda iki yüz civarında devlet var, bu iki yüz civarıdevlet işbirliği yapsa Suriye’de benim dediğim tarzda, bu, tek tek parçalar Amerika olarak, Rusya olarak, Çin olarak, Türkiye olarak, Suudi Arabistan olarak orada yapacakları işbirliği, tek başlarına davranışlarından, bu müşterekdavranış olarak dönüştüğü vakit, farklı bir şeye dönüşecek, nitekim Birleşmiş Milletler örneğinde görüyoruz bunu. Karar alınamıyor, veto ediyor birileri, birileri konuşuyor, haybeye konuşuyor filan. Bir şeyler oluyor veya bazen deiyi kararlar alınıyor, işte, uluslararası adalet divanı var. Bazen devletler ahaliye zulmederse işte onlara birtakım yaptırımlar uygulanıyor, falan filan. Yani, bu, bir araya geldiği vakit, yeni ”emergent properties”, yeniözellikler ortaya çıktığı için her seferinde, burada da ortaya çıkacaktır başka hususiyetle. Biz burada, ortaya çıkacak dünya insanlığının işbirliğiyle ortaya çıkacak yeni deneyin, yeni siyasi deneyin, yani bir yeni, siyasi, efendim,ülkeyi, bir devleti, neyse, bir dünya devletini, yeni sosyal organizasyonu inşa etme gayreti ve pratiği içinde bir çok şeyi öğreneceğiz yani.

Bilmem kaç milyon yıldır yeryüzündeyiz, şurada neredeyse son 5-6 bin yılda insan olduk. Evet neandertallerin tarihini 2 bin yıla çıkarabilirsinevet 100 bin 200 bin yıl evvel insan vardı ama neredeyse konuşmayı yeni öğreniyordunuz, diller teşekkül etmemişti daha. Öyle değil mi?Kültürler teşekkül etmemişti daha, bundan 300 bin 500 bin yıl evvel. Hep ilahi kültürler vardı. E medeniyet başladı, iş bölümü başladı, ilim ilerledi, bilgi ilerledi,Hafızayı, efendim, yazı ile güçlendirdik, bilmem bu kadar birikimimiz var, bu kadar mesafe katettik. Bak insanlık geldi, sıradan bir iki ayaklı canlıyken yeryüzünde,medeniyet kuran, bir kültür inşa eden, arkasından bir medeniyet inşa eden, arkasından ilim irfan inşa eden bir yaratığa dönüştü. Bambaşka şuurlar inşa etti, dinler,bilmem neler, bir sürü rengangerenk değil mi bugün bütün dünya? Şimdi, ama bunların hepsi verili şartlar altında cereyan etti. Bir coğrafya vardı, o coğrafyanın koyduğusınırlar vardı, zorlamalar(?) vardı, kimisi çölde yaşıyordu, çöl şartlarına tahammül etmek zorundaydı, kimisi batalıkta, kimisi bilmem dağ başında, kimisi bozkırda,kimisi bilmem nerede. Doğru mu? Sonra, kültürlerin, o şartlarda oluşan kültürlerin zorlayıcı sınırlayıcı şartları vardı. Onların sınırladığı perspektifler, onlarınsınırladığı davranışlar, örflerin, geleneklerin, kanunların, sayısız, insan hürriyetini tahdit eden gücün etkisi altında düşündü

1111112222222

Mesela bakın, İsrail’in Kibbutz’ları var. İsrail, Kibbutz’lardan çok şey öğrendi. İsrail “kibbutz”larda gençlerini, müşterek olarak çalıştırmayı, müşterek olarak üretmeyi, müşterek olarak bölüşmeyi, her türlü nimeti, külfeti… idealist insanlar olarak yetiştirmeyi öğrendi yani. Kibbutzlar İsrail’in en önemli sosyal deneylerinden biri. Biraz anarşist, biraz sosyalist ütopya karakteri de yok değil kibbutzların, ama her neyse, başarıyla uyguladılar İsrailliler bunu ve hala da uyguluyorlar. Demek ki bu sosyalist, kapitalist o eski telakkilerimizdeki tarzı, anarşist veya başka, meritokratik Fisagoryen tarzı falan, bir takım siyasi tecrübeleri var beşeriyetin geçmişte…

Bunların hangi tarzda olacağına karar vererek başlamayacağız. Orada yeniden, sıfırdan … ve hakikaten etik kurallara uyarak, ahlaka, adalete, hakkaniyete, hukuka ve insanlığın müşterek menfaatine, ve müşterek ideallerini öğrenme prosesi olarak hizmet etmek için bu Suriye modelini kurmak istediğimiz takdirde… o zaman, herhalde, ona göre de bir takım semereleri olacaktır. Bence, eğer böyle bir şey yapılabilse, yani insanlık bunu kararlaştırabilse… Ve Suriye ahalisini bölüşüp orada yeni bir sistemi el birliğiyle inşâ edeceğiz, adam gibi inşâ edeceğiz…Kimse kimseye tahakküme, istismara falan kalkışmayacak; bütün tarih boyunca bugüne kadar el-an bugün de görüldüğü üzere değil, tarihte görüldüğü gibi bir şey değil… Yeni bir şey… Burada hakikaten böyle bir gayretimiz olacak diye başlarlarsa, pek çok bakımdan bu tecrübe (yani Suriye’de öğrenilecek tecrübe) insanlığın geleceği için çok mânidar olacaktır… İnsanlığı bir misyon etrafında birleştirmek, insanlığın adam gibi iş birliği yapmak yollarını, usüllerini, kendilerini frenleme böyle hırslarını, iktidarlarını… Çünkü bunları yaparak yapamazsınız; bütün dünyanın işbirliğiyle orada, yani, “ben alacağım Suriye’yi yağmalayacağım” diye giremez oraya bütün dünya…Yani bir devlet olsa, orayı işgal etse olur da (veya bir kaç devlet) orada “bütün dünyanın işbirliği”nden bahsettiğimiz için… ister istemez bazı şeyler törpülenecektir.

Ve bu “düşünce deneyi”ni teklif ediyorum. Eğer bu fiiliyata geçer ve olursa diyelim Suriye’de, tasavvur edin diye söylüyorum yani, Suriye’de 15 sene 20 sene artık ne kadar sürüyorsa, ne kadar yürüyorsa… Böyle bir modeli geliştirmeye çalıştık, bir yere de oturttuk, e giderek de bunu mükemmelleştirmeye çalışıyoruz… Dünyanın diğer bölgelerinden ve menfaat çatışmalarından ve her türlü hırstan arîleştirilmiş olarak, onları dışlamış olarak… Ne bir British Petrol’ün ne bir başka büyük şirket veya ne bir büyük devlet, “Suriye’de ben şunu yapmak istiyorum” diye siyasi hesap yapamayacak, çünkü hepsi müşterek orada iş yapacak, orada… Bunların hepsinin dışlandığı -dışlanabildiği bir model olduğu için daha doğrusu- muazzam bir beşeri tecrübe olacaktır. Asıl o yönü önemli, Suriye’deki barıştan ziyade.

Suriye’de bugün tabiki ölenlere acıyoruz, 100 bin insan öldü, 40 milyon insan var… belki tamamı mahvoldu ve mahvolacak… bunlara acımamak imkansız insan olarak … Ama, acısak da ne yapıyoruz, aldırış etmiyoruz işte, dünya aldırış etmiyor gördüğünüz gibi… Ama bunların tamamı yok olsa bile, yani bu savaş alıştığımız bir şey, hiç aldırış etmiyoruz. Yani burada, “önemli değil” diyebilir insanlar. Fakat bu savaştan da, gelecekteki bütün siyasi organizasyon biçimlerinden de daha önemli bir şey teklif ediyorum: Eğer Suriye’de böyle bir şey gerçekleştirebilse insanlık, bu her bakımdan insanlığa çok şey öğretecek bir deney. Ama bunun bir sürü problemi çıkabileceğini tasavvur edebiliyorum uygulamada, o ayrı mesele, onu göreceğiz zaten.

Şimdi ben diyorum ki, aklınıza gelen, şu anda müzakere ediyoruz işte, veya tenkid sadedinde, veya olabilirlik sadedinde, her neyse, her hususta fikrinizi söyleyin, bunları işte kaydediyoruz, bunları bir güzel deşifre et, güzelce ingilizce’ye çevir, onu güzel bir metin haline getirelim en azından benim blog sitemde neşredelim. internetten neşrederiz, insanlara söyleriz, yani bir şey olacağına olmayacağına da bakmadan, bir düşünce deneyi olarak bunu yapalım. Yani bir siyasi tasavvur olarak, düşünce deneyi olarak.)

Şahin Uçar: Ne diyorsun Yavuz baba şimdi sen?

Yavuz: Etik önermeler “Should” ya da “Ought to” önermeleri. Yapacaksın, yapmalısın, fakat realite “is” “dır”.

Şahin Uçar: Şüphesiz. Ayrıca bir de menfaat de vaad etmek gerekir realitede.

Yavuz: Şimdi Suriye’ye bakıyorsun, orada çıkarılan savaş, dünya sisteminin arzu ettiği bir savaş. Orada islam ülkelerinde insanların birbirlerini öldürmesi isteniyor.

Şahin Uçar: Tamam ama, bütün insanlar istemiyor. Bazı devletler istiyor, devletlerden de bir takım güçlü devletler ve ayrıca da, bunların bir takım siyasi hesapları, hırsları sebebiyle istiyorlar. Şimdi siz ne istiyorsunuz? Bir takım hesaplarınız var: Siyasi rant, ekonomik rant, bilmem ne, bilmem ne… bunu istiyorsunuz; kendinize göre bir takım tasavvurlarınız var… Anladık, ama, benim teklif ettiğim şey ise şöyle bir şey Yavuz baba: Tamam, siz burayı, Suriye’nin tamamını alın; hisseniz nispetinde tamamını işletin; buradan kendi işletim masraflarınızı da alın… Neyse, ama insanların da hissesini de verin ve hem adil bir şekilde bölüşün… Bir kere de, dünyanın bir noktasında da, bu siyasi hırslarınızı, ekonomik kavgalarınızı, başka hesaplarınızı bir tarafa bırakın, birlikte iş yapın.

Birlikte iş yapmayı öğrenmek için zaten, bunu teklif ediyorum. Belki bu, yani elbette “böyle olması gerekir” etik tarafı işin… Halbuki realitede maalesef bu böyle. Tam da senin söylediğin gibi. Ama realitenin bir de şu özelliği var: Suriye’deki bu savaşın çözümü yok-

Yavuz: Herkes onu istiyor!

Şahin Uçar: Herkes bunu istiyor olabilir ama bu onlar için de tehlikeli. Sonuçta bunun nereye varacağı belli değil. Orada Suriye’de bu savaş sürer… yarın bir gün başka ülkelere, başka bir şekilde sirayet eder. Oradan El-kaide gelir, bilmem nerede, Türkiye’de, canı sıkılır, terör uygular. Başka yerde başka şey. Yani bunun hesabını kitabını yapan adamlar, büyük çapta hesap yapanlar, başka şeyler düşünüyor olabilir. Büyük finans kapital, global kapitalizmin hesapları başka olabilir. Başka başka niyetler olabilir arka planda. Ama şunu unutmayalım ki, insanlık bu hesapları yapanlardan ibaret değil. Dünyada 7 milyar insan var e 200 devlet var. Bu 200 devletin, mesela, Trinidad’ın böyle bir hesabı yok kardeşim. Ya da efendim, Costa Rica’nın böyle bir hesabı yok… Olsa da zaten herhangi bir şekilde tesiri yok. Binaenaleyh, insanlığın çok büyük bir çoğunluğu ve devletlerin çok büyük bir çoğunluğu için bu hesaplar geri planda. Mesele şu ki, güçlülerin sözü geçiyor.

Zaten Birleşmiş Milletler’in işlemeyişinin sebebi de o… Onların hesaplarına göre işler oluyor. Ve zaten o Birleşmiş Milletler’deki bu yapıyı aşabilmek için -bir deney olsun diye- teklif ediyorum ben bu Suriye şeyini, anlatabildim mi?. Bunu illa “ought to” diye de düşünmemek lazım veya “should” diye düşünmemek lazım… yani yapılması gereken “etik” bir şey diye düşünmemek lazım. Burada, çok büyük bir menfaati var bütün insanlığın.

Şu andaki global kapitalizmin dünya yağmacılığı, ekonomik menfaatleri ne kadar büyük olursa olsun, şu andaki devletlerin stratejik hesapları, siyasi kazançları ne kadar büyük olursa olsun, bu Suriye’de uygulanacak olan ‘ideal sistemi inşâ gayreti’ içindeki teorik ve pratik tatbikatın… 20 sene, 30 sene, 40 sene, ne kadarsa… bunun insanlığa kazandıracakları, şu kısa vadeli menfaatlerinden çok daha fazla kafalarını çalıştırırlarsa. Çok daha büyük bir deneyim, çok daha büyük menfaatler.

