TVNet de tarih felsefesi röportajı video +text

.

.

.

.

bu metni bir dinleyici deşifre etmiş

— 

“ŞİİRDEN KÜLTÜRE”  PROGRAMI

PROGRAM KONUĞU- Prof. Dr. Şahin UÇAR

SUNUCU- Prof. Dr. Muhammed Nurdoğan

.

.

Sultân-ı rüsûl, şâh-ı mümeccedsin Efendim!..

Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim!..

Dîvân-ı İlâhîde ser-âmedsin Efendim!..

Menşûr-i le’amrüke mü’eyyedsin Efendim!.. 

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!..

Hak’dan bize sultân-1 mü’eyyedsin Efendim 

 

Tâbiş-geh-i ervâh-1 mücerred güherindir…

Mâlişgeh-i ruhsâr-1 melik hâk-i derindir… 

Ayîne-i dîdâr-ı tecellî nazarındır…

Bû Bekr Ömer, Osmân ü Ali yârlarındır… 

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!..

Hak’dan bize sultân-1 mü’eyyedsin Efendim… 

 

Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda…

Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda…

Gülbâng-i kudûmun çekilir Arş-1 Hudâ’da…

Esmâ-i Şerîfin anılır arz u semâda… 

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!..

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!.. 

 

Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayrân…

‘Nefsî deyü dehşetle kopa cümleden efgân.

Ye’s ile usâtın ola ahvâli perîşân.

Düstûr-ı şefâ’atle senindir yine meydan… 

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!..

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!.. 

 

Bir gün ki dalıp bahr-i gama-1 firkate gittim.

İlden yitirip kendimi, bîhodluğa yitdim.

İsyânım anıp, âkıbetimden hazer itdim:

Bu matlâ’ı yâd eyledi bir seyyid işitdim. 

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!..

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!.. 

 

Ümmîddeyiz ye’s ile âh eylemeyiz biz!

Sermâye-i îmâni tebâh eylemeyiz biz.

Bâbın koyup ağyâre penâh eylemeyiz biz.

Bir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz biz.

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim!

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!… 

 

Bî-çâredir ümmetlerin isyânına bakma…

Dest-i red urup, hasret ile Dûzâha kakma…

Rahm eyle amân, âteş-i hicrânına yakma…

Ez-cümle kulun Gâlib-i pür-cürmü bırakma. 

 

Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed sin Efendim!

Hak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin Efendim!… 

İyi günler sayın seyirciler, bir “Şiirden Kültüre” programına daha başladık. 

Programımızı Büyük Şeyh Galip’in, Hazreti Peygamber için yazdığı naatlar içerisinde en seçkinlerinden birisi olan bu naatı ile açtık. 

Şeyh Galip, gerçekten büyük bir iman ve büyük bir asalet ile bağlı bulunduğu Hazreti Muhammed’i en güzel bir şekilde bu naatında anlatmış ve ona övgüler kaleme almış. 

Evet, biz bugünlerde bütün dünyayı adeta bir bahar mevsimi gibi huzur ve sükunla dolduran veladet günlerini yaşıyoruz. Bu günler Peygamberimizin doğum günleri. Yani, Kutlu Doğum Haftası, Kutlu Doğum Ayı. 

Gerçekten bu Kutlu Doğum hadisesi, dünyada önemli etkiler bırakan, yepyeni güzellikler sunan bir uygulama olarak yerleşti. Örfümüze adedimize girdi, kültürümüzün bir parçasını oluşturur oldu. Buna seviniyoruz. Hazreti Muhammed’in büyük ruhu, insanlığa bugün içinde bulunduğu buhranlarda adeta bir kurtuluş eli gibi uzanıyor. 

Evet, biz programımıza bir naatla başladık. Yine devrimizin önemli şairlerinden, hatta son yaşayan bir divan şairi ile programımızı sürdüreceğiz

Bundan birkaç hafta önce kendisiyle bir program daha yapmıştık; Prof.Dr. Şahin UÇAR bugünkü konuğumuz. 

Hoş geldiniz Sayın UÇAR. 

ŞAHİN UÇAR- Hoş bulduk. 

SUNUCUEvet, Şeyh Galip’in bu tadına doyum olmaz naatıyla programımıza başladık. Ne diyorsunuz bu naatla ilgili? 

 ŞAHİN UÇAR- Valla, ben tabii, en ziyade Hazreti Hüdâvendigâr’ın, Mevlana’nın, naatlarını severim, ama ondan sonra “Su Kasidesi”ni de unutmamak lazım. 

Tabii, bizim edebiyatımız, divan edebiyatı, büyük bir edebiyattır ve en azından 15-20 kadar çok büyük, dünya çapında, şairi var. Ben kendimi bu birinci sınıf divan şairlerinin en sonuncusu filan gibi, en sonda telakki edebilirim. Tabii, ikinci sınıf divan şairlerini de beğenmem ama, onu da söylemeliyim. 

SUNUCU- Bu hakka sahipsiniz. 

ŞAHİN UÇAR– Ama, birinci sınıf şairlerin yanında tabii, Fuzuli gibi büyük üstadların yanında bizim sözümüz olmaz. Orada dîvânın sadece kapağı var üstadım, gösterirseniz: henüz baskıda… İsterseniz, ben de kendi âcizâne dîvânımdan bir na’t okuyayım Şeyh Gâlib’in ardından. 

SUNUCU-Tabii. 

ŞAHİN UÇAR– Henüz baskıda, bu müsvedde baskısı ama. 

Der na’t u salât, ber fahr-i kâinât”.  Peygamber efendimizin na’tı,  onun hakkında bir methiye, aynı zamanda da bir salât: 

.

Es-salât ü ve’s-selâm ey Mustafa!

Yâd-ı nâmındır veren kalbe safâ,

Es-salât ü ve’s-selâm ey Müctebâ!

