ZERVÂN (SONSUZ ZAMAN)

Ne zindeem ez hicr-i tü ne mürdeem ey şuh

Feryad ez in nevi vücud-i adem-alud

Yavuz Sultan Selim

Ne canlıyam ne ölmüşem çün ayrıyam senden

Feryad yokluk bulaşmış bu varlığın elinden

I

Ey iki yüzlü Zervân, şafak kanatlı zamân!

Hem gündüz, hem gecesin: yarı ateş, yarı duman

Güneşe bak, gör ki gün / hem eski, hem yeni gün

İki yüzlüdür her ân / Janus gibidir zaman

Janus gibidir hayat; iki yüzlüdür kader

Geceden gizli açan bir gül olur bir zamân

Bir ân kanlı lâledir! bir kâse dolusu kan

Bir ân çan sesi gelir, yola düzülür kervân

Bir ân Sûr-i Sirâfil: ebedî şimdiki ân!

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân.

 

II

Şafak vakti çalan çan! Yola çıkıyor Kervân

Önümüzde sonsuz çöl, ardımızda Rûzigâr

Kum tepelerde yiter, silinir izlerimiz…

“-Ey deveci, develer

Yorgundur / yük ağırdır

Öyle şarkı söyle ki,

Aşka gelsin develer”

Gözyaşıyla yıkansın kum dolan gözlerimiz

Zaman denen Ankaa Kuşu

Hiç benzemez başka kuşa

Çabuktur kanat çırpışı

Çabuk geçer yazdan kışa.

“-Ey deveci, devemiz

Yorgundur / yük ağırdır”

O şarkıyı söyle ki,

Söylemiştir pîrimiz!

“Cân ararsan, cansın

Nân ararsan, nansın

Bu nükteyi anla ki

Ne ararsan, ondansın!”

Rüzgâr esip geçiyor, geçip gidiyor Kervân

Rüzgâr kanatlı zaman / yürüyor çölde kumlar

Ve kum tepelerinden silinir izlerimiz…

 

III

Hem geçmiş, hem gelecek: iki yüzlüdür Zervân:

“Geçen geçmiştir, istikbâl gâibdir / geçer zamân

Sana yalnız şu ân kaldı, içinde olduğun şu ân!

 

Şu geçen “ân”dır Zervân: yok olup, yiten zamân

Şafakta çan sesi var; geçip gidiyor kervân

 

IV

Ey iki yüzlü Zervân! Sen ey ebedî nisyân!

Hem Âhurâmazda’sın, hem karanlık Ehrimân

Zerdüşt yaktığı zaman bu idrâk kandilini

Bir devler savaşında arada kaldı insân…

 

Ve gecenin bağrından çıktı gül yüzlü şafak

Çölde doğan o şafak yıldız dolu geceden

Şâhitdir İbrâhim’in her putu kırdığına.

Gördü “Darb-ı Kelîm”in kayaların kalbine

Vurarak âb-ı hayât bulduğunu bu çölden.

O “Kazıklar Sâhibi” Firavn’i yenen asâ

Asâ da bir “yed-i beyzâ”da yedi mâr yedi a’sâ

Çok kervân geçti çölden: Dâvûd, Süleymân, Îsâ…

Ve Muhammed Mustafâ katıldı bu kervâna!

Canlanıp, hayat bulan bir avuç toprak gibi

“Lâ ilâhe illallah!” dedi cân ü gönülden

Bu tevhîddir erişir karanlıktan şafağa…

 

V

Ne zemîn kaldı ne zamân; ne iki yüzlü Zervân

Çünki vahdet münezzeh zamandan ve mekandan

Zamân aşk ile doldu; mekân nûra gark oldu

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

 

“Lî maallâhi vaktün!” dedi çünki Mustafâ

“Allâh ile bir vaktim var!”: ebedî şimdiki ân…

 

VI

Şafakta ezan sesi; yola çıkıyor Kervân

Bu sonsuz yolculuğun rehberi Mustafâdır.

Zamân bu Kervândadır, bu kervân içre mekân

Çöl yok artık, kervân var: Kervân, bütün dünyâdır!

“El-Mülkü Lillâh!” dedik: “Mülk Allâh’ın!”, öyleyse

Bütün Dünyâ bizimdir ve bu zamân da bizde

Bir Kervân türküsüyle gelir gönlümüz vecde

İki yüzlü de olsa zamânımız, her zamân

Beyin kâfir olsa da, kalb dâimâ Müslümân…

 

VII

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Kervânımız yürüyor: uyan ey yolcu, uyan!