Yani sen, diyelim ki ARAMCO olarak, veya diyelim ki TEXXON olarak BRITISH MOBILE olarak şu kadar kâr elde edebilir, şunu yapabilirsin. Veya Amerika olarak, şurada şu stratejik hedefine ulaşabilirsin, şunun dizaynını yapabilirsin. Çin olarak şunu elde edebilirsin, kendi hesaplarınla belki… Ama burada elde edeceğin şey, şayet bu teşebbüsün içine girer de başarırsan …ve başarması Suriye halkını tahliye etmek değil de, oradaki ‘birlikte iş yapma teorisini ve pratiğini yapma’ faaliyeti yeni bir sosyal nizamın, anlatabildim mi? Onu başardığın zaman, zaten bütün insanlık için, “hah, artık nihayet insan gibi bir yönetim modeli, hiç olmazsa eski bilinen siyasi tecrübelerimizden çok daha iyisini gerçekleştirdik, diğer her yerde de bunu uygulayabiliriz” demek… Bütün insanlık için çok büyük bir menfaat bu ve bütün insanlığın misyonu. Ve asıl önemlisi, Suriye’deki insanların uğradığı zulmü önlemekten 100 kat, 1000 kat daha önemlisi: Suriye’de bundan sonra yaşanacak o deneyin insanlara kazandıracakları…

Yani bu ilk anda görünür bir şey değil. Maddi paranın kârı gibi görünmüyor. Ama oradan öğrenilecek siyasi tecrübe, birlikte iş yapma, adam gibi iş yapma, adaletle, hakkaniyetle, orada bir “Suriye bazında bir dünya devleti inşâ etmek” dünyanın geleceği için de, insanlığın geleceği için de, hem son derece öğretici, hem de son derece kazançlı.

Ayrıca, bir de şu tarafını düşünüyorum ben: bence zaten, devletler bugünkü haliyle, sistem bugünkü haliyle şu anki realite bu minval üzere giderse… zaten insanlığın kaçınılmaz bir felakete doğru gittiği çok açık. Farkında da değiller. Sayısız ekolojik felaketten tut da, başka bin türlü senaryo inşâ edilebilir: bu insanlığın bugünki gidişatı zaten rezalet ve felaket. Son süratle uçuruma doğru koşuyoruz zaten şu anda.

Eğer bu deneyi yapar ve öğrenirsek ‘insanlığın geleceğini de kurtarmış’ olacağız demek istiyorum… Eğer burada hakkaten bir şey becerebilirsek. O yüzden bence, o realitenin insanlara telkin ettiği hırslar hesaplar filan, hepsinin daha üzerine çıkan ve daha fazla menfaat vaad eden bir realite var aslında burada. O yüzden tavsiyeye şâyân görünyor bana.

Yoksa tabii ki, insanlar öyle pek de etik, bilmem ma’nevî veya başka şeylerle hareket etmekten ziyade, mevcut reel politik ile hareket ediyorlar. Onun farkındayız; ama reel politik, zaten hem yanlış, hem bizi felakete doğru sürüklüyor… hem de reel politik, zaten bizim böyle bir düşünce deneyini dünya çapında gerçekleştirmemizi gerektiriyor. Bir dünya devleti -çok büyük bir ihtimalle- kurulabilseydi totaliter bir devlet olurdu. Başka türlüsünü zor tasavvur ediyoruz.

Halbuki burada ben, hem totaliter olmayan, hem de ideal değilse bile ideale yakın… çünkü kurumların getireceği dejenerasyon ve sakarlıklar ve bürokrasiler gene olacaktır muhakkak… ama, onları da aşmaya çalışarak bir yeni deney gerçekleştirmesi gerekiyor insanlığın. Bu maceraya atılması lazım insanlığın; çünkü buradan elde edeceği menfaat diğer bütün siyasi ve ekonomik rantlardan çok daha yüksek. Ayrıca da, bence insanlığın geleceğini kurtarmak için son derece önemli. Çünkü insanlık şu andaki siyasi tablo ile gidemez kardeşim. Gidemiyor zaten. İşi gücü savaşmak, birbirini yağmalamak, birbirini istismar etmek, birbirini aldatmak, her türlü adilikle boğuşmak. Çaresiz zavallı insanlarda seyirci olmak mevkiinde.

Halbuki burada bütün insanların iştirak ettiği bir şeyden bahsediyorum.

Ahmet: Bir şey sorabilir miyim? Şimdi mâlum bu iklim krizine bir şey yapamıyoruz kaç senedir-

Şahin Uçar: Sen Suriye’de bugünki yaptığın ekonomik faaliyetin aynısını yaparsan, bugünki faaliyetimiz, bugünki sanayileşme tarzımız, bugünki enerji tüketme tarzımız, bugünki beşeri faaliyetlerimizin aynısını yapacaksanız, Suriye’de de böyle bir deney yapma zaten. Orada zaten, ‘aynı zamanda ‘ciddî, güzel kaliteli bir tarım nasıl yapılır , meselaTabiatı dejenere etmeden, tabiatı tahrip etmeden’ veya, ‘ciddî bir sanayi, çevre felaketlerine yol açmadan nasıl yapılır’ı da öğreneceksin zaten. Müşterek işbirliğiyle ve müşterek akılla yapacaksın bunu. Bütün dünyanın uzmanları orada çalışacak artık, Suriyeliler değil, Suriye’de, öyle değil mi?

Yavuz: Tabii

Şahin: Ve her türlü ilmi, ekonomik, siyasi tecrübe için de ayrıca bir laboratuar olacak o. Şimdi düşün ki, bak, mesela adamlar şunu tasavvur ettiler: “Biz gidelim efendim, uzayda ekolojik dengeleri de ihtiva eden bir iklim kuşağı oluşturalım, orada hayat mümkün olsun “(Ahmet: “terra-forming”) gibi bir takım şeyler hayal ediyorlar değil mi? Şimdi burada hazır bir alan var. Büyük bir alan. Çok büyük bir alan Suriye, kocaman bir ülke…Ve buradaki, hem problemleri çözüyorsunuz, hem de burada, “insanların bütün problemlerini, hem test edebileceğin, hem inşa edebileceğin muazzam bir laboratuar”. Sadece siyasi açıdan değil… Bu benim söylediğim siyasi menfaati idi; diğer şeyler için de öyle.

Ahmet: Şimdi benim söylemek istediğim şey şuydu ki, bilinen bir iklim değişmesi var ve buna karşı düzgün bir önlem alınamıyor. Devletler bir araya gelip düzgün, holistik bir önlem alamıyor buna karşı. Mesela son zamanlarda kullanılan böcek ilaçlarından (pesticide) arıların öldüğü de bir vakıa… şimdi öte yandan bir atom bombası var, kimyasal silahlar var, şu var bu var. Atom bombası savaşı çıkabileceğine insanlar inanmak istemiyor nedense.

Şahin Uçar: Kazâra da çıkabilir, bir kaç defa da kaza atlattık üstelik.

Ahmet: Bu silahların mevcudiyetinden ne gibi bir menfaat gelebilir ki? Ne gibi bir iyilik gelebilir ki? Bu silahlar neden var?

Şahin Uçar: Bütün bu, geçmişte yaptığımız bir çok hatanın, bu senin söylediklerin, iklim hataları, yan etkileri olarak sanayileşmenin bilmem enerji politikalarının, bu silahın, gücün, siyasetin sonuçları olarak yaptığımız diğer hatalar, biyolojik silahlar, nükleer silahlar, bütün bu ‘beşeriyetin geçmişte yaptığı hataların muhasebesini yapmak ve onlardan kurtulmak için’ de bu düşünce deneyi aslında.

Yavuz: Evet! Tabii.

Şahin Uçar: Onların hepsine karşı, ‘argümanlar ve pratikler geliştirmek için’ zaten teklif ediyorum bunu. Ve bu muazzam bir fırsattır aslında. Ve hazır bir ülke… bu kadar berbat bir duruma düşmüşken onun ahalisini tahliye edip kurtarmak ve o ülkeye de dünya olarak, insanlık olarak, toptan bütün insanlığın insiyatifi ile, el koymak gibi bir şans da aynı zamanda. Bir fırsat aynı zamanda. Başka şartlarda bunu teklif bile edemezsin. Ama bugünki şartlarda, hem son derece insani, ahlaki – bütün oradaki insanları kurtarıyorsun, onların hayatını garanti ediyorsun – tekellüf ettiğin külfet, mesela Türkiye bunu ister istemez 1000.0000’dan fazla mülteci kabul ederek bu külfete katlanıyor. O takdirde, Türkiye’ye gelmiş diyelim ki nüfusuyla mütenasip olarak 300.000 Suriyeli düşmüş, bir milyon Suriye’li düşmüş, her ne düşmüşse; ama bu nüfus nispetinde de Suriye’nin gelirinden alacak ve o Suriyeliye verecek Türkiye. Kendisi de bir şey vermeyecek zaten. Hatta kendi işletme masrafını da alacak oradan. Öyle değil mi?

Binaenaleyh, orada hem muazzam bir laboratuar, siyasi bakımdan da, ilmi bakımdan da, ekonomik bakımdan da, ekolojik bakımdan da, aklına gelen her alanda… çünkü orada insanlar düşünecekler; “Kardeşim biz şu hataları yapıyoruz dünyada bugün itibariyle; bunu Suriye’de yapmayacağız; yapmayınca sonuçları neymiş bir mukayese edeceğiz, göreceğiz” diyeceğiz değil mi?

Mesela insanlık şu hatayı da yaptı: tarım zararlılarını öldüreceğiz diye, DDT dahil akla gelen her nevi kimyasalı kullandı. Bütün toprakları zehirledi. Ondan sonra, toprakları verimsizleştirdi, mahvetti dünya topraklarını, tarım arazilerini ve ona çözüm üretmekle uğraşıyor şimdi. Genetiği değiştirilmiş gıdalarla uğraşıyor, bilmem neyle uğraşıyor, doğru mu?

Ahmet: Evet.

Şahin Uçar: Suriye’de de muhakkak bu hatalar yapılmıştı, bu güne kadar. Ama zaten Suriye şu anda yanmış, yıkılmış, harab olmuş bir ülkeden ibaret olduğu için, sıfırlandığı için… burada yeni baştan başlama, hiçbir art niyet olmaksızın, din, dil, ırk, bilmem ne, çünkü herkes orada olacak… Herkesin temsilcisi kendi tekellüf ettiği insan nüfusu kadar, yüzdesi kadar külfet kadar nimeti Suriye’den almak kaydıyla, orada olacak… Binaenaleyh orada, birlikte ve kendi tamahına, iktidar hırına kapılıp diğerlerini istismar etme gayretine girmeden. ..Çünkü burada, bütün insanlığın iştirak ettiği bir yerde, Amerika “ben buradan daha fazla hisse alacağım” diyemez. Orada Rusya da var, orada Çin de var. Şartlar öyle bir oluşuyor ki, yepyeni bir deney olduğu için, kolay kolay bu insani nefislerin kötülüklerinden gelen, insan tabiatından gelen, hırslarımızdan, tabiatımızdan açgözlülüğümüzden, başka ahlaksızlıklarımızdan, yapısal donanımımızdan gelen birçok şey burada siyasete aks etmeyecek. Tabiî frenler var burada çünkü, anladın mı?

Ahmet: Evet, şimdi benim bazı tedirginliklerimi – bazı problemler var, bir de sorum olacak sonunda- yani işte mesela baştaki problem, böyle bir şeyin teşekkül etmesi, böyle bir siyasal mutabakatın gerçekleşmesi, bu bir. Bu insanlara ulaşıp bunların tahliye edilmesi, insani mevzular, insanlar oradan çıkmak isteyecekler mi, bunun bir de hissi boyutları var.

Şahin Uçar: Gayet tabii, Şu anda herkes kaçıyor zaten, başına bomba yağıyor… Adamın kaybedeceği hiçbir şeyi yok. Suriye’de Şam’da yaşayacak, ortalama geliri nedir bir Suriye’linin? 5000 dolar. Adam fakirse de 5000 dolar alacak, zenginse de 5000 dolar alacak. Orada Suriye’deki zenginler kaybeder. Zaten zengin mengin kalmadı, hepsi kaçtı, o da ayrı mesele. Ama yani, orada insanların o ülkeyi terketmekle kaybedecek hiçbirşeyi yok. Adam gibi kanunların olduğu, adam gibi insanların yaşadığı bir ülkeye gidecek. Diyelim Amerika’ya gidecek bir kısmı, bir kısmı İngiltere’ye gidecek, her biri kendi temayülüne göre. Ve doğru düzgün bir yere gidecek, adam gibi yaşayacak. Kendi memleketinde kazandığından da hiçbir şey kaybetmeyecek üstelik.