Dilde aşkın, dilde nâmın dâimâ,

Es-salât ü ve’s-selâm ey Murtazâ

Çünkü aşkınla bulur gönlüm şifâ,

Es-salât ü ve’s-selâm ey Mustafâ! 

 

Es-salât ü ve’s-selâm û bî şümâr,

Es-salâ ey ebr-vâr rahmet nisâr,

Es-salâ ey gül-izâr, ey rûh-i yâr,

Es-salâ ey âşıkaan râ dest-kâr,

Es-salâ ey evliyâ râ, şehriyâr,

Es-salâ ey enbiyâ râ şâhvâr, 

Es-salât ü ve’s-selâm ey Mustafa!

 

Rahmeten li’l-âleminsin nâmdâr,

Ümmete senden şeri’at yâdigâr,

Âşıkaan eyler seninle iftihâr,

Âşinâ-yî zül-celâlsin âşikâr,

Ben nice vasf eyleyim ey şehsuvâr,

Kim seni medh eylemiştir Kirdigâr,

Es-salât ü ve’s-selâm ey Mustafa!

 

Der sanâ “levlâke levlâk” Rabbenâ,

Sen “alâ hulkin azîmsin ey şehâ,

Hem “şefi’-ül müznibîn”sin hem şifâ,

Biz günahkâr ümmete “vâ ümmetâ!”

Dersin ammâ yârın ey şâh-ı vefâ,

Kıl şefâat, şâhin-i hayrânına,

Es-salât ü ve’s-selâm ey Mustafa!

SUNUCU-Evet, çok güzel. Güzel bir vezin uygulaması; “fâilâtün fâilâtün fâilun.” 

ŞAHİN UÇAR-Eyvallah. 

Burada dikkat ederseniz, “Ben nice vasf eyleyim ey Şehsuvâr”, kim seni metheylemiş Kirdigâr” diyor. Her ne kadar na’at olsa da bu; ben seni nasıl medhedebilirim ki, Tanrı methediyor, onun üzerine ben artık seni nasıl medhedebilirim ki? diyor

SUNUCU– Burada Farsça ibareler var. 

ŞAHİN UÇAR– Evet, bir kıtası Farsça’dır. 

SUNUCU– Biz, tabii çok dilli bir toplumuz. Yani, Arapça, Farsça, Türkçe. 

 ŞAHİN UÇAR- Eyvallah. 

SUNUCU– Üç dilde şair olmakla iftihar ederiz. Şairlerimiz Fuzuli’lerimiz, Nefi’lerimiz, Nabi’lerimiz, hepsi üç dilde şiir yazabilen insanlardır. Bu bakımdan bu geleneğe… 

 ŞAHİN UÇAR– Osmanlıca da bazen böyle Arapça, Farsça girerdi içine malumunuz. 

SUNUCU– Tabii. 

Şimdi Hocam, şöyle bir durum var: Biz sizin çok yönlü kişiliğinizi bir önceki programımızda tanıtmıştık. 

ŞAHİN UÇAREyvallah. 

SUNUCU– Zaten çokça kitaplarınız okunuyor, biliniyor. Sizin felsefi açıdan önemli açılımlarınız var. Mesela, tarih felsefesi konusuna başlamıştık. Geçen programda yarım kalmıştı. 

ŞAHİN UÇAR- Evet, eyvallah. 

SUNUCUBu konuda bize şöyle derli toplu, tarih felsefesi ne demek oluyor? Böyle bir şey olabilir mi? Tarihin bir felsefesi olabilir mi? 

ŞAHİN UÇAREfendim, çok güzel bir konuya temas ettiniz. 

Şimdi efendim, felsefe yapan insanlar kavramlar üzerinde, üzerinde uzlaştığımız kelimeleri her günkü dilde kullandığımız biçimde değil de, o kavramların içine kendi anlamlarını da yükleyerek, kavramların içine kendi anlayışlarını, görüşlerini, yükleyerek kullandıkları için; bu kullanılan kelimeler bazen uzlaşmazlık vesilesi olabilir. 

Meselâ, şimdi bu “tarihin felsefesi” buyuruyorsunuz: Ne demek? Bir kere ben, tarih kelimesini farklı anlıyorum, hatta, felsefe kelimesini de; evvela onu bir tarif ederek başlamak lazım. 

Bana göre, tarih; klasik devirlerde alışıldığı üzere, geçmiş zamanlardaki medeniyetin başlamasından, hatta yazının başlamasından bugüne, insan cemiyetlerinin yaşadığı hayatın, bilhassa önemli hâdiselerin tasvîrinden, siyâsî hadiselerin tasvirinden ibaret bir şey olmadığı gibi, hatta tamamen farklı bir şeydir. 

Ben tarihi, kelime anlamıyla, “geçmiş zaman” diye anlıyorum bir kere; tarihin felsefesi olunca da, geçmiş zamanın felsefesi oluyor. 

Şimdi, geçmiş zaman dediğiniz vakit, bugün yaşadığımız şu ana gelinceye kadar, yaşadığımız her şey geçmiş zaman kategorisine girer, sadece siyasi hadiseler değil. Hatta, sadece tarihi devirler de değil. Kâinâtın yaradılışından bugüne kadar olup biten her şey tarih olmuştur. Binaenaleyh, bizim bugün var olan kâinâtımız da, bu geçmiş zamandan bugüne intikal eden bakiyelerden ibarettir. 

SUNUCU– O zaman tarih felsefesi “varlığın felsefesi”ne mi dönüşüyor

ŞAHİN UÇAR- Tarihin felsefesi, varlığın felsefesine dönüşüyor. Varlığın felsefesine dönüştüğü zaman da, tıpkı Eflatun çağında olduğu gibi, hikmetin tamâmına şâmil bir yorumlama, anlamlandırma faaliyetine dönüşüyor. 