Katıl bu kervancının sonsuzluk nağmesine

Zamân bu nağmededir / Ebediyyet: şimdi! bu ân…

 

 

 

VIII

“Câme-siyeh ger küfür

Nûr-u Muhammed resîd”

“Vakt şüd ey mürdegân

Haşr-i mücedded resîd.”

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Kervânımız yürüyor / Uyan ey yolcu, uyan!

Geldi Diriliş Çağı: Ey ölü gönül, uyan!

Yıldız dolu geceden, karanlığın bağrından

Karanlığı yok eden kutlu bir ışık doğdu

“Nûr-u Tevhîd çevirdi karanlığı şafağa.

“Kar cübbeliyse Küfr / Nûr-u Tevhîd erişti

Vakt erişti Ölüler, yeni bir Haşr erişti!”

Dağların, denizlerin ufuklarından, şafak

Göklere erişerek aydınlatır geceyi

Ey Ölü-gönül, uyan

Diriliş vakti bu ân

Uyan ey gönül, uyan!

 

 

IX

“Haber kün ey sitâre yâr-i mârâ”

“dil çü süturlâb şüd,

âyet-i heft âsümân”

Ey gönül usturlâbı! İşte Şafak Yıldızı…

“Haber ver ey sitâre

Haber ver yârimize”

“Ki gönül usturlâbı

Yedi göğün âyeti…”

Dünyâ nedir ki bize? Nedir bu devrân, nedir?

Bu Kubbe-i devvâre,

Dönen gökler, güneşler,

Saman Yolu, bir zerre,

Bir zerredir âsümân.

Bu sonsuz kâinât ne? Yalnızca bir damla kan…

Bütün bu kâinatdan daha geniştir bu cân

Çünki sığar kalbine rahmeti sonsuz Rahmân

Kâinat vâr olmadan/zamân, olmadan zamân

“E lestü bi-Rabbiküm?” hitâbının cevâbı

“-Belâ!” demişti ruhlar; “Belî!” dediğin zaman

Bir ışıktır, çevirir karanlığı şafağa…

 

X

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Îran-zemîn’de zamân Zümrüdü Ankaa gibi

Yanıp kül olsa bile / küllerinden dirilen

Ölümsüz bir kuştur ki- tüyleri Gökkuşağı

Şafak yüzlüdür Hürmüz

Karanlıktır Ehrimân!

Zervân, o sonsuz zaman, o iki yüzlü Zervân

Bir “ân”a sığdırsa da insanın kaderini

Böyle buyurdu Zerdüşt:

“-Zervân içinde yürür; geri dönmez bu kervân

Gidişi var, dönüş yok; yalnızca bir tek sefer”

Ebediyyet bu ândır… bu ân’a bağlı zafer

Kuzgunlara sunulsa bile insanın leşi,

Bir ân olsa da ömür, Tanrı dilerse, bir ân,

Bir ândır Ebediyyet, bir ân inanmak yeter!

-Karârın nedir şimdi?

– Kötülükle savaşmak / iyiliğe inanmak!

– Nedir bir ân inanmak?

– Pervâne gibi yanmak!

Gönül âteş-gededir: Gönül bir aşk çerâğı.

– Yürek nedir? Yanmaktır, pişmek, kavrulmak, yanmak!…

– Kaderin efendisi kim? / Sensin! İnanan insan!

Uyan ey gönül, uyan

Geldi diriliş çağı

Ey Ölü-gönül, Uyan!..

 

XI

Yürek bir kuru yaprak, rüzgârın savurduğu…

“- Bu yol, hayat yoludur!” derdi Üstâd Lao-Çe;

Yürek bir kuru yaprak, rüzgârın savurduğu.

Gönül bir özge cândır: Hem şâhin, hem güvercin

Karanlıkta parlayan

Bir çift gözdür o kaplan

Hem erkek, hem dişidir

Hem avcı, hem avlanan

Hem Yolcu, hem Yol’dur O

Her iklîmi dolaşır

Gönlü geniş, ufku hür…

Gobi çölünü aşar

Varır Sarı Irmağa

Her kalıba girer O

Ying ü Yang’ın ahengi / Tao’nun sırrı budur:

“Değişmeden-değişen” bir bulut; ve bir sağanak

Şimşek çakar ve söner: bir ân!

Gök gürültüsü; Yağmûr

Mührünü vurur Çağ’a…

 

XII

Yürekte hırs var, kîn var: Kirli kan var yürekte…

Dinler Sidarta Buda Ormanda bir ırmağı

Ormanın gölgeleri, “Mâyâ”dır; Gerçek değil!