Ahmet: Evet de, insanlar bu kadar rasyonel değil her zaman. İşte sorun da orada.

Şahin Uçar: İnsanlar, “ben memleketimden ayrılmam, memleketimde ölmek isterim” diyebilir. Öyleleri de vardır. Mesela, adamın köyünde bir tek Allah’ın kulu kalmamıştır. Herkes şehire göçmüştür, kendisi tek başına kalmıştır. Hatta, tek aile bile değil, ihtiyar yaşlı bir adam olarak kalmıştır. Yine de, “ben bu köyümde öleceğim kardeşim” deyip, orada ölmek için ayrılmayan insanlar görülmüştür yani. Böyle irrasyonel davranışları vardır bunların. Ama şimdi biz burada “insanların iradeleri”nden bahsetmiyoruz, “insanlığın iradesi”nden bahsediyoruz. İnsanlık, Birleşmiş Milletler de diyelim mesela, mümkün olsa da böyle bir karar alabilse… ve insanlık müdahale edecek; zaten o zaman Esad efendiye sormayacak, “sen bu memleketi yönetmeye devam etmek istiyor musun” diye veya Suriye’li vatandaşa sormayacak. “Sen kardeşim Amerika’ya gidiyorsun. Bu memleketinde sahip olduğun hakları da kaybetmeyeceksin. Amerikalı’nın haklarını elde etmeyeceksin ama, Suriye’de sahip olduğun kadarını da kaybetmeyeceksin” diyeceksin adama.

Ahmet: Gitmek istediğin yerlere git diyebilirler.

Şahin Uçar: Diyebilirler tabi, mesela adam vahhabidir, o Arabistan’a gitmek istiyordur, gitsin Arabistan’a. Adam sunnidir, gelsin Turkiye’ye. Adam şiidir, İran’a gitmek istiyordur, gitsin İran’a. Adam laiktir. “E ben Amerika’ya gitmek istiyorum” der, veya “Rusya’ya gitmek istiyorum” der. Veya ateisttir, komunisttir, her neyse. Yani bu o kadar zor değil, ayarlanabilir… Burada kendi yüzdeleri nispetinde Suriye’yi işletmeye başladılar, bir sürü bürokratik kurum lazım. Bir sürü model inşa etmek lazım orada değil mi? İşte onlar da, eski beşeri tecrübemizden istifade ederek bir model kurmamız kolay. Ama aynı zamanda, eski beşeri tecrübemizin, o sosyal organizasyon problemlerimizin, bürokratik problemlerin hepsinin oraya taşınacağı da, bir gerçek. “Onları elimine etmek için de bir deney” zaten bu… mümkün mertebe burada. Yani burada “adhocracy” tabirini niye kullanıyorum. Kardeşim bu burada olmadı. Amerika’da uyguladığımız bu sistem olmadı -veya Rusya’da. Burada bu yeni şartlara göre, bu yeni duruma göre, bu ortama göre, bir yönetim gerekiyor. Gerekirse mahalli, yerel ölçekte, anladın mı? Yani “duruma göre yönetim” demek zaten “ad hoc”. Ad hoc, “işte bu” demek. Buna göre, yönetim: Bu şartlar böyle, buna göre, burada, şu an için böyle uygulayacağız, başaramadığımız zaman da değiştireceğiz.

Ahmet: Asıl zor soru da şu bence, yani, bu ülkeler ne yapacaklar, burada eğitim olacak mı, burada endüstri mi yapacaklar, tarım mı yapacaklar, eğitim olacaksa kimin istediği gibi bir eğitim olacak?

Şahin Uçar: Kardeşim, Suriye bir ülke, bir ülkede ne yapılır? Bir ülke nedir? Bir ülkede insanlar yaşar…. Ne yaparlar? Yiyecek imal ederler, tarım yaparlar karınlarını doyurmak için… Ne yaparlar? Sanayi ihtiyaçlarını karşılamak için sanayi mamülleri… İnsanlar orada yaşar. Yaşamak için gereken kendilerine, insanların gerekli gördükleri şeyleri, üretirler ve tüketirler. Bir ülke bu demektir. İnsanların orada yaşadığı yer. Sen buradan Suriyelileri gönderdin, yerine Amerika’dan, Rusya’dan, Çin’den, her yerden, bir takım iş bilir uzmanları getirdin yerleştirdin. Tarım yapacaksa, tarımı iyi bilen adam… Sanayi yapacaksa sanayi, ilimse ilim, laboratuarsa laboratuar, her neyse. Bu adamlar burada yaşayacaklar artık. Ve bunlar burayı işletecekler dünya adına, buradan elde edilen kârı dağıtacaklar, kendi emeklerinin karşılıklarını da alacaklar bir şekilde yani, öyle değil mi? Yani Suriye “dünyanın minyatürü”ne dönüşecek.

Ahmet: Yani evet, evet de, o zaman Suriye’nin nüfusu daha öncekinden de fazla olacaktır, çünkü o kadar güzel bir yere-

Şahin Uçar: Hayır kardeşim, aldığın nüfus oranında temsil gücün olacak. Benim nüfusum dünya nüfusunun yüzde 10’u, o halde ben Suriye nüfusunun %10’unu alıyorum diyecek. Orada da %10 temsil hakkın var, anladın mı?

Ahmet: evet, anladım.

Şahin Uçar: Yani eşit. Onlar çözülebilir… onlar çözülebilir de, böyle bir kararın alınabilmesi, böyle bir tasavvurun kabullenilebilmesi insanlar tarafından zor… aslında çok ikna edici ve detaylı, güzel bir ingilizce metin yazılsa bunda itiraz edilebilecek bir şey görmüyorum ben Yavuz. Sen ne dersin bilmiyorum. Yani insanlar, “aslında bu doğru bir fikir” diyebilirler. Ama, daha cazip olanı, Suriye’yi ve Suriyelileri kutarmaktan daha cazip olanı… o da ikinci planda,” insanlar benim umurumda mı” diyebilirler…. ama orada yapılacak olan o deney insanlık için çok şey vaad ediyor.

Yavuz: Gelecekte uzayda da uygulanabilir.

Şahin Uçar: Gelecekte uzayda da uygulanabilir bu. Her türlü deneye açık, muazzam bir ülke veriyorsun insanların hizmetine; bütün ilim adamlarının; bütün iyi insanların. Herkes kendine göre bir görev almak isteyebilir, kendi kabiliyetine göre, anlatabildim mi? Ve o görevi de idealist olarak yerine getirebilir. Yani ben kardeşim, bir tarihçiyim değil mi? Mesela, ben kendi açımdan söyleyeyim, ben tarih felsefesiyle uğraşıyorum, tarihçiyim, güzel. Ben Türkiye’deki bir üniversitede değil de Suriye’de bir üniversitede ders vermeyi tercih edebilirim o zaman. Orada başka bir deney var çünkü…

Ahmet: Ama devletin bir kontenjanı olacak değil mi?

Şahin Uçar: Yahu şimdi Amerika… anlattım da anlamamakta ısrar ediyorsun, bu soru gereksiz… Çünki Çin 1.5 milyar, diyelim dünyanın %20’sidir. Çin %20’sini alacak Suriye nüfusunun. Nedir o? 20 milyonun %20’si, 4 milyon. Çin 4 milyon nüfusu alacak kardeşim. Rusya da bir milyon nüfusunu alacak. Onun nüfusu o kadar. Öbürü de, Türkiye’de şu kadarını alacak. Küçük devlet, büyük devlet ayırımı yok, herkes kendi nüfusu kadar. Herkes müşterek olacak çünkü burada. İnsanlık adına bir proje geliştiriyoruz biz burada… Suriye adına değil, anladın mı? Alacak ve… “ne kadar insan aldım ben? Ben Suriye nüfusunun %20’sini aldım kardeşim, o halde Suriye’deki gelirin de %20’sini alırım. Suriye’de de %20 payım olur, %20’sini işletirim, %20 söz hakkım olur” diyecek. Çünkü “ben bu kadar Suriyeliye bakıyorum”.

Ahmet: Tamam da ben bunu söylemedim ki, ben başka bir şey söyledim.

Şahin Uçar: Sen ne söyledin? Bir daha söyle.

Ahmet: Diyorum ki, tamam, mesela sen, Suriye’de gidip çalışmak isteyebileceksin mesela bir tarih profesörü olarak.

Şahin Uçar: Hayır ama, ben de işte diyorum ki, Türkiye’nin – Sorunun içinde bu – Türkiye’nin %10 kontenjanı var, bu %10 içinde bana görev veriyorsa Türkiye, münasip görüyorsa, bende oraya gidip çalışmak istiyorsam %10 kontenjan içinde, Türkiye’nin ilim adamlarının %10’u Türkiye’den olabilir, ama %20’si olamaz mesela. Bu kontenjanın içinde ben de olabilirim, bir başkası da… Öyle herkes keyfî gitsin demiyoruz tabii. İnsanların yüklendikleri külfet kadar. Kontenjan kadar. Suriye’nin ne kadar nüfusunu aldın? Misal, Hawai. Diyelim ki küçük bir nüfus. Nüfusu hissesinde, dünya nüfusu şu kadardır, Suriye nüfusu şu kadardır, kaç kişi alması gerekiyor Hawai’nin, mesela 100 kişi. Çünkü küçük bir yer orası. O zaman yüz kişilik söz hakkı oluyor orada. Hissesi kadar, yüzdesi kadar. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok. Haa, ama ben diyorum ki yani, şimdi Amerikalı bilim adamları bir takım bilimsel deneyler yapıyorlar; diyelim ki bir “değişik iklim senaryosu”, deneyi yapıyorlar. Haa, bunu Suriye’de de yapabilir. Orası boş bir alan. Bir takım siyasi deneyler, ilmi deneyler, neyse yani. Ve bunu azami itinayla ve insanın, insanlığın menfaatleri istikametinde, tabiata zararlı olmayacak şekilde… yani bunları gerçekleştirmek için zaten böyle bir yola girecek ve bunu da uygulayacak ve çok da büyük bir faydası olur yani. Muazzam bir alan, herkesin birlikte çalışabileceği, birlikte işbirliği yapabileceği; şimdi bunu kolay kolay gerçekleştiremez insanlar, ben onu da söyleyeyim. Hemen şu geliyor aklıma:

Adamın, gizli sırları var mesela ekonomik, ticari, efendim, siyasal, efendim, ilmi, efendim, silahlara yönelik, bilmem ne falan, değil mi? Niye yani, bütün dünyayla paylaşsın? Ben üstünken niye silahımı vereyim? Adam bugün, o sırların casusluğunu yapıyor internette, değil mi? Yani, insanların bugün yüz bin tane hesabı var; yahu kimin kafasında hangi şeytani hesap var, Allah bilir. Üstelik, yani merkezi Amerika’da olmak üzere çoğunlukla, kocaman bir finans kapital var ve bütün insanlığı istismar etmekle ve sömürmekle meşgul şu anda; onların ne hesapları var, planları var, biz onları biliyor muyuz? Ben insan olarak, insanlığın önüne ideal bir deney olarak siyasi, sosyal ve her bakımdan ciddi, ideal bir organizasyon modeli uygulanabilir diye söylüyorum Suriye’de, anlatabildim mi? Onu, zaten istemezse insanlık, zaten böyle bir teşebbüse de girmeyecektir, kolay kolay da girmeyecektir sana söyleyeyim. İnsanlığın böyle oturup da Birleşmiş Milletlerde adam gibi karar alacağı yok. Akıllarına böyle fikirler de gelmez, böyle, bu kadar…

Bu ayrıca, burdaki holistik tasavvurların insani şuurunun bir kademe daha ilerletilmesi demek. Şimdi bak, bu şöyledir: Madde, kendi temayülü olduğu için, hayata dönüşür; Hayat, kendi temayülü olduğu için şuura dönüşür… ondan sonra insanoğlu, “şahsiyet” sadece bir canlı değil, bir hayvan değil, “şuuru olan”, “kendisinin farkında olan” bir hayvan. Bir “ruhu olan bir hayvan”. Tamam mı? Sonra bu cemiyet olur, bambaşka bir şeye dönüşür: inançları, kültürü, tarihi, hedefleri, bilmem nesi….Efendim, dünya devletleri olur: şu andaki manzara olur…. Ama burada, “bütün insanlık ve hedefleri” olduğu vakit, başka bir holistik manzara; bu sefer “insanî şuur”un bir kademe üstüne, “beşeri şuur”a çıkıyoruz tabiri caizse; ya da, “dünya çapında beşeri şuur”a çıkıyoruz. Daha geniş bir şuur seviyesinden bahsediyorum yani… Benim şuurumu ve senin şuurunu değil, “bütün insanlığın şuurunu, hedeflerini, ideallerini ifade eden bir deney” yapalım diyorum. Yani daha geniş çaplı, şuuru da aşan… “müşterek şuur”, ma’şerî şuur”, “insanlığın ma’şeri şuuru” seviyesinde bir “holistik şuur”u process’ine ulaşalım” diyorum aynı zamanda.