Tabii, bu takdirde, şümûlü çok genişliyor. Vâkıa, tarih felsefesinin eski üstatları, yani İbn-i Haldun üstadımızdan başlayarak veya batılı üstatları, insan hadiselerinin, insanlık tarihinin yorumunu yapmak, onun hakkında bir fikir üretmek istemişlerdir. 

Şimdi efendim, biz bunu Kuran’ı Kerim’de de görüyoruz. Kuran’ı Kerim’e bakıyorsunuz, Âd, Semud kavmi gibi, Lut kavmi gibi bazı tarihi kıssalar var. Bu tarihi kıssalardan bahsediyor ve ibret alınmasını emrediyor Kuran-ı Kerim. Yani acaba tarihten bir ibret dersi çıkarabilir miyiz yönelişi var. 

SUNUCU– Hocam, orada enteresan bir şey var, çok iyi açtınız. Şimdi, kavramlardan bahsettiğiniz ya, özellikle Kur’anî kavramlar hep vulgarize edilmiştir, içerikleri boşaltılmış, semantik tutarlılıkları ortadan kaldırılmış, bugün bizim anladığımız anlamda daraltılmıştır. Şimdi, mesela burada bir tanesi de… 

 ŞAHİN UÇAR- Şimdi, efendim tabii buyurduğunuz gerçektir ama  bu her türlü metin için maalesef kaçınılamaz bir sonuç. insanlar kendi seviyelerine göre anlayacaklar.

SUNUCU– Elbette bizim nazarımızda o, tabii Kuranı kerimin kendi içindeki tutarlılık, aynen devam ediyor, o korunmuş bir kitap olarak: 

ŞAHİN UÇAR– Tabii ki. 

SUNUCU– Bizim algılamamızda biz boşalttık onları. Şimdi mesela, orada “Sünnetullah” kavramı geçiyor. 

 ŞAHİN UÇAR-  Geçer. 

SUNUCU– Şimdi, ben, “Sünnetullah” kavramına baktığımda, bazı insanlar bunu yanlış olarak, diyorlar ki, işte varlıktaki maddi yasalara, işte Ay’ın menziller tayin edilmiş olması, Dünya’nın doğması batması, Güneş’in doğuşu batışı..

 ŞAHİN UÇAR– Tabiat kanunları gibi. 

SUNUCU– Tabiat kanunları olarak. Halbuki bunlara Allah Teala, ayet diyor. Ama Sünnetullah, -baktım, 8 yerde falan geçiyor- hep evrensel ahlak yasalarına aykırı davranan toplumların başına gelen felaketler için kullanılıyor. 

 ŞAHİN UÇAR– Felaketlerden bahsediyor… 

SUNUCU– Ve diyor ki, işte “Âd ve Semud’u şöyle helak ettik,” sonunda şöyle diyor

 ŞAHİN UÇAR– Yani, bir cemiyetin ahlâkı bozulunca, âkıbetinin hüsrân olacağını ifâde… 

SUNUCU– İşte sonunda da şöyle diyor; “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsınız.” Demek ki, Allah’ın Sünneti, aslında varlığa tarihin oluşumuna konulmuş, temel, değişmez sosyal yasalardan ibarettir. Bu anlamda tarih felsefesiyle, Kuran’da var dediniz ya, ona gelmeye çalışıyorum. 

 ŞAHİN UÇAR– O şimdi şöyle efendim; tabii tarihe, -teşbih caizse- “Tanrı’nın elinin müdahalesi” şeklinde bir teolojik tarih felsefesi anlayışı Hıristiyanlarla başlar, St.Augustinus ile başlar, St.Augustinus’un “Tanrı Devleti” isimli kitabı ile başlar. Ortaçağlarda vardır bu. Bizim İbni Haldun bu temâyülde değildir, daha rasyonel bir filozoftur. 

Lâkin, şimdi burada benim arz etmek istediğim husus şu ki, Kuran’da ibret olsun diye zikredilen bu kıssalardan bizim çıkarmamız gereken, ibret dersi olarak, esas olarak, söylenmek istenen şu ki, eğer bir cemiyet, ahlaki dejenerasyona uğrarsa, o cemiyetin akıbeti hüsran olacaktır. Bu bütün cemiyetlere mahsus bir sünnetullah denilebilir buna sizin tabirinizle. Şimdi biz, eğer tarihten bir ibret dersi çıkaracaksak, o zaman tarihi bir yorumlamamız lazım, insanlığın geçmişini bir yorumlamamız lazım. Fakat benim  -siz de geçen programda da tanıttınız- mesela “Varlığın Anlamı” diye bir kitabım vardır. Şimdi, bir tarih felsefesinin arkasında bir metafizik bulunması gerekir. Ve bu metafiziğin de  -yani “varlığı anlamlandırma” faaliyetine dönüştürdük zaten “tarih felsefesini” dikkat buyurursanız- Bu metafiziğin de, geçmiş asırların yanlışlarından ibret alması gerekir. 

Şimdi biz, hep şöyle sandık; Aristo’dan beri: Mantık, “nutuk”dan geliyor, tutarlılık teorisi; çelişkiyi reddedelim. Mantığımız, sağduyu, efendim, bize nasıl telkin ediyor? Çelişkili şeyler kabûle şâyân değildir, doğru değildir, çelişkiyi reddedelim, tutarlı olsun fikirlerimiz, o zaman doğru olur. Bütün felsefe tarihi neredeyse böyle, taa  18.asra gelinceye kadar. 