Ormanda sonsuz-sükûn, “Ebedî ân”dır; geçer

Kaderin cilveleri, “Karmâ”dır… Gerçek değil!

Orman susar ve söyler: Sessizliğin dili var…

– Söz nedir? Söyleyenin kadri kadardır “söz”ü

Ne eksik, ne fazladır: tam sözü gibi özü!

Söz söyle, boş söz değil; çöz ey Sükût dilini!

Buda’ya sırlarını anlatır Irmak şimdi…

Anlar Buda, Irmağın, arzûların dilini

Mâyâ’dır Dünyâ,

Moksâ’dır Arzû,

Serap’tır Karmâ.

Bu Varlık bir serap’tır: Yokluk dahi Seraptır.

Nirvânâ: hîç ender hîç! Serâb içinde serâb…

“- Ey Suya düşen gölge!” diyor Irmak, Buda’ya,

Su temizdir kaynakta: kirli kan var yürekte…

Yürek yıkanmak ister/

Yürek ister, yıkanmak!

Ganj’da yıkanmak değil/Deri yıkamak değil,

Rûh’u yıkamak gerek,

Yıkamak gerek Çağ’ı

Ve kuşanıp Gerçeği; aşmak gerek Mâyâ’yı…

Sonra Aziz Buda’yı

Budayıp put yaptılar

Tebessüm eden bir put

İnsanların taptığı,

Tebessüm eden bir put, insan ahmaklığına…

 

XIII

Çölde doğan o şafak, yıldız dolu geceden

Şâhitdir İbrâhim’in putları kırdığına

Bâbil Tanrılarını: Gökteki Yıldızları

Beğenmedi İbrâhim… Ay’dan da gönlü geçti.

Ve Mısır’ın Tanrısı “Güneş’ten de vazgeçti

Batışına bakarak ayın da, güneşin de

“Lâ uhibbul-âfilîn!” (Batan şeyleri sevmem!)

Dedi, kendi gönlünce.

Baktı kendi gönlüne:

Orda Tek Tanrı vardı,

Bütün putları kırdı.

İbrâhim Milletiyiz: Putumuz yoktur bizim

İbrâhim Milletiyiz: Tanrımız Tek’tir bizim!

 

Sen ey Destan şâiri! taa Zerdüşt’ten bu yana

Bak Ölüler dirildi: Sen hâlâ uykudasın

Halîlullah İbrâhim kırdı putları ama

Putlar bile dirildi-

Ey “ölü-can”lı insan, sen niçin dirilmezsin?

Kelîmullah’dı Mûsâ: gönlü Sînâ Dağ’ında

Tûr-i Sînâ’dır gönül çün “belî” makaamıdır!

Bak Mûsâ indi dağdan / Îsâ çıkıyor dağa

Zeytin Dağı’nda vaaz eder: Kelâm onun Kelâmıdır

Kelimetullah İsâ

Çık Golgatha Dağı’na

Sen kendin yapıyorsun ve kendin taşıyorsun

Çarmıhını sırtında…

Habîbullah Mustafâ katıldı bu Kervân’a

Su içerek canlanan kurak bir toprak gibi

“Lâ ilâhe illallâh!” dedi, cân ü gönülden

Bu Tevhiddir çeviren Karanlığı Şafağa…

 

 

XIV

“Tabl-ı kıyâmet zedend, sûr-i Haşir şîdemed”

 

Ey kara cübbeli Küfr! Sen ey insana tapan,

Kendi putuna tapan, put yaparak uyuyan-

“Uyuyan insan düş görür: Ölülerle konuşur-

Uyanan insan ibret alır, uyuyanlardan!”

“Kara cübbeliyse Küfr / Nûr-u Tevhîd erişir

Vaktidir ey ölü-can, diriliş vakti bu ân!”

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân

Yıldız dolu geceden, karanlığın bağrından

Karanlığı yok eden kulu bir ışık doğdu

Anlamasa da Küfr’ün Karanlığı, Işığı

Nûr-u Muhammed ile yeni Haşr oldu Zervân

Diriliş vakti şimdi, mahşer vaktidir bu ân

“Sûr-i Sirâfil ile Tabl-ı Kıyâmet vuran”…

Ebediyet “şimdi”dir! Ebedî çünki bu ân

Şafak vaktinde açan güldür ufukta zamân.

Geçip gidiyor Kervan: Uyan ey yolcu, uyan!

“Uyan derin uykudan

Derin uykudan uyan”

Ey Ölü-gönül, uyan!…

Scroll to Top