Yavuz-Birleşmiş Milletlerde sorun şu; Orada haklar temsil edilmiyor, devletler temsil ediliyor.

Şahin Uçar: E işte mecburiyetten. Evet.

Yavuz -O zaman bir dünya parlementosu kurmak lazım. İnsanların temsil edilebileceği

Şahin Uçar : İşte, evet. Yani mesela Türkiye temsil edilmesi başka, Türkiye’de kardeşim, Kürt de var, Türk de var. Ama mesela Kürtller temsil edilmiyor diyebilirsin veya halklar temsil edilmiyor. Şimdi öyle baktığın zaman, Yavuz baba, dünyada bugün itibariyle, 2500 civarında dil konuşuluyor. Bu demektir ki, 2500 civarında halk var. Halbuki, 200 civarında devlet var. Demek ki 2500 civarında halkın temsil edilmesi gerekir aslında. Ama onların da aynı külfetleri, tabi mecburen, mevcut devletlerin hareket kolaylığından istifade edelim diye devletler bazında düşünüyoruz ama, bunun bir daha ileri aşaması tamam kardeşim, ama bu insanları bölüştürürken halklara da bölüştüreceğiz ve onları datemsil edeceğiz diye de düşünülebilir, yani senin dediğin gibi o parlemento, bir devletler parlementosu diye de bir halklar parlementosu olması gerekir diye düşünülebilir ve müzakere edilebilir veya başka şeyler, başka tasavvurlar, yani, bilmiyorum.

Yavuz -Ya bireyler?

Şahin Uçar: O zaten, insanlığın araştırması ve bulması gereken bir, düşünce deneyi, teori ve pratik deneyi. Şu anda düşünce deneyi ama benim kafamda. Uygulamaya geçildiği zaman da insanlığın inşa etmesi, bulması, mükemmelleştirmesi, giderek kusurlarını törpülemesi, inşa etmesigereken teorik ve pratik bir deney. Bu işlemiyor kardeşim devletler bazında. Halklar bazında nasıl olur diye, yani, değil mi?

Yavuz: -Alta da, yavaş yavaş, üste, o dünya parlementosu olurken, alta da, kozmopolitan demokrasinin ilkelerini kuracaksınız. Yavaş yavaş, daha alta indikçe, grupların, birleşerek kendi yönetmelerini, kendi yönetim….

Şahin Uçar: Gayet tabi, yani şimdi eğer… Yani o Kibbutzları, o anarşist modelleri falan hepsini hesaba katmak lazım. Hatta ben, kendi temayülümü söyleyeyim, siyasi şey olarak, şimdiye kadar hiç temayül, benim temayüşüm şöyle; anarşizm ve meritokrasinin karışımı. Yani, herhangi bir yönetim olmasın,anarşi olsun, şu seviyede, meritokratlar arasında. Meritokratlar yönetsin, sıradan insanlar değil. Seçkin, ahlaklı, ahlakı da garanti edilmiş olsun, yani şimdi, Pisagor sistemindeki gibi inançla mı garanti edersin, Eflatun sistemindeki gibi mülkiyeti ve mirası yok ederek mi, evliliği yok ederek migaranti edersin, onlar hep tartışılması gerekir. Ama, sonuç olarak, bir meritokratlar zümresi olması lazım, ama onların kendi aralarında tamamen hür inisiyatifle anarşist dalda(?????) karar vermesi gerekir bence. Zaten vakti müsait olmayan adamı o işe karıştırmanın lüzumu yok bence. Liyakati de, meziyeti deahlakı da düzgün olmayan adamı. O yüzden meritokrasi gerekir. Yani, Henry George şöyle bir şey demişti; Doğru bir aksiyon olması için evvela doğru bir doktrin olması lazım, sonra onu tatbik edecek doğru adamlar olması lazım. Şimdi, ben burada, çok doğru bir doktrin ortaya koyuduğumu sanıyorum. Hem holistik dünya görüşümaçısından, bunun bir mahşeri holistik vicdan ve holistik şuura dönüşeceği, insanlık çapında, bir şuur inşaasından bahsediyorum beşeri şuuru aşan, bu deneyde, hem de, yani, bir sonraki holistik evolüsyonu, yansımasını tasavvur ettiği, anladın mı? Şahsiyeti aşan, insanlık seviyesinde, şuurdan bahsediyorum burada. O, orada öğreneceğimiz,müşterek çalışarak öğreneceğimiz bir şey.

Ahmet -Yani yazılarak oluşacak bir…

Şahin Uçar: Hayır, yapılırken. Yani Suriye’de o deney yapılırken, orada insanlar çalışırken, bu yanlış oldu, bütün insanlık, yani, orada tartışacak, aklı eren herkes tartışacak, orası kocaman bir laboratuvar olacak, her bakımdan, düşünce bakımından da, felsefe bakımından da, ahlak bakımından da, hukuk bakımından da, siyaset bakımından da, ekonomik bakımından da,ilim bakımından… ne aklına gelirse, doğru mu? Kocaman bir ülkeden, ve orada bir hayattan bahsediyoruz ve orada bu sefer, o ülkeyi dolduran nüfusun, dünyanın kalifiye insanları olduğundan da bahsediyoruz ayrıca, yani oraya, Suriyeliyi buradan oraya götürdük, Suriyeli çiftçiyi, Amerikalı çiftçiyi buraya getirdik olmayacak. Tamam mı? Belki çiftçi de lazım elbette, çiftçi örneğini kasıtlı verdim de, yani Amerikalı çiftçi tabi ki de Suriyeli çiftçiden daha kaliteli, tarımı daha iyi biliyor çünkü orada başka türlü bir tarım var. O başka, o daha öyle ama, yani, oradan, öyle Suriyeli berberi götürdük, Amerikalı berberi getirdik olmayacak. Oraya götürdüğün adam, bir ülkede lazım olan bütün insan tipleri gidecek elbette, ilimdi, siyasetti, her neyse, ama oraya götürdüğün adam, her ülkenin kendi seçtiği, orada öğrenmek için, e kalifiye elemanlar gidecek oraya ve oraya, Suriye’ye, insanlığın, böyle, kaymak tabakası gidecek. Anladın mı? Orayı işletecek, o yüzden de Suriyeyilerin şimdiye kadar işlettiğinden on kat daha verimli işletecek, çok daha bilgili, çok daha kaliteli, çok daha işbilir olduğu için falan. Ahalinin(???????????) başka kusurları da olabilicek, o başka. Onu da öğreneceğiz zaten o kusurları gidermeyi onu kastediyorum. Anladın mı? Onu öğrenmek için gideceğiz zaten oraya.

Ahmet -Yani böyle bir fikir inşaa, bakalım yani tatbiki

Şahin Uçar :Tatbiki, valla tabi ben sadece düşünce deneyi olarak söyledim bunu, şimdiye kadar da hiç yazmak bile, konuşmak bile aklımdan geçmedi, sen o kadar ısrar ettin ben konuşmadım dün. Neden, çünkü ben insanları biliyorum biraz, anlıyorum. Şimdi o Birleşmiş Milletlerde bir sürü zevzek politikacı, onların böyle dertleri de yok, böyle hevesleri de yok, bir şey öğrenmeye niyetleri de yok,ilme de saygıları yok, irfana da saygıları yok. Onların kendi küçük dünyalarındaki kendi küçük siyasi hesapları var, tamam mı? Onlara anlatsan bile, zor anlarlar yani sen anlıyorsun, çünkü normal, alelade bir insan olarak, herhangi bir siyasi hesabı ve ekonomik hesabı, başka iktidar hesabı olmayan bir insan olarak, tamam mı? Bu normal, makul, düzgün, ciddi, akıllıca bir fikir diyebiliyorsun. O adam, “aman canım, bana ne bundan, bunda benim ne siyasi menfaatim” hesabı, diyebilir yani insanlar böyledir yani. Hiç orada tartışmayabilir bile. Sen bunu yaz, İngilizce’ye çevir. Birleşmiş Milletler’in genel sekreterine gönderelim. Birleşmiş Milletlerin genel sekreteri bunu okuyup ve beğendi diyelim. Bu fikri. Ve Birleşmiş Milletlerin genel kuruluna getirdi. Bir tarih filozofu var Şahin Uçar diye,böyle bir fikir ortaya atmış, bize de yazmış, kardeşim makul göründü bana, bunu bir tartışalım dedi, Birleşmiş Milletlerin genel kuruluna, değil mi? Emin olun Birleşmiş Milletler’in genel kurulunda bu tartışılsa, sayısız münakaşa çıkar, aylarca konuşurlar, iyi bir karar alabilecekleri şüpheliyim. Müspet ve bu yönde bir karar alabilecekleri şüpheli. O, mümkündür ama öbür ihtimal de mümkündür, hiç birşekilde gündeme almamaları bile mümkündür. Öyle değil mi? Yani bu böyledir. Ben düşünce deneyi olarak söyledim kafamda gerçek ideal çözüm olarak. Ama aslında çok önemli bir fikir. şundan dolayı; Suriyedeki felaketin büyüklüğünden de onun önlenmesinden bahsetmiyorum. İnsanlığın geleceğinin inşaasından bahsediyorum. Orada birlikte çalışarak ve adam gibi hakikaten samimi ve iyi niyetli çalışarak.Rönesansta(?????????), ütopyalarda böyle şeyler var, evet. Bu da bir çeşit ütopya oldu dikkat edersen. Bu sefer, şöyle olsun demiyor da, nasıl olması gerektiğini orada araştıralım bulalım, diyor. Daha esnek bir ütopya yani, ütopik olmakla beraber, değil mi? Diyor ki, kardeşim, git Suriye’ye, öğren orada ne yapmak gerektiğini.

Yavuz-Emprizme yakın.

Şahin uçar: Evet. Tecrübe et, pratiğini yap, teorisini tartış, ne yapıyorsan yap. Ama hem problemi çöz, hem de orada kendi geleceğini adam gibi rasyonel bir tarzda, her yönden, her noktai nazardan(?????), her türlü teste ve laboratuar imkanına tabi tutarak inşa et, öğren. Çok güzel bir fikir aslında.

Yavuz -Siyasi teori inşaasında ya da felsefe inşaasında sorun şöyle çıkıyor; Acaba, benim zihnimle, dış dünya birebir uyuyor mu?

Şahin uçar: E tabi. Tasavvur ettiğimle…

Yavuz -Dış dünyaya, uyuyor mu?

Şahin uçar: İşte benim şu anda zihnimde, sözünü kesiyorum, sen, unutma. Şu anda zihnimde tasavvur ettiğim düşünce deneyiyle, Birleşmiş Milletlerin veya insanlığın, tasavvurlarının pek de tetabuk etmediğini, onların bambaşka bir dünyaları olduğunu, hiç de böyle şeylere itibat etmedikleri, bambaşka bir mahluk olduğunu insanlığın çok iyi bildiğim için, bunun, sadece bir düşünce deneyi olabileceğini söylüyorum.

Yavuz –Çok iyi niyetli insanları, dünyanın en iyi beyinli insanları…Söylemişler.-Marksizm, Anarşizm. Bu, teorik bir formasyon. Bu teori, dünyaya nasıl uyuyor, arada bir boşluk çıkıyor.

Şahin uçar: İşte o boşluğu biz orada öğreneceğiz. Ben diyorum ki, önceden şematize etmeyelim kardeşim. Bunun adı meritokrasi olmasın, bunun adı demokrasi olmasın, bunun adı parlementer demokrasi olmasın, bunun adı bilmem diktatörlük olmasın, monarşi olmasın, bir şey olmasın. Burada bütün insanlık var. Kendi nüfuslarıyla mütenasip temsil oranlarıyla birlikte ve kendi nüfuslarına göre Suriyeli mülteci veya vatandaşlarına göre memleketlerine kabul edecekler, memleketlerine kabul ettikleri insanların yüzdesi kadar da söz hakları olacak orada gelirden elde etmek, onlara çünkü dağıtacaklar sonuçta kendi masraflarını çıkınca, doğru mu?. Kendilerine almayacaklar bunu elbette, Suriyenin gelirinin yüzde sekseni gene Amerika’daki, Rusya’daki, Çin’deki, Arabistan’daki Suriyelilere gidecek nüfus oranlarıyla.