Ama, öteden beri de Aristo mantığının kusurları müşâhede edilmiştir ve 18. asır sonlarından başlayarak, bilhassa Gottlob Frege’nin çalışmalarıyla, Aristo mantığının kusurlarını ıslah etme teşebbüsleri olmuştur. Bunun için de matematiğe müracaat edilmiştir. Bir takım mantıksalcılar… Efendim bunların bahisleri de “Varlığın Anlamı” kitabında vardır, şimdi o bahislere tek tek girmeyeyim, ama şunu arz etmek istiyorum: Artık çağdaş felsefede, Aristo mantığı -ki bu  “coherent theory of truth” Tutarlılık Teorisi- fikirlerin kendi içinde sistematik bakımdan tutarlı olması teorisi- gerçekliğin yegâne kriteri sayılmıyor. Bunun yanı sıra, “correspondence theory of truth” var mesela: “realiteye mütekabiliyet”. Bu konuştuğumuz şeyler kendi içerisinde tutarlı ama, bakalım ki gerçek dünyada bunun bir karşılığı var mı anlamında. İlim adamlarının tutumu bu teoriye girer. 

Şimdi efendim, izin verirseniz, şöyle arz edeyim ben bunu… 

SUNUCU-Günümüze gelelim isterseniz… 

 ŞAHİN UÇAR- Felsefe tarihinde kendi içinde tutarlı olmakla beraber, birbirine tamamen ters istikamette giden, birbirine tamamen zıt pek çok sistem var. Demek ki, mantıkla her şeyi savunmak mümkün. Hatta, Dostoyevski der ki, biliyor musunuz, “Mantık yoktur, mantık yürüten vardır.” Herkes keyfine göre mantık yürütüyor, der. 

Yani, “tutarlılık teorisi” yegâne teorisi değil bugün felsefenin, bunun yanında “realiteye mütekabiliyet teorisi” var, bunun yanında “performative teori” var, bunun yanında “pragmatik teori” var, hatta lisaniyattan çıkma  bir “sentential theory of truth” vardır… 

SUNUCU– Hocam, bugüne gelelim isterseniz. 

ŞAHİN UÇAR– Ya’ni biz, ilahiyat bahislerini sadece mantık yürüterek tartışamayız. Vaktiyle bu hatâyı ilahiyatçılar olsun, felsefeciler olsun yapmışlardır. Mantık çok sınırlı bir şeydir. 

SUNUCU– Tabii, aldatıcı bir şeydir. 

 ŞAHİN UÇAR– tutarlılık teorisinin telkin ettiği bir şeydir. Bunun dışında başka gerçeklik ölçüleri de var. 

SUNUCU– Şimdi o zaman, şöyle gerçeğe gelecek olursak, bugün dünyada gerçekten bir kırılma çizgisi çağında yaşıyoruz. Bu toplumsal, küreselleşmeye doğru giden dünyada, hatta birtakım teoriler getirildi, geliştirildi, geliştirilmeye çalışıldı “tarihin sonu” gibi, “kültür ve medeniyetler savaşı” gibi. Bunların tabii, manipülatif şeyler olduğu konusunda hiçbir kimsenin şüphesi yok. 

Biz, bu toplumsal bunalım çağında, İslam’ın, evrensel değerlere sahip olan İslam’ın, insanlığımıza, insanlığın problemlerini çözümde insana ne verebilir? Yani, Müslümanlar olarak biz, bu çağda kendimizi nasıl bir görevle, misyonla görevli add etmeliyiz? İslam’ın bu noktadaki müdahalesi ne? 

 ŞAHİN UÇAR- Ben yanımda getirmedim, ama geçen programda getirmiştim, siz de göstermiştiniz; benim tarih felsefesi açısından “Mülk ve Hilafet” diye bir kitabım var. Ve buradaki tartışma mevzuu; bir kere, mülk kavramından başlayayım: Mülk, siyasi hakimiyet anlamında kullanılır Kuran’ı Kerim’de ve taa eski İbrani tarihinden, “Molok” diye insan kurban edilen bir Tanrıdan başlayarak, mülk hususunda sâmî zihniyetinde gelişmiş, şekillenmiş bir zihniyet var. Şimdi, Kuran’ı Kerim her yerde “Mülkün Allah’a ait olduğu” hususunda isrâr eder. Mülk kelimesinin geçtiği bütün ayetlerde, bu mülk konusunda bir kıskançlık görürsünüz. Çünkü, eskiden “Molok” diye bir Tanrıya insan kurban ederlerdi. Tevrat’ın “Krallar Bölümü’nde  vardır mesela. Kaynak da verebilirim. 

Şimdi, siyasi hakimiyet bahsine geliyor bu. Tabii, insanlığın hayatını tanzim edişinde siyaset önemli bir aksiyon alanı. Ben, Peygamber Efendimizin getirdiği yeni nizamın adını “Peygamberâne Nizam” koydum, bu “Mülk ve Hilafet” kitabımda. Bu aslında “Theonomous Nizam” diye bir ismi de var bunun siyaset literatüründe  -ben bunu Paul  Tillich’in kitaplarından birinden hatırlıyorum, “Theonomous Nizam”- yani her şeyin Tanrı adına yürütüldüğü (bir nizam) bir peygamber tarafından, bir müminler cemaati tarafından…

Sonradan bu tarihî zaruretlerle, bilhassa “Ridde Harpleri”nin zorlamasıyla, bir hilafet rejiminin şekillenmesine yol açtı. Fakat maalesef, bu hilafet rejimi iç çatışmalarla,  bu iç savaşa dönüşerek,çöktü ve saltanata dönüştü. 4 halife devrinden sonrası artık bu, Kuran’daki bu ideallerin İslami anlamda sürdürülemediği bir saltanata dönüştü. 

Tabii insanlar, Müslümanlığa gene saygılıydılar. Bir de İslam aleminde ortaya çıkan bir oryantasyon olarak, yani geçmişe dönüş, İslam’ı yeniden devlet haline getirme projesi gibi bazı fundamentalist veya radikal İslamcıların tahayyül ettiği gibi… 

SUNUCU– Bu bir din devleti değil, değil mi? 

ŞAHİN UÇAR-Bunun bir din devleti olmadığını bir teokrasi olmadığını gösteriyor.