Ahmet -Yani bunun adı esnek adhocrasy olsun.

Şahin uçar: Esnek, bir de adhokrasi bu. Duruma göre. Burada kardeşim, İsrail’deki Kibbutz’u uyguluyoruz. Burada, sosyalizmi uyguluyoruz. Burada, kapitalizmi uyguluyoruz. Burada bilmem neyi, neyse artık, oradaki gereklere göre inşa edecek. Ve bunu da, orada müzakere edilerek, Suriye’de, kaç tane Çinli gitti oraya diyelim, efendim, yüz bin tane Çinli gitti, beş yüzbin tane Çinli gitti, tefekkül ettiği şeye göre. Bu beş yüzbin Çinliyi, Çin devleti de herhalde, oraya, efendim, sokaktaki dilenciyi Çinliyi göndermeyecek, ilim adamını gönderecek, efendim, siyasetçisini, kim gönderiyorsa temsilci olarak, seçip de gönderecek. Zaten seçme insanlar. Bu Çinli orada diyecek ki, kardeşim benim de böyle bir fikrim var, bu Amerika değil ki(??????) şöyle de olabilir, şunu da yapabiliriz, şudur budur.

Herkes en azından, kendi inisiyatifi dahilinde, kendi söz sahibi olabilir ya da birlikte karar verebilir, bunları bilmiyoruz. Şu var mesela benim aklıma hemen geliyor; diyelim ki sen Çin’e, Çin dünya nüfusunun yüzde 20′sidir kardeşim, dolayısıyla yüzde 20 oranında temsil edilecek dedin Suriye’de. O zaman en fazla söz hakkı otomatik olarak eğer bunu parlemento oy falan gibi bir yönetim şekli gibi düşünsen, otomatik olarak ağırlık Çinlilere geçiyor, doğru mu? Hintilere geçiyor. Nasıl ki Birleşmiş Milletler’de veto var. Onları aşacak formülasyonları da icat edeceksin orada. Belki, hatta, sırf bu sebeple belki, halklar bazındaki bir temsil, devletler bazındaki bir temsilden çok daha isabetli olabilir. Veya başka bi formül bulunabilir.

Yavuz-Ya da düşünceler.

Şahin Uçar: Veya düşünceler. Yani bunlar hepsi orada araştırılacak. Ama öncelik nedir? Önce dersin ki kardeşim, ey Suriyeliler, sizi Suriye’den aldık kurtardık. Ben nasıl kızımı, benim kızım biliyorsunuz, Suriyeli ile evlendi. Savaş olunca Suriye’den çıktı, Mısır’a gitti. Mısır da berbat durumdaydı. Müslüman kardeşler yeni işbaşına gelmişti. Ben gittim Mısır’a, burada iş miş de bulacağınız yok, karnınız da doymayacak. Sen git BirleşikArap Emirliklerine dedim çünkü damadın, efendim, ablaları orada çalışıyordu. Yani, Suriye kaçaklığından, Suriye’den hayatını kurtarmak için kaçanlardan biri de benim damadım ve kızım. Tamam mı? Şu anda orada bir de çocukları oldu, çocuk iş buldu çalışıyor Birleşik Arap Emirliklerinde. Suriye’den kurtuldu. Hayatı kurtuldu yani. İnsanlar zaten hayatını kurtarmak için Ürdün’de, Irak’a, Türkiye’ye sığınıyorlar milyonlarca kaçak şu anda.

Milyonlarcası da çaresizlikten ölüyor orada. Hiçkimsenin de yapabileceği bir şey yok. Facia da bu boyutta. Herkes biliyor bunu. Tasvirine hacet yok, Suriye’de ne olduğunun. Çözümü olmadığı da çok açık, şimdiye kadar ifade edilen görüşlerden. Binaenaleyh, benim söylediğim, evvela onları bir dağıtmak, dolayısıyla Suriye’de meseleyi bitirmek. Ha, kardeşim ben niçin durup dururken bir milyon Suriyeli’yi alıp besleyeceğim sırf insanlık adına, Türkiye bunu da yaptı üstelik, değil mi? Mecbur olduğundan veya isteyerekten.

Evet. Şimdi, niçin besliyeceğim demiyorsun. Diyorsun ki, evet, ben bir milyon Suriye’li aldım ama, o bir milyon Suriye’li yüzde kaçına tesavür ediyor, yirmide birine, şeyin, yüzde beşine. Yüzde beşi kadar da Suriye gelirinden alacağım, Suriyedeki işletmede söz hakkım olacak ve bu aldığım geliri bunlara dağıtacağım, diyorsun, tamam mı? Yani burada, kar zarar hesabı yok, bir takım, yani şey de yok, burada, efendim, ya biz niçin Suriyelilerin kahrını çekelim diye itiraz edecek halkların bir gerekçesi de yok çünkü Amerikan halkı şöyle diyebilir; Ya biz niçin Suriyelileri alacağız da yani, bir takım Suriyelileri, efendim, besleyeceğiz. Sen beslemeyeceksin ki adamı Suriye besleyecek gene. Veya ben senden Amerikan standartlarını ver buna demiyorum, Suriyede sahip olduğunu ortalama standartları ver asgari olarak diyorum. Suriyede nedir ortalama milli geli, beş bin dolar,beş bin dolarlık bir hayat ver buna, tamam mı? Fazlasını verirsen, öyle bir şey dediğimiz yok. Ama verme kardeşim, bişey de yani, burada şey yok, kimsenin zararı yok. Anlatabildim mi? Tasavvur ettiğim şeyde.

Burada sadece insanların düşünce bakımından olsun, fiil bakımından olsun, ataletleri, tembellikleri, efendim, boşvermişlikleri var, seyirci kalmayı tercih etmeleri var. Anladın mı, aldırmazlıkları, vurdumduymazlıkları var. Onun dışında, bu söylediğime itirazetmek için bir sebep göremiyorum ama bu da var insan tabiatında. Bende de var. Binaenaleyh, bunun da kolay gerçekleştirilebilecek bir karar olduğunu sanmıyorum. Sadece teklif diye söylüyorum. Anlatabildim mi Yavuz baba? Yani Birleşmiş Milletlere ben yazarım kardeşim bunu İngilizce. Birlemiş Milletlerin başkanı kim, valla ben bu işleri çok küçümsediğim için herifin adını bile bilmiyorum. Birleşmiş Milletlerin başkanının adını öğrenirim internetten, gönderirim ona, o daister gündeme alsın ister almasın. Benim vazifem biter. Doğru mu? Ama, o gündeme alsa bile bu iş gerçekleşir mi, böyle bir karar? Vallaha zor, onu da biliyorum. Ha ama yapabilmeliyiz.

Asıl önemlisi Suriyelileri kurtarmak da değil. Orada muazzam menfaatlerimiz var geleceğimiz açısından. Onun anlatılması lazım. Yani sen, kardeşim, insanlığa bir ülke tahsis ediyorsun, boş bir ülke. Şimdiye kadar olmamış bir şey. Vaktiyle, Amerika’yı istila etmişti Avrupalılar, göçmenler, biliyorsun Kızılderilileri falan darmadağın ederek, değil mi? Oraları istila ettiler, ne o, ne diyorlar ona Christoph Kolomb’dan sonraki kişiye? İşte, Amerika’yı keşfettiler, sonra bütün Avrupa nüfusu, bütün dünya Amerika’ya doldu. Amerika bir, yani, boş bir ülke gibi tasavvur edersen Kızılderilileri yok farzet, boş bir ülkeye dünya nüfusu gitti oraya yerleşti, değil mi? Ve Amerikan devleti doğdu. Şimdi bu onun gibi bir şey. Burada Kızılderili de yok, hiç kimse yok. Boş bir tabiat ve insanlığıoraya yerleştiriyorsun. İnsanlığın, efendim, kendi içinden seçtiği, her bir insan zümresinin kendi içinden seçtiği temsilcileri, adil oranda yerleştiriyorsun, onlar orada bu deneyi yapıyorlar.

Böyle bir, yeni bir ülke ve devlet kuruyorlar, dünya devleti kuruyorlar orada ama ölçeği Suriye çapında bunu sonra ileride yahu bu çok başarılı oldu, çok da iyi eskisinden, en azından eski sistemlerin bir çok kusurunu burada hallettik, e o zaman bunu dünya ölçeğinde de tatbik edebiliriz diye de düşünebilirler. Ama yani tabi ben, bir dünya devleti temenni edemiyorum şu anda durup dururken, çünkü bir dünya devleti totaliter bir sisteme dönüşecektir. Burada böyle bir şeyin olmamasının şeraiti öğrenirsek diye söylüyorum, anladın mı? Bir totaliterizme, bir adaletsizliğe, bir haksızlığa yol açmayacak bir sistemi burada inşa etmeyi öğrenirsek, dünyanın geri kalanında da tatbik ederiz. Onu öğrenmiş oluruz orada, e niçin Suriyeyle sınırlı kalsın bu dünya devleti madem bu kadar mükemmeldir madem hepimiz beğeniyoruz, her yerde uygulayabiliriz.

Ahmet-Zaten benim de böyle bir sosyal organizyon modeli inşa etme gibi bir düşüncem vardı yani böyle bir şey…

Şahin Uçar: Tamam da sosyal organizasyonu böyle düşünerek inşa edemiyorsun. İnsanlık bunu denedi. Güçle de denedi, ekonomiyle de denedi, her şeyi denedi şimdiye kadar, teorik olarak da denedi, inançla da denedi Fisagor’dan beri; her yolu denedi insanlık ve ciddi, kalıcı, esaslı bir sosyal organizasyon modeli geliştiremedi. Burada, şimdi bunu sıfırdan başlayarak, şartların azami pozitif olduğu, ülkenin boş olmasından dolayı, şartlarda başlayarak pozitif işbirliğiyle inşa etme gayretiyle başlayarak yapacağımız için… bu şartları kendi oluşturma hali…

Yani orada insanlık, içine doğduğu şartları değil, kendi oluşturduğu kontrollü şartlarda bişey yapacak, inşa edecek, değil mi?

Yavuz: yani hocam ilk defa insanlık şartların dışına çıkacak İçine doğduğu tarihi şartların dışında,kendi kontrolünde bir tarih oluşturucak, doğru mu? Ve çok önemli bir şey yapabilirse.

Yavuz-Şimdi onu Hegel anlatıyor. İnsanlık ilk başta doğal şartların zorunluluğu içinde doğdu, onlara mahkumdu. Daha sonra, içinde yaşadığı toplumun şartlarına mahkum kaldı,törenin, geleneklerin şartlarına. O açıdan diyor, Yunan bilinci özgür değildi. Yunan bilinci, diyor, site toplumunun şartlarına uymaya mecburdu, diyor. Onun içi tam bilinçli değildi, diyor. Hrıstiyanlığını gelişiyle bilinç bir parça özgürleşti ama insanlık ne zaman kendi bilincine varacak, o zaman kendi bilincine vardığı zaman, toplumun,içinde doğduğu toplumun, kültürün, devletin şartlarından kurtulup, sırf yeni bir…

Şahin uçar: Zaten tarih felsefesi yapmanın hedefi o. Kendi kültürel şartlanmalarından, kendi eğitiminin, kendi kültürünün, kendi devletinin, kendi sınırlarının şartlarındankurtulup, bütün kültürleri inceleyip, mukayese edip, meziyetini, noksanlığını mukayese edip, kendi yeni vizyonunu inşa edebilmek için tarih felsefesi yapmak gereğioradan çıkıyor zaten, yeni oryantasyon gereği. Ama bugün böyle bir şey olmasa zaten böyle bir tasavvur da geliştirmeyeceğim ben. Ama, bu holistik molistik fikirlerinolması, ama, burada hakikaten tam o Hegel’in de tarif ettiği gibi o bir ölçüde gerçekleşti ama aydınlanmadan sonra, şimdi asıl bu Suriye deneyi yapılabilse, Suriye boşaltılabilse,ve insanlık orada müşterek bir yeni insanlık inşa etmeyi başarabilse, o zaman kendi şuurunda inşa etmeyi başarabilecek yeniden. Çünkü orada artık tek tek ferdi şuurlar aşılıyor. Bütün beşeriyetin şuuru ve işbirliği. Bunun mahsurları olmakla beraber, şeyleri de var, yani meziyetleri de var. Çünkü insanlar birlikte iş yaptığı vakit, işlerkarışabiliyor. Farklı perspektifler işleri netleştirmekten ziyade, efendim, karmaşaya, münakaşaya veya kaosa dönüştürebiliyor. Ama farklı perspektiflerin, daha önce kendi kültürümüzünşartlanmaları yüzünden, şartlandırmaları yüzünden fark edemediğimiz, efendim, kusurlarımızı veya başka hususiyetleri fark etmemizde de sebep olması, bir avantajı var.

Yani bir cemiyette taoist bakış açısıyla bakmak başka bir şeydir, Hristiyan bakış açısıyla bakmak başka bir şeydir, Müslüman gibi bakmak başka bir şeydir, Komünist gibibakmak başka bir şeydir, kapitalist gibi bakmak başka bir şeydir, her neyse. Farklı perspektiflerin aydınlattıkları bölgeler de farklı, görüş açıları farklı olduğu için,karanlıkta bıraktıkları şeyler de. Şimdi ama tek bir perspektife, tek bir kültüre sahip olduğun zaman, sadece o bakış açının içine giren hususiyetleri görebiliyorsun, tanıyabiliyorsun.

Farklı perspektifler karanlıkta kalan bölgeleri de aydınlatmak gibi meziyeti var. Karışıklığa da yol açmak gibi, kafa karışıklığına yol açmak gibi veya işbirliğinde zorluğa yol açmak gibi bir kusuru olmakla beraber, farklı anlayışları da öğretmek gibi bir meziyeti de var yani. O yüzden bu önemli bir deney oldu.

Şahin uçar: Ve tam self-conscious dediği Hegel’in işte bu.

Geist’ın kendini gerçekleştirmesi diyor ya devlette, burada, hazır, adeta bakir bir toprak buluyorsun, geniş bir toprak, geniş bir ülke. Boş, her türlü imkana sahip ve orada birlikte bir iş yapıyorsun.

Yavuz-Zihnin mükemmelliğe ergisi, Geist.

Şahin uçar: Evet, bu tam o, öyle değil mi? Yapılabilse.

Yavuz-Hegel bunu, antik şüphecilerden öğreniyor. Bu antik şüpheciler, mutlak doğruları, gerek rasyonellerin, gerek rasyonelistlerin, gerek empristlerin, doğrularına inanmıyorlar. Aklın sınırlı olduğunu, görüngülerin, empiristlerin inandığı görüngülerin de geçici olduğuna, görüntüler de diyorlar ki, görüntüler de geçici, devamlı değişiyor bu görüntüler, kafamdaki görüntüler.Appeiron’la(?????) değişiyor. Ona da inanamam diyor. Akılla sınırlı, diyor. Oradan şüphecilik akımı doğuyor, antik şüphecilik. Daha sonra şüpheciler diyor ki, bu, insanların içinde inandıklarıkültür, din gibi kurumlar bazı egemenler tarafından kurulmuştur, insanlar bu kurumların kölesi olmuştur. İktidar ilişkisidir bu.

Şahin uçar: Yani, bütün şeylerini bir tarafa bıraksak bile bu Dostoyevski’nin tarifi gibi, insan düşüncesinin hürriyeti açısından düşünsek, insanın düşünme hürriyeti açısından düşünsek, kültürün şartlandırmaları,din, ekonomi, kilise, hatta Tanrı inancı da dahil olmak üzere, Tanrı da dahil olmak üzere, insan, sınırlandırılmış bir yaratık. Fakat, kendi hürriyetini, kendi şuurunu inşa edecekse şayet o zaman benim dediğim gibi ya oturup şuuru yeniden inşa etme gayretinde olacak ferdi olarak, ki benim şu ana kadar yaptığım hayatımda o… tarih felsefesiyle uğraşmanın maksadı oydu. İnsanlık olarak da böyle bir imkan var aslında önünde, yapabilse.Onu kastediyorum.

Kendi şuurunu inşa etmek bu, kendi hürriyetini inşa etmek, kendi sosyal organizasyonunu inşa etmek, yaparken öğrenmek ve törpülemek. Çünkü orada, falanca devletin kanunlarının zorlayıcı anayasası, mecburiyeti, bilmem askeri, polisi falan yok, orada bütün insanlık var. Öyle değil mi?

yavuz-tabii

Ben, efendim, Amerikan kanunlarına göre düşünmeye zorluyorum seni diyemez kimse orada, veyahut Çin kanunlarına göre. Çin kanunlarıyla mahdudsun,Çin’in gelenekleriyle mahdudsun, Çin’in kültürüyle mahdudsun, öyle bir şey yok. Bütün insanlık temsil ediliyor orada. Her birinin kendi farklı anlayışı, kendi farklı şeyi var orada. Bunlar, yerine göre birbirini törpüleyecek, yerine göre birbirini aydınlatacak, bilemiyoruz. Ama, öğreneceğiz. O bakımdan, zaten asıl o yönü, yapılabilse, bu tasavvur pratiğe geçilebilse, asıl o yönü çok şey. Yani bu Suriye hadisesi, Suriye’nin durumu, Suriye’nin içine düştüğü maalesef bu felaket, insanlığa böyle bir fırsat sunabilir diye söylüyorum. Ama tabi bunu, bunu şimdi şey yapmak lazım, böyle konuştuk, tamam, güzel bir tasavvur olabilir, fakat bunu güzel bir deklarasyona da dönüştürmek lazım. Bir manifesto gibi, güzel bir üslupla, deşifre edip, güzelce yazıp, ikna edici, efendim, argümantasyonlarla da destekleyip, sunmak lazım ki yani etkili bir şekilde de dönüştürmek lazım yani böyle sohbet üslubunda bunda kalmamalı.

Yavuz-Aydınlanmanın yarattığı en büyük hayal kırıklığı, aydınlanma düşünürleri, insanın özgürleşebileceğini düşündüler, fakat devleti hesaba katmadılar.

Şahin uçar: Evet

– Yavuz-Dini kaldırdığı zaman insan özgürleşecek dediler, onun yerine devlet kondu. Devlet, modern kurulan ulus devletler, insanı yeni kölelere dönüştürdüler.

Şahin uçar: -Çok daha, çok daha tesirli, çok daha etkili, çok daha zorlayıcı müeyyidelerle, öyle değil mi? Dinlerde bile farklı mezheplere, farklı anlayışlara yönelebiliyorsun, burada kanun diyor ki, sağ şu çizgiden dışarı çıkamazsın, cezalandırırım, diyor.

– Yavuz–İlk başta temel eğitim, temel eğitim, ortak vatandaşlığın yaratılması, milli orduların kurulması.

Şahin uçar: -Evet, e işte buradan başlıyor felaket zaten. Şimdi burada, ordusu, kanunu, zorlayıcı kültürü, tek bir kültür olarak yani, zorlayıcı inancı, zorlayıcı herhangi bir baskısı olmayan bir yeni insanlık modelinden bahsediyor. Burada bir şey oluşacaksa,o, otantik olarak, o şartların içinde oluşacak, o geniş anlayış içinde oluşacak, zorlamayla değil, yani. Tarihin icbar ettiği, tarihten gelen şartların zorlamasıyla değil. Kendi şuurumuzun ve kendi hür irademizin yönlendirmesiyle oluşacak. Bu fevkaladeönemli bir şey. Ve, insanlığın bugüne kadarki bütün faaliyetlerinden aslında daha önemli bir hadise bu. Bunu başarabilirse, bunu anlayabilirse, yapabilirse. Çünkü, sıradan ekonomik faaliyetler yapıp büyük paralar kazanıp bir anlam ifade etmiyor. Senle birliktegeçip gidiyor. Nihayet sen ölüyorsun. Öyle değil mi? Sıradan bir güç elde etmek, bir devlet kurmak, büyük bir devlet bile olsa, bir imparatorluk bile olsa, bir şey ifade etmiyor. Veya büyük bir başarıya imza atmak. Burada farklı bir şey var.

Yavuz-Bilincin dünyayı kurması var.

Bilincin dünyayı kurması ve dünya çapında bir bilinç inşaası var. Bilincin, şahsiyet seviyesinden, yani tek tek fertlerin bilinç seviyesinden, mahşeri, beşeri, beşeriyet şuuru seviyesine yükselmesi, tabiri caizse. Yani daha geniş bir holistik konsept içinde,daha geniş bir vicdanın ve daha yüksek bir şuurun oluşturulması. Hem de insanlığın müşterek emeğiyle oluşturulması. Çok kutsal da bir hedef aslında. İnsanın kendisi aşması, kendi sınırlarını aşması. Ahlaki, hukuki, ekonomik, siyasi, her ne gelirse aklına, inançlarlailgili. Her türlü sınırını aşması ve kendisini inşa etmesi faaliyeti bu.

Yavuz -İnşa etmesi, insanın kendisi tine dönüştürmesi.

Şahin uçar: Evet. Yani o yüzden aslında son derece parlak bir fikir. O yönünü düşündüğün zaman ve uygulanabilse. Yani diyelim ki Suriye’yi tahliye ettik abi. Bir sene uğraştık, yerleştirdik, iyi kötü, ilk üç beş sene biraz zorlandık şu oldu bu oldu, bir takım bürokratik yapılar kurduk, dağıttık mağıttık, ama bir beş sene geçti, on sene geçti bu pratik içinde, bazı şeyleri gördük hataları tasfiye ettik, bazılarını yenisini geliştirdik, duruma göre yeni modeller aristokrasi dediğim gibi, oluşturduk yerel bazlarda falan, herkes gruplarına göre dediğim gibi farklı uygulamalarada gitti yerine göre, deneylere gitti filan falan. Sonuç olarak bir yirmi sene böyle uğraşıp Suriye’de, vallahi bugüne kadarki tarihteki tecrübemizden öğrendiklerimizin yük katını öğreniriz insanlık olarak. Doğru mu? E bu o kadar büyük bir menfaat ki, geriye kalan siyasi, stratejik veyaekonomik menfaatleri çok aşıyor, çok aşıyor.

Bunu insanlık aslında denedi biliyor musun? Önce Pisagorcular yaptı, Pisagor yaptı. Tabi Pisagor bir peygamber filozoftu, (?????????) inanç bazlıydı, işte, matematik bazlıydı, şuydu buydu, ezoterik bir inisiyasyona dayanan bir dini inanç cemiyetiydive çok da başarılıydı beş altı asır sürdü Pisagor cemiyetleri, öyle bir günde kaybolmadı yani. Eflatun çağında bile Pisagorcu cemiyetler ayaktaydı gitti onların içinde yaşadı Eflatun yani. Pisagor’dan yüz-yüz elli yıl sonra. Daha sonra da devam etti. Pisagorcular oturup Pisagorculuğun tarihini yazmışlaron cilt yani. E şimdi bu pekala da başarılı bir şekilde uygulandı Pisagorculukta. Sonra bakıyorsun işte, Tapınak Şövalyelerinden tut da, Masonlara kadar, Illuminati’ye kadar ya da aklına gelen gelmeyen çeşitli ideolojiler, Marksizmi, Anarşizmi, Kapitalizmi, Liberalizmi, bilmem nesi, yahut çeşitli dinler onların insanları bir misyon etrafında birleştirmesi veya tarikatler veya inançlar, mezhepler falan şeklinde, pek çok insanları motive etme, bir misyon etrafında birleştirme maksadına matuf pek çok deney var insanlığın aslında. Ama hepsi başarısız. Ya da kısmi başarıları var.

Yavuz -Devletin içinde deneyince bunu…

Şahin uçar: İşte tarihi şartların içinde oluştuğu için öyle. Bu dediğim gibi, hür bir inisifiyatifle, insanlığın kendi tercihi ve hür inisiyatifiyle, hür seçimiyle ve tam bir hürriyetle serbesti içinde kendi gayretiyle oluşturduğu bir şey değil. Şartların zorlamasıyla ve üstelik o şartlar baskıcı, çok ağır. Bunun cinayeti var, bunun soygunu var, bunun eşkiyası var, bunun kanunu var, bunun devleti var, bunun ordusu var, bunun savaşı var, bunun, yüz bin çeşit şartın içinde insanlık yaşayarak bugünlere geldi, öyle değil mi? Bunların hepsinin menfii tesirleri altında oluşmuş insanlıktan bahsediyoruz biz. Bunların hepsini elimine ederek başlıyorsun abi. Orada savaşı bitiriyorsun. Yerine bir kere mutlak suut? geliyor bütün dünya devletlerinin bütün insanlığın eşit oranda temsil edildiği. Bütün halkların, hatta, nüfusu oranında temsil edildiği. O nispette temsil edildiği. Ve o nispette de mesuliyet yüklendiği bir tecrübeden bahsediyoruz.