SUNUCU- Teokrasi ile teonomớš çatışıyor… 

ŞAHİN UÇAR– ” Theonomous Nizam” tamamen farklı bir şey. Bir Teokrasi olabilmesi için, bir rahipler sınıfı, bir ruhbanlar sınıfı, bir kilise hakimiyeti filan olması gerekirdi. Bunlar olmadı İslam’da. 

SUNUCU– İslam’da zaten yok, Kilise… 

ŞAHİN UÇAR– Fakat, İslam dîninin geçmiş zamanlardaki devlet ile münasebetleri açısından, İslam dini ile bilhassa, devletin münasebetleri açısından, dört halife devrinden ta günümüze gelinceye kadar yalmış bir yorumdur bu ve bilhassa son devirlerde şöyle bir oryantasyon yanlışı çıktı  efendin İslam Dünyası’nda. Önce Mısır’da, sonra bizim Sultan Mahmut zamanında Osmanlı’da Tanzimat ile birlikte: “-Madem ki, bu Batı dünyası, askeri bakımdan bizden üstündür, biz de bunların silahlarıyla mukabele edelim, ayteknolojiyi elde edelim, modernleşelim, biz de sanayileşelim endişesiyle… Bu, Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, işte İngiliz mühendislerini donanma yaptırmak için davet etmesi, fes giymesiyle falan başlar. O zamandan beri Türkiye’de bir Batılılaşma   yahut Bati modern olduğu için buna “modernleşme”, “çdaşlaşma” endişesi diyebiliriz daha masum bir ifadeyle.

SUNUCU– O zaman dini de mi biz modernleştirdik? 

 ŞAHİN UÇARHatta din üzerinde de aksülamelleri var elbette bunun. Ama, bunun yanı sıra, bir de bilhassa Türkiye’de ve bazı başka İslam ülkelerinde gelene dönüş, bu modern Batıya, Batı kültürüne bir tepki olarak, Batı kültürünün müdahalesine bir tepki olarak benim “geleneğe dönüş oryantasyonu” dediğim bir oryantasyon biçimi ortaya çıkıyor. 

Yani, başlıca iki grup var: Gelenekçiler, İslami değerlere dönmek isteyenler, Batıcılar veya çağdaşlık taraftarları. Bu çağdaşlık taraftarlarının fikirleri Fransız Aydınlanma Çağı’nın fikirleridir. 

SUNUCU- Bu noktada ben bir şey sormak istiyorum. Fransız aydınlanması ile işte  Türk aydınlanması birbiriyle paralel izah ediliyor. Fakat bir şey ihmal ediliyor; Fransız aydınlanmasında kilise ile savaşan, kiliseyi bilimin önünden kaldırıp atan bir yaklaşım varken, İslam’da bir kilise, ruhbanlık olmadığı için… 

ŞAHİN UÇAR– Zaten yok. 

SUNUCU– bilim ile din arasında bir karşıtlık söz konusu değil. O bakımdan, bizim aydınlanmamız, dini dışlayan Fransız aydınlanması gibi olmamalı. 

 ŞAHİN UÇARBuyurduğunuz gibi, bu tip farklı cemiyetlerin, farklı târihî mâcerâların, farklı târihî gelişmelerin mahsûlü olan hâdiseleri bire bir aynileştirmek doğru olmaz. Yani, bizimki tamamen farklı bir tarihî maceradır. Ancak, bizde de Osmanlı devrinde, Fransız İhtilali’nin böyle dünya çapında bir kültür ihtilali, bir sanayi devriminin sonucunda bir kültür ihtilali olarak bütün dünyaya tesir etmesi sonucu olarak, İslam dünyasında da böyle tesirler vücuda geldi. Taa dünyanın öbür ucunda Japonya’da Meiji hanedanı sırasında Napolyon’un “code civil”i benimsenmiştir. Bizde daha Tanzimat’ta “Biz de Fransız kanunlarını benimseyelim” diye bir teşebbüs olmuş, fakat Cevdet Paşa’nın müdahalesiyle “Mecelle” yazılmıştır biliyorsunuz, kendi hukukumuz var diye. Ya’ni, bu Batılılaşma, modernleşme tepkisi var. “Düşmanın silahlarıyla silahlı olalım, onlar gibi gelişmiş olalım, biz de çağdaşlaşalım” filan. Bunun çok teferruatı var elbette, şimdi bunları birkaç cümleyle hülasa edemeyiz, ancak “Mülk ve Hilafet” kitabıma yönlendireceğim okuyucularımı. Ancak  şunu söylemek mecburiyetindeyim, nihâî değerlendirme olarak; Bana göre, her iki oryantasyon biçimi de yanlıştır. 

SUNUCU– Yanlıştır. Orta yolu… 

ŞAHİN UÇAR- Sizin buyurduğunuza gelince, o bambaşka bir şeydir. Biz bugün beşeriyete nasıl bir alternatif takdim ediyoruz? En önemli bahis de budur. 

Yani bizim İslam Medeniyeti geleneğinden asırlardır uzak bulunmamıza rağmen, bir kültür mirası olarak da bunu genlerimizde taşıyoruz. Mayamız var, ama bizim içimizden, böyle bu kadar geniş çaplı bir tarih yorumunu yapıp, ve insanlığa, beşeriyete bir alternatif olarak bir şeyler sunabilecek insanlar çıkarabilecek miyiz? Ben kendi adıma, medeniyetin, bilhassa bugünkü Batı medeniyetinin son derece tahripkar olduğunu ve insanlığın geleceğini kararttığını, hatta bütün insanlığı toptan yok edebilecek gelişmelere yol açacağı tahminiyle, buna bu medeniyete karşıyım ve bu Bati medeniyetinin yıkılıp, yerine ahlak temeli üzerine, fazilet temeli üzerine müesses bir “medeniyet-i fâzıla” kurulması taraftarıyım. Yani, “Medinet’ ül-fazılâ ” dedim ama Farabi’den alarak, biliyorsunuz Medine, Medeniyet demektir. 

— 

SUNUCU– Evet. 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR- Fazilet temelleri üzerine müesses bir medeniyet kurmadıkça, böyle yağmacı sömürgeci bir medeniyetle işimiz vardır ve bunun sorgulanması gerekiyor. 

SUNUCU– Bunu bir İngiliz Dışişleri Bakanı, -geçen birkaç ay önce okudum- enteresan bir şey söylüyor. Diyor ki, “İslam, bizi aslında kozmik bir ahlak sistemine çağırıyor. Ama Batılının ahlaki şeyi tükenmiştir.” Yani, Batı olaya hep çıkar açısından yaklaşır, dîni bile ranta çevirir. Dolayısıyla, Batı’daki ahlaki temeller tamamıyla kapitalist ahlakın değerlerine indirgenmiştir. 

SUNUCU-Şimdi ben burada şunu sormak istiyorum… 

ŞAHİN UÇAR- Şimdi ben, bu konuda bir makale yazdım, onu arz edeceğim size, “Sanal Medeniyet” diye, vaktiyle. Bu, “İnsanın Yeryüzü Macerası” kitabımda da vardır. Orada, 20.yüzyılın ünlü Alman filozofu Albert SCHWEITZER’in bir hükmünü naklettim, Albert SCHWEITZER aynı zamanda bir rahip olduğu için, haklı olarak, bir medeniyetin ahlâkî temeller üzerine bina edilmiş olmasını temenni eder ve der ki, “Bugünkü Batı bir medeniyet değil, sadece maddî bir uygarlık. Çünkü Batılılar ahlaklı değil. Ahlaksız medeniyet olmaz.” Fakat, dini ahlakın ve der ahlak biçimlerinin, Aydınlanma Çağı ile rafa kaldırıldığı bir gerçektir. 

SUNUCU– Ahlakın… 

ŞAHİN UÇAR- Yani, bir kere Hıristiyanlığın hükümfermã olduğu bir Batı değil bugünkü Batı medeniyeti. Bugünkü Batı medeniyeti, tamamen pozitivist, materyalist, kapitalist, sömürgeci bir medeniyettir. Buna ancak, Spengler‘in tabiriyle, “Faustian bir medeniyet” diyebiliriz. 

SUNUCU– Yani, eski Yunan’ın maddeci… 

 ŞAHİN UÇAR– Eski Yunan’la, Roma’yla, Hıristiyanlıkla falan alakası yok. Bunlar, yepyeni, teknoloji oryantasyonlu, maddeci, bilimselci, pozitivist, materyalist ve kapitalist bir zihniyetin insanları. Aydınlanma Çağı’nıun fikirleri..

SUNUCU– Hocam, ben şunu sormak istiyorum: Bugün Batı, bir din savaşından bahsediyor, kültürler ve dinler savaşı… 

ŞAHİN UÇAR– Medeniyetler savaşından bahsediyor. 

SUNUCU– Medeniyetler savaşı. Bu, aslında kendisinin temenní ettiği bir şey. Halbuki biliyorsunuz, İslam; barış demek, kozmik barış demek. İslam savaş istemiyor. İslam, evrensel bárışı temenni ediyor. Fakat, afedersiniz,Batı bu anlamda, sanki varlığını devam ettirebilmek için savaşa ihtiyaç duyuyor. 

 ŞAHİN UÇAR- Bir düşman, bir öteki yaratıyor. 

SUNUCUDün komünizmdi, komünizm çöktü, bugün İslam demektir. Müslümanlar bu tuzağa düşmemeliler aslında. Bu noktada bizim aslında dünyaya bir bakış açısı geliştirebilmemiz, yeniden İslam’ı bugünün insanlığına bir alternatif olarak sunabilecek bir derinlikli fikir adamlarına ihtiyacımız var. 

 ŞAHİN AR- Bir alternatin temellerini atacak bir ideoloji, yahut bir dînî yorumdan bahsedebiliriz. Ama, şimdi şöyle arz edeyim; bir kere bu medeniyetler savaşı tartışması ve medeniyetler diyaloğu tartışması saçmadır. Medeniyetler arasında öyle diyalog, savaş falan olmaz kardeşim. Bunun olabilmesi için en azından iki medeniyet olması lazım, üç değilse bile, en az iki medeniyet olması lazım. Bugün yeryüzünde sadece tek bir uygarlık kalmış, hüküm-fermâ; maddeci… 

SUNUCU-Batı medeniyeti. 

 ŞAHİN UÇAR- Maddeci, maddî uygarlık olarak Batı medeniyeti. 

İslam medeniyeti tarih sahnesinde en az üç dört asırdır hükümfermâ değil artık, sadece birf Müslüman nüfus var. Yani İslamla, İslam medeniyeti ile Batı medeniyetinin savaşından bahsediyorlar. Nasıl olacak bu? Bir taraf meydanda yok. 

SUNUCU– Eşit değil. 

 ŞAHİN UÇAR-“Eşit değil”, değil; hiç “mevcut değil”. Biz eski medeniyetimizi, o büyük medeniyeti ancak hayal edebiliyoruz ve hasretle anabiliyoruz. 

SUNUCU– Nostaljik bir malzeme olarak… 

ŞAHİN UÇARAsırlardır nostalji malzemesi, ama, çağdaş dünya da hüküm-fermâ olan bu maddî uygarlık, bu Batı uygarlığı da, insanlığın sonunu, hem de kısa zamanda getirmek üzere. Benim kendi şahsi oryantasyonum ve perspektifim bana böyle telkin ediyor. 

Bu maddî Batı uygarlığı, ürettiği silahlarla, ki bunlar son derece tehlikeli silahlardır, bunlar sadece nükleer silahlar değil, genetik silahlar da var, biyolojik silahlar da var, kimyevi silahlar da var biliyorsunuz ve iklim değişmelerine kadar yol açan bir yağma. 