Aslında muhteşem bir fikir, bence. (???????)ama bunu, yazmak lazım ve İngilizce’ye çevirmek lazım, ve bunu da, İngilizce, işte buradan dinleyeceksin, kaydedeceksin, sonra İngilizce’ye çevireceksin. Ondan sonra bu İngilizce metnin güzel bir manifesto, üslublu güzel, rahat anlaşılır, efendim, rahat anlaşılır bir beyanname gibi telif edilmesi ve insanlarda, internette de, her yerde de takdim edilmesi gereken bir şey. Yani biraz çalışma gerektiriyor. Şu metni tercüme edeceksin, deşifre edeceksin bir, İngilizce’ye tercüme edeceksin iki, ondan sonra oturacağız üçümüz Yavuz, sen, ben, üçümüzün de İngilizce’si var, şöyle mi olsun böyle mi olsun bu cümle, şuraya bunu ekleyelim, buraya bunu çıkaralım diye,o metni bir düzelteceğiz, öyle mi Yavuz? Ondan sonra diyeceğiz ki kardeşim, bakın size makul, güzel ifade edilmiş fikir sunuyoruz, ister kabul edin ister etmeyin, yani, o ayrı bir mesele. Ondan sonra onu, zaten benim aklımdan eskiden geçiyordu biliyor musun?

Ben oturayım da, İngilizce, böyle insanlığa, Birleşmiş Milletlere, Amerikan halkına,ingiliz halkına hitap eden, İngilizce bilenlere hitap eden bir metin yazayım ve fikirlerimi anlatayım, gene kabul etmezlerse etmesinler diye. Ama kardeşim yani zaten tembellik, zaten yapmıyorum, gene de yapacağım yok, yazmıyorum zaten bir şey gördüğün gibi. Bari bunu yapalım. Yani ama buna sizin gayretiniz gerekiyor. Ben yapacağımı yaptım şu ana kadar, bitti. Daha da konuşmuyorum artık bundan sonra ne söyleyecekse Yavuz söylesin, sen söyle kardeşim. Bu kadar yeter. Bundan ötesi sizin gayretinize bakar, vesselam…

Bilmem kaç milyon yıldır yeryüzündeyiz, şurada neredeyse son 5-6 bin yılda insan olduk. Evet neandertallerin tarihini 2 bin yıla çıkarabilirsinevet 100 bin 200 bin yıl evvel insan vardı ama neredeyse konuşmayı yeni öğreniyordunuz, diller teşekkül etmemişti daha. Öyle değil mi?Kültürler teşekkül etmemişti daha, bundan 300 bin 500 bin yıl evvel. Hep ilahi kültürler vardı. E medeniyet başladı, iş bölümü başladı, ilim ilerledi, bilgi ilerledi, Hafızayı, efendim, yazı ile güçlendirdik, bilmem bu kadar birikimimiz var, bu kadar mesafe katettik. Bak insanlık geldi, sıradan bir iki ayaklı canlıyken yeryüzünde, medeniyet kuran, bir kültür inşa eden, arkasından bir medeniyet inşa eden, arkasından ilim irfan inşa eden bir yaratığa dönüştü. Bambaşka şuurlar inşa etti, dinler,bilmem neler, bir sürü rengangerenk değil mi bugün bütün dünya?

Şimdi, ama bunların hepsi verili şartlar altında cereyan etti. Bir coğrafya vardı, o coğrafyanın koyduğusınırlar vardı, zorlamalar(?) vardı, kimisi çölde yaşıyordu, çöl şartlarına tahammül etmek zorundaydı, kimisi bataklıkta, kimisi bilmem dağ başında, kimisi bozkırda,kimisi bilmem nerede. Doğru mu? Sonra, kültürlerin, o şartlarda oluşan kültürlerin zorlayıcı, sınırlayıcı şartları vardı. Onların sınırladığı perspektifler, onların sınırladığı davranışlar, örflerin, geleneklerin, kanunların, sayısız, insan hürriyetini tahdit eden gücün etkisi altında düşündü ve yaşadı insanlık.

Bak Newton yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük ilim adamlarından biri, belki en büyük fizikçi, doğru mu? Tesirleri ve ehemmiyeti itibariyle. Ama, Newton denen adam, alchemist’dirkardeşim, bir. İki; oturuyordur Tevrat’tan, ebced hesabıyla, efendim, eski cifir hesabıyla kehanetler çıkarıyordu. Biliyor musun ki, diyor ki, Tevrat’ın Daniel bölümünde, iki buçuk yıl sonra kıyamet kopacak yazıyor, bunu böyle yorumluyor. Ondan sonra da bu iki buçuk yılı, 360 gün hesaplandığına göre Daniel’in çağında işte 2 buçukyıl şu kadar gün eder, Şarlman’ın ortaçağ Roma-Cermen imparatoru, Katolik imparatoru ilan edildiği tarih de 1000 yıl olduğuna göre bunu da eklersek 2060 yılında kıyamet kopacak diyordu. Yani bunu tabi sırf böyle mistik bir adam olduğu için, işte Tevrat’a falan böyle itibar ettiği için, buradan böyle bir takım ebced hesaplarıyla falanla filanla bir takım kehanetler çıkardığı için söylüyor veya bir takım nesneleri altına çevirmeye çalışıyor bir alchemist olarak. Büyük bir fizikçi olabilir ama aynı zamanda böyle Newton çapında bir insanın bile içinde yaşadığı kültürün, dinin telkinleriyle, böyle çıkarımlar yaptığı bir insanlıktan bahsediyoruz, Newton çapında bir dehanın. Tamam mı?

Yani insan, kültürün şartlandırmalarına, efendim, tarihin şartlandırmalarına, içinde yaşadığı cemiyete, inançlara, kanunlara, şunlara bunlara o kadar bağımlı ki, o şartlarda o kadar ağır baskısı altında ki, isterse Newton çapında bir dahi olsun, oturup iki buçuk yıl, bu yılın günlerini hesaplarsak 2060′ı hesaplar diye, 2060 yılında kıyamet kopacak diye kehanet yapabiliyordu, tamam mı? İşin tuhafı, oldukça da gerçekçi görünüyor bugünlerde çünkü 2060 yılına kadar bir ekolojik felaketle bir kıyamet koparsa hiç şaşmam insanlık o yolda gidiyor çünkü. Yani, bir hurafe gibi görünüyor ama bir yandan da böyle bir gerçekleşme şansı da var.

Hatta, biliyor musun ki, bu Newton bu Tevrattan kehanetleri yaparken, nedir o, Apokaliptik şeyleri bunların? Armeggeddon savaşı. Armaggeddon savaşı yapılacak,işte efendim, Yahudiler, Kudüsteki kutsal mabedi yeniden inşa edecekler. Çünkü birincisini Babil kralı Nabukadnezar yıktı, sonra Romalılar bir daha yıktılar. İki kere Yahudiler yeniden inşa etti. Şimdi yeniden İsrail’e döndüler, şimdi yeniden inşa edeceğiz, yıkılan mabedimizi diyorlar. Onlar bu yıkılan mabedi inşa edeceğiz diyor,müslümanlar diyorlar bizim camilerimizi yıkıp mabed falan inşa edemezsiniz, bir de böyle bir kavgamız var. Hatta, bir takım, neydi onların adı, Evanjelistler gibi, o Bush’un da mensubu olduğunu iddia ettikleri, bir takım tuhaf Hristiyan fanatikleri, Haçlı seferlerini ilan ettiler Irak’a giderken, efendim, Armeggeddon savaşını yeniden çıkaracağız dediler, yani Newton’un bu şeylerini, kehanetlerini gerçekleştirmek için ellerinden geleni de yapıyor insanlık yani, şu anda.

Bu kadar saçma bir konumu var insanın yeryüzünde. Yani hem şartların, Dostoyevski’nin dediği gibi hem dinin, hem kilisenin, hem ekonominin, hem iktidarın, hem kanunların, hem Tanrı’nın her türlü tahdidi ile hürriyeti sınırlandırılmış. Ben ise diyorum ki kardeşim, kendi hür iradenizle ve inisiyatifinizle ve müşterek olarak kendi güzel işbirliğinizle bir şey yapın, kendi şuurunuzu inşa edin, kendi şuurunuzu aşın, insani kapasiteleriniz biraz üzerine çıkın..Tamam tarih sizi şimdiye kadar çok zorladı, çok şartlandırdı, çok fazla yanlış yönlerdirdi veya kötü etkiledi. Ama şimdi siz eğer böyle bir şey yapabilirseniz, bütün bunları aşmış olarak ve tamamen pozitif şartlardan başlayarakiş yapmış olacaksınız.

Zaten muazzam bir bilgi birikimiminiz var, ilk insanların durumunu düşünün, medeniyetin kuruluşundan önceki durumları düşünün, pigmelerin durumunu düşünün, bugün hala yeryüzünde var değil mi iptidailer, onların durumunu düşünün. Sen ise muazzem bir teknoloji, ta Marsa kadar gitmişsin, muazzam bir ilmi birikim, muazzam bir felsefi birikim, muazzam bir tarihi tecrübe, sayısız siyasi tecrübe, sayısız şuur seviyesiyle başlıyorsun vetamamen pozitif şartlarda başlıyorsun, kocaman bir ülke, bomboş, emrine amade, her türlü imkanıyla ve sen de her türlü donanımla mücehhez olarak başlıyorsun ve hiç bir sınırlama olmadan, böyle, kanunların, devletlerin, ideolojilerin bilmem saçma sapan rejimlerin zorlamasıyla, bilmem nesiyle falan, muhatap olarak değil. Öyle değil mi?

Bu muazzam bir imkan. Vaadettikleri de, insanlığın diğer faaliyetlerinden daha önemli. Çünkü aslında insanlık, iyi bir sosyal organizasyon yapmayı bugüne kadar başaramadı.

Hazar Kağanı Bulan Han’ın rüyalarına çağdaş yorumlarda söyledim. “Belki iyi niyetli olabilir ama Tanrı yaptığı işleri beğenmiyor kesinlikle insanlığın”, dedim. Değil mi? Ben söyledim de yani, yok iyi bir organizasyon, uyduruk bir organizasyonu var. İnsanlar bir yerde açlıktan ölüyor, öbür tarafta istismar ede ede bilmem ne oluyor. Yani bu olmaz.

Ahmet- Evet, şimdi bu Holism of Evolution kitabında mesela gelecekteki olayların, hatta günümüze etkisinden bahsediyor.

Şahin Uçar: Tam orada bak iyi hatırladın. Benim söylediğim de işte öyle bak. Geleceğin bugünü etkilemesi makamında söylüyorum Suriye deneyini. Suriye olmayabilir, başka yerde olabilir, uzayda olabilir. Her halükarda insanlığın gelecekte inşa edeceği ma’şeri şuur, beşeri ferdi şuuru aşan ma’şeri şuur, ma’şeri /beşeri şuur, ya da düşün ki internet kocaman bir beyne düşündü zaten şimdiden, bütün nöron ağları bir de suni zeka gelse zaten dünya çapında bir zeka oluşacak yakında. Yani öyle bir istikamettegidiyor ki insanlar, hem muazzam şeyler vaadediyor, klonlamasından, bilmem kök hücresinden bilmem nesinden tut da, tıpta suni zekasına, robotlara varıncaya kadar,(???)muazzam tehditler, ekolojik felaketler de. Bunların hepsini düşünmek, değerlendirmek zorundayız. Tamam, normal bir insan bunu yapamaz, tek başına. Bir insanın sınırlı birentelektüel kapasitesi vardır kardeşim, isterse Newton olsun. Çarklar, onun inançları, onu yönlendirir, verdiğim örnekte olduğunu gibi. Bir insan bir cemiyetin içinde yaşar, kanunlar, bilmem neler, bilmem neler vardır. Devletler de insanlardan farklı değil. Menfaat hesapları var, kendi reel politikleri var, efendim, stratejileri var, hedefleri var, var oğlu var. Onların arkasında büyük şirketler var. Onların başka hesapları var. O kadar karmaşık bir şey ki, içinde yaşadığımız şartlar, anlamaktan bile aciziz.