SUNUCU– Yani İnsan kıyametini kendi hazırlamaya başladı Batı eliyle. 

ŞAHİN UÇAR- Kendi eliyle hazırlıyor, ama bunun mesulü, Müslümanlar, Çinliler, Hintliler falan değil efendim, bugünkü dünyadaki kötü gidişatın mes’ulü Batı uygarlığıdır. Çünkü, son üç asırdır hep onlar hüküm-ferma oldular dünyada. Kapitalizm, sömürgecilik ve Naddi Batı uygarlığı hüküm,ferma oldu. 

SUNUCU– Hocam, isterseniz bu noktada tekrar şiire dönelim. 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR- Ben şunu da arz edeyim; bu Batı medeniyeti yerine gerçekten bu ahlak ve fazilet temeli üzerine müesses bir medeniyet kurmayı başaramadığı takdirde insanlık; sonu hüsran olacaktır. Asır sûresinde dendiği gibi, “Ve’l-asr, inne’l- insâne lefî husr” diyor ya; işte, o bu çağdır. 

SUNUCU– Evet, ebedî kayıp. 

 ŞAHİN UÇAR– Sonu hüsran olacak. Çünkü bu Batı medeniyeti tahripkar. Bunu görelim efendim. 

SUNUCU-Şimdi bu noktada sanki bize cevap verir gibi, Arif Nihat ASYA’nın bir küçük naatı var. Onu okumak istiyorum. 

Yok mu ey yolcu, bu yoldan dönmek,

Yeniden ref refe binmek yok mu,

Göğe çıktın lakin bu sefer, 

Ya Muhammed, yere inmek yok mu,

Seni görmekte gecikmişleri de,

Gelip ashabın edinmek yok mu, 

Ağlıyoruz, ağlıyoruz ardından,

Bu sıcak yaşlara dinmek yok mu,

Varmış ukbada buluşmak amma

Bize dünyada sevinmek yok mu,

Seni görmekte gecikmişleri de

Gelip ashâbın edinmek yok mu? 

 

Evet, bu hasreti Müslümanlar büyük şeylerini kaybettikleri günden beri içlerinde duyuyorlar. Yaniğ, “Devlet-i ebed-müddet”, dünyaya nizam vermiş, yük bir medeniyetin kurucuları, ama onu kaybettik ve şimdi hasretlerle sadece olayı anıyoruz. 

Biz bu hasreti, aslında realist, gerçekçi bir bakış açısına çevirmek ve yepyeni bir medeniyetin temellerini atacak hazırlığı yapmak zorundayız. 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR- Bunun için yepyeni bir varlık felsefesi, yepyeni bir tarih felsefesi inşa etme zarureti var. Benim de çocukluğumdan beri hissettim, kendime misyon olarak biçtiğim görev bu. Yani, bu mevcut dünya görüşleri, İslam dünyası’ndakiler de, (ister gelenekçiler, ister Batıcılar ve Batı dünyasındakiler de, şu ana kadar tarihten bize intikal eden mevcut ideolojiler, böyle kapitalizm, liberalizm, işte komünizm, faşizm, öteki beriki, İslamcılık, Türkçülük, milliyetçilik, bir sürü ideoloji var, bunların hiç birinin bugünkü dünyaya vereceği bir şey yok. 

SUNUCU– Bugün insanlığa verecekleri bir şeyleri yok. 

ŞAHİN UÇAR– Bugünkü dünyanın hadiseleriyle irtibatlı olduğunu, bunlara cevap verebilecek kapasitede olduğunu kabul etmiyorum. Onun için yeni bir tarih felsefesi, bir varlık felsefesine ihtiyaç olduğundan bahsediyorum. 

SUNUCU– Cemil MERİÇ’in dediği gibi, “ideolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR– Evet, deli gömlekleridir. Çok doğru sözdür, Cemil MERİÇ’in sözü. Maalesef, çağdaş dünyada da, bilhassa Batı dünyasında “Aydınlanma”dan beri bu tarih çok fazla manipüle edilmiştir… 

SUNUCU– İdeolojileştirilmiştir değil mi? 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR- İdeolojilerin “indoktrination”u, telkini için kullanılan bir alet… 

SUNUCU– Bir nevi o da ideoloji haline getirildi, tarih de ideoloji… 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR– İdeolojinin emrinde manipüle edilmiş bir 

tarih. Bakın, bize ne diyorlar? “Ortadoğu.” Niçin Ortadoğu diyorlar? 

SUNUCU– Kime göre? 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR- Kardeşim kime göre? Batıya göre, Ortadoğu. Dünya yuvarlak olduğuna göre, bunun doğusu, batısı olmaz. Japonya’da olsaydık, biz… 

SUNUCU– Nasrettin Hoca’nın dediği gibi, diyor ya “Eşeğimin bastığı yerdir dünyanın merkezi. İstersen ölç.” 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR– Yani şimdi siz, neye göre doğu batı diyorsunuz? Ama, çağdaş dünyada tarihi yazan Batılı olunca, kendisini merkeze koyunca, o zaman biz “öteki” olduk. Bir “öteki” lazım çünkü. 

SUNUCU– Kendine göre tanımlıyor. 

Prof.Dr. ŞAHİN UÇAR– Dün kendi içinden çıkan komünizm idi. O yıkılınca, şimdi yeni bir düşman üretmeye çalışıyor. Aslında bu bir bahane dünyayı sömürgeleştirmek için, küreselleşme faaliyeti için. 

Maalesef, gidişat çok kötüdür. Yani, bugün artık devletler meşruiyetlerini kaybettiler. Şöyle ki, bütün devletler, Amerika da dahil, çok uluslu şirketlerin oyuncakları oldular. Onların menfaatine hizmet ediyorlar, kendi halklarının menfaatlerine değil. 

SUNUCU– Peki Hocam, bir şey soracağım size; Devletin meşruiyet temeli aslında nedir? 

ŞAHİN UÇAR- Efendim, bir devlet, adaleti tesis etmek misyonunu üstlenmemişse, hele kendi halkının menfaatleri yerine, birtakım yabancı, çok uluslu şirketleriņ menfaatlerine hizmet etmeye –istemeyerek tabii, zaruretler sonucunda da olsa- başlamışsa, orada meşruiyet yoktur. Yani, “Sen benim devletim misin, yoksa Amerikan şirketi falancanın devleti misin?” diye ben sorarım o zaman. 

SUNUCUAslında devletin meşruiyetinin temelinde toplumun değer yargılarıyla barışık olmak yatıyor. Aslında o değerlerin resmi bir uzantısı olmalı. 

 ŞAHİN UÇAR– Tabii, devlet ile medeniyet kurumlarının biz Türkler hep müspet yönlerini tartıştık, çok menfî yönleri de vardır. Ben bunları “Mülk ve Hilafet” kitabımda ifade etmeye çalıştım. 

Elbette, her devlet tegallübdür, ama bunun da bir meşruiyet temeli olur. Halkınıza asayişi, nizamı sağlarsınız, adaleti tevzii edersiniz, halkın canını korursunuz ve hükmettiğiniz halka adaletle hükmedersiniz. Ama, arkasında adaletin mümkün olmadığı bir dünya oluşmuşsa, adalet yoksa, üstelik vatandaşın canını da koruyamıyorsa bir devlet, o zaman onun meşruiyeti olmaz. 

SUNUCU– Devlet, Arapça bir kelime olarak ve Farsça’ya da intikal etmiş… kelimele

 ŞAHİN UÇAR- Kuran’da “mülk” kavramı geçer. 

SUNUCU– Klasik edebiyatta, devlet, hep talih kuşuyla, mutlulukla, adaletle… 

 ŞAHİN UÇAR– Evet hep o var. 

SUNUCU– Biraz da şöyle bir metaforla ben izah ediyorum. Burada, yani “es sultan”, “zıllulah fi’l-arz” o da var, yani “Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir.” Fakat biz bunu zaten şöyle anlamışız: insandan sultan. Halbuki, sultanın bir anlamı mülk demektir, saltanat devlet demektir. Devlet, gerçekten Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. Ancak hangi sebeple? Adalet dolayısıyla. Aslında, adalet Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. 

ŞAHİN UÇAR– Devlet dediğiniz şey, kendine mahsus teşri’ organları, yani kanun yapma organları, yargısı, yürütmesi şimdiki tabirle. Bunlar olmalı. Devlet kanunları çıkarır, onun adı hukuk olur. Ama bu hukukun arkasında bir hukuk felsefesi olması lazım, onun da adalet kavramı üzerinde müesses olması lazım ki, bir ma’na ifade etsin. Aksi takdirde kanun zorbalığı olur, hukuk olmaz. Yani, adalet fikrinin gözetilmedi, bir hukuk felsefesi yoksa, o kanunlar çok fazla anlam ifade etmez. 

SUNUCU– Hukuk var, ama adalet yok. 

ŞAHİN UÇAR- Adaletin olması lazım. Adalet fikri üzerine müessestir hukuk zaten. Adalet fikri olmasaydı, hukuk diye bir şey olamazdı zaten, hukuk felsefesi de olamazdı. 

Binaenaleyh, bizim devlet kurumuna bakarken de, devlet kurumunun temelinin adalet olduğunu söylüyoruz. Söylüyor işte “el-adlü esâs’ül-mülk” diye eski bir söz. Ama, eğer bu hukuku siz sadece tegallübün emrine verirseniz, kanun yapmaktan ibaret sayarsanız, adalet prensiplerini gözetmezseniz o zaman, “tegallübün adaleti olabilir mi?” 

Yalnız bir şey daha arz edeyim. Şimdi bizim, Türk Milletinin pek farkında olmadığı bir şey vardır efendim. Çok şifâhî bir kültürümüz var. Biz, birçok meseleyi böyle sohbet ederken, irticalen tartışabileceğimizi zannediyoruz, ama bu çok mümkün değil efendim. Fikirlerin asıl medyası, hatta makale bile değil, kitaptır. Yani, kitap ölçeğinde tartışılmalı ve teferruatlı tartışılmalı. Çünkü, her söz eksik kalıyor. 

Tevrat’ta bir söz var, biliyor musunuz, Vaiz bölümünde; diyor ki, “İnsan söz söylemeye kadir değildir. Çünkü her söz eksik kalır.” Bu ilahi kelam değil; nihayet, beriz, nâkıs konuşuruz: her yönünü  ele alamıyoruz meselenin irticalen konuşurken. Ama, eğer okuyucularım Şahin UÇAR’ın kendi tarih felsefesine bağlı olarak, işte dünyaya kendi kültüründen “ve Batı kültürüne kaı böyle bir faziletli medeniyet alternatifinden bahsediyor”, nedir bu fikirleri falan diye merak ederlerse, o “Mülk ve Hilafet”  kitabıma bakmalarını rica ediyorum. 

SUNUCU– Peki efendim, çok zevkli, keyifli bir sohbet oldu. Bugün Prof.Dr. Şahin UÇAR konuğumuzdu. Biz naatlardan başladık, tarih felsefesine, oradan İslam’ın bugün bunalımlar çağında insana verebileceği değerlerden, nihayet günümüzün mülk ve hilafet konusunda yazdığı kitapta birçok sorusuna cevap bulabileceğimiz sonucuna ulaştık. 

Evet, bir “Şiirden Kültüre” programının daha sonuna geldik. Ben tekrar size, önümüzdeki günlerde, yeni programlarda buluşmak üzere, şiir dolu, güzellik duygusuyla dolu günler diliyorum efendim. 

Hoşçakalın. 

 

Scroll to Top