Bu durumda, niçin, hakikaten, hür bir insanın kendi tercihleriyle yapabileceği bir faaliyet tarzında bir faaliyet, önümüzde vaadedilmiş böyle bir faaliyet varsaonu yapmayalım yani, onu da yapabilmemiz lazım, yani. Adem cennette yaşıyordu biliyorsun, işte elmayı yedi yemedi, yasak meyveydi, kovuldu cennetten falan. Biliyorsun o alegorik hikayeyi. Şimdi burada, insanı, yeryüzünün, tarihin, çeşitli müsnebit rejimlerin, adlarının demokrasi olup olmaması çok farklı değil. Çeşitli zorlayıcı, hürriyeti tahdit edici, ayrıca kötülüğe yöneltici sayısız menfi tesirin etkisinden kurtarıp, Suriye çapında bir Aden bahçesine koyuyoruz yeniden yahu, daha ne istiyorsunuz?Üstelik de bu kadar birikimle, bu kadar bilgiyle, bu kadar şuurla, bu kadar teknolojiyle. Doğru mu? Ama, yapabilsek de keşke, şöyle güzel bir etkili bir İngilizce metne dönüştürsek de, hiç olmazsa neşretsek. Yani, tamam, ne olur bilmem ama, öyle değil mi?

Yavuz : iyi olur…

Interpreting Turkey’s Military Operation in Syria

18OCT

Ever since things started to go badly wrong in Syria after the uprising prompted by the 2011 Arab Spring, the situation has converted the customary fog of war into an impenetrable black box. None of the intervening political actors including Turkey, United States, Iran, Russia, Israel, the UAE, and Saudi Arabia calculated correctly, nor did the various non-state extremist groups associated with al Qaeda and later ISIS, as well as a variety of anti-Damascus Syrian insurgencies. No international conflict has ever been quite as opaque, multi-faceted, and beset by the play of contradictory, and even self-contradictory national, regional, and global political forces. What is said and what is done diverge so dramatically that all efforts at understanding are contingent and need continual updating. Aside from the sincere efforts to interpret and appraise what is happening and why, are a variety of manipulative agendas in which facts, intentions, and motivations are subordinated to the cookie cutter rigidity of wider political goals that are not acknowledged, and envelop the realities of this Turkish military operation in dark clouds of fabrication. It is with the awareness of these difficulties that I am making this effort to comment on this latest episode in a tragic sequence of Syrian events that began more than eight years ago with spontaneous civilian demonstrations in Deraa against serious human rights abuses by the Damascus government, a dynamic seemingly aggravated by climate change impacts in other parts of the country that gave rise to internal migrations and ordeals of displacement. The government crackdown on this show of opposition was harsh, and a full-fledged armed uprising quickly followed.

 

Two fundamental miscalculations by non-Syrian actors, which were repetitions of past mistakes by all these contending forces, have certainly contributed to the devastation of Syria, the massive suffering of its people, death and injuries for hundreds of thousand, and the displacement of millions, creating a set of circumstance that still has little prospect of producing satisfactory ending. The first miscalculation, shared especially by Ankara and Washington, was that military intervention could quickly tip the balance, producing the long. desired regime change in Damascus sought for decades by the U.S. and Israel. The second miscalculation was to suppose that Syria was similar to Libya, that is, an autocratic government lacking political support from its own population, and thus susceptible to being easily toppled by insurgent violence, especially if backed by external diplomatic encouragement and military assistance. These miscalculations overlooked the capabilities of Iran and Russia to offset anti-Assad interventions and seriously underestimated the domestic support enjoyed by the government in Damascus as well as the capabilities and battlefield effectiveness of the Syrian armed forces, which far exceeded what was available to the government of Qaddafi’s Libya.

 

In the years of disorder, the struggle for control of the Syrian state became entangled with other political preoccupations, especially the U.S. led struggle against ISIS and Kurdish efforts to pursue their goals of self-determination, given the fluidity of the political situation in Syria, its enjoyment of American support, and the influence exerted by the success of Iraqi Kurds in virtually achieving de facto statehood in northern Iraq. The Kurdish plan unfolding, in collaboration with U.S. military forces supposedly present in Syria to fight ISIS and Damascus, was to help the Syrian Kurds achieve their goals under the militant leadership of the YPG (Kurdish Peoples Protection Group), which most expert commentators agreed was closely linked materially and ideologically to the PKK (Peoples Workers Party), which has been engaged in armed struggle against Turkey for more than 30 years in a continuing struggle that has already cost over 40,000 civilian lives. The PKK objective was either to create a stand-alone Kurdistan or establish an autonomous Kurdish dominated political entity within existing Turkish borders, which seems akin to the YPG goal. As complicated, contested, and relevant as is this background, the foreground is even murkier.

 

There are several extraneous factors that need to be considered. First, Trump’s diplomacy, as usual, irresponsibly sent the most mixed possible signal to all interested parties, coupled with inflammatory insults and irresponsible insults directed at Kurdish identity and aspirations. To Ankara, the abrupt pullout of American military forces seemed clearly intended and reasonably interpreted as a green light to create a safe zone on the Syrian side of the Turkish border by ending YPG presence in a 20-mile strip of territory in northeast Syria. Such a signal was soon followed by severe, unlawful, and totally threats unexpectedly issued by Trump warning of dire consequences if it failed to follow orders from the White House. Such a diplomatic reversal was also reinforced by the imposition of sanctions (increasing tariffs on Turkish steel by 50% and freezing the assets of several Turkish officials) that are quite ambiguous. These sanctions can be interpreted either as punitive or as a mere gesture designed to appease Republican critics in the U.S. Congress who uncharacteristically voiced harsh criticism, accusing Trump of abandoning the YPG, recently an important ally in the primary American fight against ISIS terrorism. During his presidency, most of Trump’s foreign policy swerves seem dictated more by calculations related to American domestic politics than to a reconsideration of how to carry out international policies in an effective manner.

 

To the Syrian Kurds aligned with the YPG, it was the end of the dream of self-determination, substituting instead an awful prospect of yet another military and humanitarian catastrophe. Apparently not all Kurds shared this interpretation as many thousands fled across the border seeking sanctuary in Turkey, and adding still more refugees to 3.5-4 million already present. As throughout their century of frustration and struggle the Kurdish national movement has failed to present a united front as to means and ends, and lacks forceful visible leadership that could exert influence on world opinion.

 

A second extraneous set of factors involves taking account of the intense international campaign waged against the Turkish government as led by Recep Tayyip Erdoğan, which was seized upon by external enemies of the Turkish president and the governing AKP (Justice and Development Party) to brand the Turkish incursion as ‘ethnic cleansing’ and even ‘genocide.’ It was also contended that Turkey had become such a disgrace to NATO that it should be expelled. American diplomacy was also sharply attacked due to the cynical abandonment of the Kurds as soon as Washington believed that their help was no longer needed. It is not that these anti-Turkish views are all wrong, but they were certainly being used for wider purposes unrelated to the cross-border attack, and hence distorted almost beyond recognition.

This anti-Turkish campaign has been waged by a loose coalition of political forces, including overseas Kurds, hard-core Kemalists, and unrepentant followers of the Fetullah Gülen movement that staged in Turkey an attempted coup in 2016. At the time what European and North American reactions of indifference to whether or not the elected democratic government of Turkey survived was seen by many in the Turkish government and public as an ominous development. If you take the trouble to read what is published on the militantly pro-Israel, ardently Zionist websites such as Middle East Forum, a vehicle for the views of Zionist extremist Daniel Pipes, or Gatestone Institute associated with such rightest figures as Alan Dershowitz and John Bolton you will encounter a steady stream of rabid opinion pieces designed to delegitimize Turkey in every possible way. There is much pious writing on these websites about abuses of human rights in Turkey, which is in large measure deserved, but it is coupled with a deafening silence about far worse abuses in Egypt and Saudi Arabia. It doesn’t require a PhD to understand that what is at stake is Middle East hegemony for the United States to be carried out in close collaboration with Israel and Saudi Arabia. Given this mainstream agenda, it is not surprising that there has occurred such imbalanced and misleading interpretations of Operation Peace Spring, the code name given the Turkish military operation, dominate the media.

 

Somewhat surprisingly, the New York Times, published an opinion piece by the Turkish Foreign Minister, Mevlüt Çavuşoğlu on October 11th, which set forth in clear and plausible terms the scope of the military undertaking and Turkish overall intentions. What was central, and totally neglected by the hostile drumbeat of anti-Turkish media coverage, was the affirmation that Turkey was seeking a ‘safe zone’ on its borders by removing the YPG, and not at all launching an attack on the Kurds. Çavuşoğlu claimed that the Turkish aim was limited to clearing the 20-mile strip of the YPG and ISIS presence, and allowing those Syrian refugees in Turkey who wished to return to Syria to settle in this cleared land. A secondary objective was to restore Syrian sovereignty over its own territory, which meant rejecting as unfeasible the project of creating a Rojava statelet in northeast Syria. Çavuşoğlu rightly repudiated the malicious propaganda claim that Turkish forces or sympathizers were setting free from detention hundreds of ISIS fighters. In this regard, Ankara’s record on counterterrorism is far more consistent than is Washington’s–the U.S. classifies the PKK as a terrorist organization and yet arms and allies itself with YPG, its Syrian extension, supplied and even political controlled in its policies and practices by senior PKK leaders. The inflammatory accusation, absurd on its face, that Turkey would deliberately set free ISIS fighters is up against the gruesome reality that ISIS was consistently directing violence at Turkish targets and Turkey was exerting itself to destroy ISIS as a security threat, a reality I experienced as a part-time resident of Turkey.

 

Inside Turkey, even among those deeply opposed to Erdoğan and the AKP there exsts a consensus supportive of this ongoing military operation so long as it is limited to border security and counterterrorist goals. The Trump diplomacy combined with the AKP alliance with the anti-Kurdish right-wing MHP after the 2014 elections, does explain why Kurds, even if not sympathetic with the tactics or affiliations of YPG, are understandably extremely nervous and upset about what is happening, especially after Trump pulled the rug our from under them, insultingly saying they were not an ally of the U.S. and their protection was a trivial matter not worthy of being treated as a matter national interest. The Kurdish reaction was to reverse its own alignments. Under the circumstances, realigning with Damascus seems, neither stupid nor surprising. It is as yet impossible to tell whether this shift in expectations by the YPG is a tactical expedient or represents a major downward adjustment in political ambitions. Much depends on how the Syrian government will react, which is anybody’s guess at this moment. It is well to heed Graham Fuller’s well- argued assessment of the current Syrian situation, pointing out that for the last decade everyone has betrayed everyone in Syria. Fuller should know, having long served as a senior official in the very important CIA operation in Turkey, a major outpost in the Cold War period.

 

It is difficult to evaluated the ‘ceasefire’ just announced by Mike Pence in Ankara after somewhat lengthy negotiations with Erdoğan, even whether the terminology of ceasfire is appropriate. In this regard, Çavuşoğlu was careful to call what was agreed upon as ‘a pause’ of five days in an ongoing cross-border operation. The language is important. If fighting resumes, Turkey will be accused of breaking the ceasefire, while Turkey will retort that it only agreed on a pause. Much probably depends on whether the YPG forces leave or decide to stay, and engage the Turkish military presence. As of now, it seems correct to conclude that Turkey seems to be getting the results it was seeking. As well, by the manner of the American withdrawal of its 1,000 troops and its feckless wavering diplomacy, Russia and Iran could take heart, while Israel and Saudi Arabia are losing sleep. It is not surprising that the American Secretary of State, Mike Pompeo, was sent from Ankara to Jerusalem on a nursing mission to cheer up Netanyahu. It should also be of some interest that Pompeo was not asked to stop in Riyadh with a similar hand-holding assignment.  

 

My plea in the midst of such willful and innocent confusion, is to withhold judgment and the pretense of clarity, and above all avoid further intervention or otherwise escalating the scope or intensity of the conflict, seek negotiations limited to regional parties, and stay mindful of humanitarian concerns. It would help also to disregard anti-Turkish extremists whose manifest goal is regime change in Turkey to be achieved by any means, but for now by delegitimizing the Turkish state to the extent possible, encouraging Trump to carry out the dire threat of destroying the Turkish economy, bringing misery to yet another country in the region, this one home to 85 million. We should not forget that Turkey is a sovereign state that is as entitled to uphold its national security as any other, and despite its problems, more capable than any other country in the Middle East of pursuing constructive diplomacy throughout the region.

 

While it was shameful that Trump brazenly trivialized Kurdish concerns, it is not much less shameful that the liberal press in America has acted as if the Turkish military operation clearly focused on the YPG was treated as synonymous with attacking the Kurdish people. It is worth noticing that during the years of Turkish operations against the PKK its uses of force were never challenged as being directed at the Kurdish population as a whole, but then again, the PKK was not enlisted by American military forces to collaborate in joint operations as was the YPG. Satisfaction of Kurdish basic rights are as important as ever, but this imperative should not be confused with Turkish sovereign rights to uphold border security by reasonable means and of Syria to restore its territorial sovereignty on the related reasoning that unified states, however artificial their origins a century ago, are more likely to lead to Middle East peace and stability than are the emergence of ethnic statelets throughout the region.   

 

 

Scroll to Top